BİLİNMESİ ZARURİ OLAN GERÇEKLER (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Velayet ilmi içinde öyle bilgiler vardır ki, bilinmemesi hem kişiye, hem de topluma zarar verir. Bunun için zaruri kelimesini kullandım. Bunlar iki grupturlar. Birinci grupta yer alanlar sırası ile şöyle:

1. İrade-i Cüziye ve irade-i külliye,
2. Ayani sabite,
3. Kaderi mübrem ve Kaderi Muallak,
4. Ölümlü fani vücut,
5. Beka vücudu.

Bu beş gerçek bilinmezse, kişiye ya da topluma verdiği ve vereceği zararları aşağıda bulacaksınız. Bu zararların bir kısmı dünyada bariz bir şekilde hayatımıza yansır. Ahirette olanlar daha çok beka vücuduna zarar verir. Bunları tanıyalım.

Önce irade-i cüziye ve irade-i külliyenin ne olduğunu tanıyalım, bilelim. Bunu bilmek insan hayatı için en büyük önem taşır. Zira bu Hakk hüviyetlidir. Hakk dedim. Çünkü Hakk demek, biz insanların ve diğer ne kadar yaratılmış mahlukat varsa, hepsinin bağlı bulunduğu "İlk Nur"dan var olan aslımız demektir. Buna açıklık getiren Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "İnellahe haleka ademe ala suretihi". Türkçe manası şöyle: "Şüphesiz Allah (c.c.) Adem'i kendi sureti üzere yaratmıştır." Bir başka hadisi şerifte ise şöyle der: "Men reani fakat reel Hakk". Türkçe manası şöyle: "Kim ki beni gördü, o kadar var ki Hakk'ı gördü". Bu hadisi şerifin Mirac olayından sonra söylendiği anlaşılmaktadır.

Muhiddini Arabi (k.s.) kibarı kelam içre, öz söz olarak şöyle der: "Rahmet Hakk'ta olmaz. Rahmet Allah (c.c.)'ta olur". Bu açıklama ile Hakk ile Allah (c.c.) arasında olan büyük farkı ortaya koyar. Zira Hakk'ta ezeliyet yok, ebediyet vardır. Oysa Allah (c.c.)'ta hem ezeliyet (evveli mahlukatça bilinemeyen sonsuzluk) vardır, hem de ebediyet, yani gelecek vardır ve de bu da sonsuzdur. Muhiddini Arabi (k.s.)'nin bu konuda veciz sözlerinden diğeri de şöyle: "Her şey o şeyin kendisi ile bilinir". Bunun da manası açıktır. Bizi bu dünyaya gönderen Hakk kastediliyor.

Bu konuya bir başka açıdan yaklaşan Mevlana Celaleddini Veli şöyle der: "İnsan Allah (c.c.)'ın eseri, mevcudat eserin eseridir". Burada eser kelimesi arifler anlayışında uzantı demektir. Bir örnekle Hakk'ın lisanlarından olan eşya dili ile açıklık getirelim. Ta ki eşdeğer bir ifade olsun. "Toprak Allah (c.c.)'ın eseri, ağaç eserin eseridir" demekle bu manaya işaret ederiz. Yakınlık itibarı ile Hakk'a Mevla deriz. Mevla demek; yakınlık itibarıyla zati mutlak olan O Büyük Yaratıcı'ya giden yolda bize en yakın olan sahibimiz demektir. Bu konuda yaşanmış bir konuşmayı buraya aktaralım. Bir veli hanımına verdiği bu bilgi sonrasında efendisi uyurken onu şu sözlerle uyandırdı. Ey benim Mevla'm, senin Mevla'n uyuyor mu da sen uyuyorsun, derdi. Bununla anlaşılıyor ki Hakk, yakınlığı ile bizim Mevla'mızdır.

Bir başka veli de şöyle der: "Zati Hakk'ı anla zatındır senin. Hep sıfatı sıfatındır senin. Sen seni bilmek necatındır (kurtuluşundur) senin". Türkçe konuşan diğer velilerden Yunus Emre (k.s.) bu konuya şöyle açıklık getirir. "Sultan var sultandan içeri, bu ne mezhep imiş dinden içeri". Kısa da olsa konuya değinmiştir Yunus Emre (k.s.).

Türkçe olarak en bariz açıklamayı Şeyhi Nakşibendi yapar. Mevla'nın ne olduğunu şöyle açıklar. "Eya (beni dinle ve uyan) sen sanma ki bu güftarı (sözleri) dehan (ağız) söyler. Veya tertip olan unsur (toprak-su-hava-ateşten oluşan beden) yahut lahmi zeban (etten olan dil) söyler. Seni ol sana bildirmek kastedip Mevla, anasırdan giyip bir don yüzünden terceman soyler. Hayal zıl (gölge hayali) yeter, ibret görünen haymei tende (ten çadırında) değildir nutk eden suret, deruninde (içinde) duran söyler. Anlar ki bilmedi nefsin, ariften almadı dersin, değildir Hakk'a arifler özün bilmez yalan söyler. Sekahum rebbuhum hamren (ayettir) için aşıklar, ey nakşi irer maksuduna anlar mekandan la mekan söyler."

Mevla'mızın kimliğini altını çizerek işaret ettiğim yazıdan anlamak mümkündür. Burada Şeyhi Nakşibendi ölümlü bu fani bedeni don tabirini kullanarak elbiseye benzetiyor. Arif olmayanın Hakk'ı bilemeyeceğini söylüyor. Kalp gözü açık olana arif denir. Kalp gözü Hakk'a ait gözdür. Hakk Teala kalbdeki kendine ait gözle görünür. İnsanın bir tarafı Hakk, öbür tarafı halktır. Ölümsüzdür. Varlığı ilk nurdandır. Ölümsüzlüğünü iki peygamberle tanıtmıştır. Birisi İdris peygamberdir. Ötekisi İsa'dır.

Mevla'mız olan Hakk ölümsüzlüğünü bu iki peygamberle göstermiştir. Nur beden için ölüm söz konusu değildir. Bu konu arifler arasında konuşulur. Geniş ve derin manası vardır. Biz sadece uzaktan bakış çerçevesinde açıklama yaptık.

Velilerin beyanına göre kainata ışık saçan güneş Hakk'ı temsil eder. Bütün yıldızlar ona bağlıdır. Güneşin hareketi kesilince feza boşluğu diye bildiğimiz bu kainatın nizamı bozulur. Kıyamet diye isimlendirilen olay meydana gelir. Allah (c.c.) güneşe bu gücü vermiştir.

Güneş ışıklarının tüm eflake (yıldızlar, dünya, ay gibi ne varsa) uzanmasına tecelli denir. Güneşteki hareketi Allah (c.c.) çekince, kainattaki tüm hayat sona erer. Hakk bu kainatı oluşturdu. Hakk Teala güneşi kendisini temsilen kainatın ortasına yerleştirdi. Hakk açısından kendine has üç buutlu yazıdır bu. Hani elimize kalemi alır Hakk diye yazı yazarız. İşte bize göre bu yazı ne ise, Hakk'a göre güneş odur. Yıldızlarla birlikte bu manzumeye Elsine-i Hakk denir. Yani Hakk'ın lisanları demektir. Bu kainatta, bu feza boşluğunda gördüğümüz her yıldız, her cisim küredir. Buna arifler dilinde, evliya lisanında zati şekil denir. Hakk diye tanıdığımız aslımız diler, ister kainat yaratılır. Bu yaratılış zati mutlak diye bilinen O Yüce Yaratıcı'nın izni ile olur. Kendine bak ölçü al. Erkeğin insan tohumu (spermi) kadının rahmine girince insan dünyaya gelir. Nasıl yaratılır, ne olur, o küçücük tohumdan koca bir beden oluşur. Aklı ile, ruhu ile soydan gelen akışı ile bir sırlar külliyatı denizinin içinde evlat edinirsin. Sen sadece yaratılış akışı içinde istekte bulunursun, evlat sahibi olursun. Yaratılışın iç yüzünü bilemezsin.

İşte senin aslın olan Hakk, zati mutlaktan böyle bir güce sahiptir. İnsan odur ki, aslı itibarı ile bilinir. Yani bu anasır bedenin üst taraf uzantısına insan deniyor. Hakk budur.

Mevla demek, eşdeğer ölçüler içinde güneş ışıkları demektir. O ışıklar toprağı ısıtarak gıdalandığımız mahsulü yetiştirmektedir. Bu gıdalarla fani vücudumuzu besleriz. Aynı şekilde Mevla'mız, beka vücudu içinde ebedi hayatımızın da teminatıdır.

Güneş ışıkları İslam'ın beş şartından üçüne öncülük eder. Yani namazın kılınması için vakit oluşması şarttır. Beş vakit kılınan namazda vakit ölçülerini güneş ışıklarından alırız. Hac ve oruç için aydan gelen yansımalı ışık vasıtalı da olsa, güneş ışıklarından bir uzantıdır. Güneş ışıkları her haliyle dünya ve ahiretimize öncüdür.

Veliler der ki: "Allah (c.c.)'ı bilmekten zordur, insanı bilmek". İşte zorluğu budur. Dünyadaki ilmi gelişmeler, fen ve teknolojik buluşlar, insanlardaki idraki güçlendirdiğinden, açıklanmasında bir zarar yoktur. Bu sebepten açıklamakta sakınca görmedik.

Buraya kadar verdiğimiz bilgi irade-i cüziyenin kopup geldiği, bağlı bulunduğu gücü, varlığı tanıtmak içindi. Her cüz bir külden kopar. İşte insanın aslı olan Hakk külliyat tarafıdır. Bizi bu dünyaya Allah (c.c.)'ın izniyle O göndermiştir. Bize göre irade-i külliye olan Hakk, Allah (c.c.) katında irade-i cüziye durumuna düşer. Has isim olan Allah (c.c.) irade-i külliye tarafı olur, Hakk için.

Zati mutlaktan dal isim olan Allah (c.c.), has isim olarak vasıflanır. Allah (c.c.) zati mutlak katında, onun uzantısında irade-i cüziye durumuna düşer. Zati mutlak da irade-i külliye tarafı olur. Zati mutlaktan öteye içi içe iradeler zinciri var mı, yok mu bilemeyiz. Mahlukatın ilmi buraya kadar uzanır. Ötesine dair bilgi yoktur.

Zati mutlak Teala hakkında Peygamberimiz şu hadisi şerifle bize açıklama yapar: "Allahumme inni eüzübike minke". Bu hadisi şerife evliyaullah şöyle mana vermişlerdir: "Allah'ım, senin zatından sana sığınırım". Allah (c.c.) bizi samediyet taşıyan koruyucu isimlerle bizi korur ve helak olmamızı önler. Zira zati mutlaktan gelen şiddetli nurun yakıcı tecellisinden bizi koruyan Allah (c.c.)'tır.

Bir örnek vererek bu konuyu noktalayalım. Yüksek gerilim hattı düşünün. Bu hatta 700.000 volt elektrik akımı var. Transformatörle bu volt 50.000 volta düşürülür. Bu 50.000 bir başka trafo ile 380-220 volta düşürülür. Senin, benim evlerimize elektrik girer, lambalarımız yanar, ev cihazlarımız çalışır. Elektrik açısından bu irade-i cüziye hüviyeti taşır.

İrade-i Cüziyenin Hududu

İrade-i cüziyenin genişliği, yaygınlık gücü dünyada geçerlidir. Bu gücün sahası şöyle;

İrade-i cüziye ruh, nefis ve beden üçlüsü içinde görev yapar. Aklı külden bir cüz alır. Dimağ diye bilinen aklı beşer, birinci unsurdur. Bedenimizdeki ellerimiz, bu aklın çerçevesinde sanat icra eder, kalem tutar, plan yapar, yazı yazar, açıklama yapar, gözler, bakar, kontrol eder. Kulak duyduklarını değerlendirir. İrade-i cüziyenin adresi budur. Ancak bütün işler Hakk'a bağlı olan irade-i külliye çerçevesinde yürütülür.

İrade-i cüziyenin hududu, alanı şeytana bağlı şer ile kemalat bulur. Dine ters düşen bu taraf dünya ile kaimdir. Şeytanın ters anlayışı, şeytan açısından Allah (c.c.)'a isyan değildir. Zira şeytan yaratılış hamuru itibarı ile biz Ademoğluna ters düşer. Bu yüzden şeytanın hayır, iyilik, doğruluk dediği Ademoğluna göre şerdir, fenalıktır. Biz şeytana uyarsak azaplanırız. Şunu iyi bilin ki, şeytan inkar ehli değildir. İnkar şeytanı aşar. Hac farizesi eda edilirken şeytanı temsil eden üç yer vardır. Büyük şeytan, orta şeytan ve küçük şeytan. Hacı namzetleri bunların üçünü de taşlar.

Evliyanın beyanına göre şeytan üç tecelliden ikisine mazhardır. Bu üç tecelli şöyle: tecelliyatı zat, tecelliyatı esma ve sıfat, tecelliyatı ef'al. Şeytan tecelliyatı zata mazhar değildir. Bursalı İsmailhakkı (k.s.) bunu açıklarken şöyle der: "Eğer şeytan tecelliyatı zata mazhar olaydı, peygamberlerin getirdiklerine, dinlere karşı çıkmazdı. Bu tecelli yalnız Ademoğluna verilmiştir. Üst taraf itibarı ile". Yani peygamber ve ehlullah makamına varanlar. Bunlar velayet ilmine vakıf olan erkanı Hakk'tır.

Şeytan, makam ve mertebe itibarı ile tecelliyatı zatın altı olan tecelliyatı esma ve sıfata yükselecek ilme sahiptir. Dünya ve bedeni insan aynı şeydir. Ruhu insaniye bağlanmak için, peygamberlerin getirdiğine inanmak gerekir. Ruhu hayvani ruhu insaninin tersinesi olup, nefis adını alır, görüşü şeytanın görüşü ile aynıdır. Zaten dünya ters anlayışa bağlıdır. Şeytan dünya sevgisini körükler. Nefsine uyan herkes şeytan tarafında yer alır.

Gelişmeler, yani fen ve teknoloji irade-i cüziyenin mahsulüdür. Genelde şer taraftan, yani şeytan tarafından yürütülür. Dine kıyasla ters anlayış ve görüş ile gerçekleşmiştir. Şeytanın vakıf olduğu ilimle yürütülmektedir. Denebilir ki üniversiteler şeytan bağlantılı ilim yuvalarıdırlar. Bunlar irade-i cüziyeyi en geniş şekilde kullanan müesseselerdir. Şerden doğan hayır bununla kendini tanıtır.

Eğer Peygamberin getirdiği dine mensup olanlara kalsa, dünyada hiçbir gelişme göremezdik. Zira onlar din adamı diye tanıdıkları kişiler, birer gişe memurlarıdırlar. Ha bire cennete bilet keserler. O bileti alan biçare ahmak cemaat tembelleşir, oturur, çalışma yerine cennetin yolunu gözler. Her bilinmeyene, Allah (c.c.) bilir mührünü yapıştırırlar. Şer kanada bağlı ilim severler bilinmeyenin peşinde uzun uzun koşarlar. Çeşitli bilgi üretirler. Yani irade-i cüziyelerini zorlarlar. Sonuçta kazançlı çıkarlar. İşte bunlar irade-i cüziyenin hudutlarını böylece genişletirler. Elektrik, radyo, televizyon, motor, uçak, telefon, bilgisayar ve emsali gelişmeler irade-i cüziyeye bağlı hudutların işaretleridirler.

İrade-i cüziyelerini kilitleyen, işlemez hale getiren ve hocanın, papazın, hahamın beton kubbesi altında hayalden öteye geçmeyen sözlerini din sanan zavallı cemaat, mukadderat denen hapishaneye kapanırlar. Sakın yanlış anlaşılmasın, mukadderat vardır ve bunu kimse inkar edemez. Ancak mukadderat Hakk'a ait irade-i külliye tarafında aranır. Bir örnek vererek tanıtalım. Kişi hastalanır, hastaneye yatırılır. Tabipler tüm bilgilerini ortaya koyarak hastayı hayata döndürmeye çalışırlar. Fakat tüm çalışmalar sonuçsuz kalır. Hasta ölür. İşte buna mukadderat denir. Zira burası irade-i cüziyenin hudududur.

Tarikat şeyhine, frekansına uygun düşen hocaya bağlı kişiler atasözü gibi deyimleri sakız çiğner gibi yeri geldikçe tekrarlayıp dururlar. Fikri sabit bir anlayışa mahkum olan bu kişilerin şu deyimleri sıkça kullanılır. "Her şey Allah (c.c.)'tandır. Allah (c.c.)'ın dediği olur. Olacağa mümkün girmez. Ne kadar cahd etsen bir murada olmaz, mukadderden ziyade" diyerek onların hesabınca Hakk öyle takdir etmiş gibi sözlerle irade-i cüziyeyi yeterince kullanmayıp, olup bitenleri Hakk'a bağlayıp geçiştirirler. Bu Hakk'a bühtandır. Kişiler kendi eksiklerini Hakk'a bağlamakla kendilerini aldatırlar.

Gel şeytan sahasına. Ehli şer irade-i cüziyesini son uzantısına kadar kullanmak peşinde. İlim açısından dinleri nerdeyse silip süpürecekler. Uyanık Ademoğlu sana sesleniyorum. İslam dini içinde tecelliyatı zata yükselten velayet ilmi vardır. Bunu isteyin. Bundan Ademoğlunun hepsinin nasibi vardır. Kur'an'da açık ayet vardır. "Biz ilmi isteyene, parayı istediğimize veririz" deniyor. Sünnetullah'a bağlı her ilim haktır. Buna ortağız. O buldu, bu buldu fark etmez. Kainatın sahibi Allah (c.c.)'tır. İlim de, hikmet de onundur. Ancak velayet ilmi Hakk'ın rızasına bağlıdır. Zengindir, ahirette büyük kazanç sağlar. Gelin bu deryaya açılalım. Sünnetin velayet ilmi içinde ne demek olduğunu bilelim.

Sünnet Nedir?

Sünnet (genelde) harekete bağlı tembihtir. Sünnet ilim, ahlak ve uyanış yüklüdür. Sünnet ikidir. Birisine Sünnetullah (Allah (c.c.)'ın sünneti) denir. Ötekine sünnet-i Resulullah (peygambere ait sünnet) denir. Önce Sünnetullah'ın ne demek olduğunu bilelim.

Sünnetullah, feza boşluğu içinde görülen ne kadar yıldız varsa -ki bunlara eflak denir- dünya, ay hepsi dahildir. Bu eflakin hepsinde hareket vardır. Bu hareketler içli-dışlı olur. Gezegenler dış taraflı hareket ederler. Yani kendi bünyesinde olan hareketlerin dışında kütlesi de hareket eder. İçlerinde de hareket vardır. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz. Güneşin kendi ekseni etrafında akıl almaz bir hızla dönmesi - dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi - ayrıca güneşin karşısında yaptığı yıllık büyük dönüş - ayın dünya çevresinde dönmesi - yerin çekim kuvveti - havanın basıncı - med-cezir hareketleri - (atom) cismi basit çekirdeğindeki hareketler - hülasa değişmeyen tüm eşya hareketleri Sünnetullah'tır. Rüzgar, yağmur, değişiklik arz ettiğinden buna dahil olmaz. Kutupların çekim kuvveti Sünnetullah'tır. Değişmez hareketi vardır.

Kur'an'ı Kerim'de bir çok yerde Sünnetullah'ın değişmez olduğu ayetle açıklanıyor. Kimi ayette inkarcıların tutum ve davranışı Sünnetullah'a ait ayetler içinde açıklanmaktadır. Bilindiği üzere inkarcı astronomların; yıldızlar ölürler, yerine yenisi doğar şeklinde iddiaları vardır. Bu ayetler bunların bu iddialarının boş olduğunu beyan eder. Birkaç örnek verelim. Fatır Suresi, 43. ayet, Fetih Suresi 23. ayet, Ahzap Suresi 38. ayet, Mümin Suresi, 44. ayet.

Bu surelerde Allah (c.c.) kafirlerin küfür yüklü felsefelerinin astroloji falı ile nasıl bir iddiada bulunacaklarını çok iyi bildiğinden, bizi, yani inanları uyarıyor. Ta ki yalanı, yanlışı hafızamıza sokup çöp kutusuna döndürmeyelim.

Özet olarak eşyada üç ana unsur bulunur. Birincisi harekettir. İkincisi değişik yapı, üçüncüsü taşıdığı manadır. Hareket hiç değişim göstermezse o Sünnetullah'tır. Ayrı bir yapıya sahip olan çeşitli ağaç türü, çeşitli madenler, toprak, taş ne varsa hapsi Allah (c.c.)'ın sıfatlarını tanıtırlar. Bıraktıkları manaya gelince; bunlar elsine-i Hakk'tır. Yani Hakk'ın lisanlarıdırlar. Kitap, gerçek anlamda budur ve tek lisan manası taşır.

Sünnet-i Resulullah

Sünnet-i Resulullah, peygambere verilen risalette Hakk uzantılı mekarimi ahlaka bağlı hareketlerdir. Sünnet-i resulullah üç basamaktır. Birinci basamak hareketle kaimdir. Yani Peygamberimiz onu fiilen yaşamıştır. İslam dininin içinde bulunan beş şarta bağlı farzlarla yürütülen tüm işler. İkinci basamak risalete ait sözlerdir. Bunlara hadisi şerif deniyor. Kur'an'ın uzantısıdırlar.

Üçüncü basamak takriri resuldür. Bu da şöyle. Peygamberimizin bulunduğu bir mecliste, eshabın ileri gelenlerinden biri, tartışma konusu olan bir meselede görüş beyan eder. Ve o meseleyi hükme bağlar. Yani bu böyledir der. Peygamberimizin orada sükut etmesi doğru söyledi anlamına gelir. Hani bir deyim vardır. Sükut ikrardan gelir, deriz. İşte bu odur. Ve mana itibarı ile bu, hadis kapsamına girer.

Ayani Sabite

Ayani sabite, insanla birlikte yaratılmıştır. İnsana irade-i cüziye verilince, ayani sabite de devreye girmiştir. Buna dair geniş bilgi Muhiddini Arabi (k.s.)'nin eserlerinde bir çok yerde rastlamak mümkündür. Önemine binaen tanıtıyoruz.

Ayani sabite, bir tarafı Hakk'ın irade-i külliyesine, öbür tarafı mahlukatın irade-i cüziyesine bağlı kudret tezgahıdır. Bu tezgahta tüm Ademoğlu değerlendirmeye alındığı gibi, her devlet de ayrı bir değerlendirmeye alınır. Ancak ayani sabitenin temelinde ferdiyet yatar. Yani kişinin kendi davranışının sonuçları, bir millet, bir toplum, kişilerin ayani sabite birikiminden çıkan sonuçla kaderi tespit olur.

Ayani sabite, 'yani mahlukatın hareket ölçüm cihazı', Hakk'tan biz insanlara verilen irade-i cüziyenin bağlantılı gücü, irade-i külliye olarak bilinen yaratıcı gücün düşük voltajlı uzantısıdır. Yani Hakk ne ise, biz de öyleyiz. Bir şartla, o da bağlı olmamızdır. Mahlukat Hakk'tan kopmuş olarak hiçbir iş yapamaz. Bunu bir örnekle izaha çalışalım. Bu örnekte elektriği esas alıyoruz.

Bir fabrika düşünün, trafo koyarak yüksek gerilim hattından elektrik almıştır. Bu elektriğin voltajını, çalıştırdığı motorlara ve aydınlatma derecesine indirmiştir. İmalat yapıyor, tezgahları var, kumaş dokuyor, bir başka fabrika maden eritiyor, hadde çalıştırıyor. Gemi, uçak, otobüs yapıyor. Her birinin tezgahları ayrıdır. Özetle deriz ki, yaşantımızla ilgili tüm ihtiyaç maddeleri ayrı ayrı tezgahlardan çıkmıştır.

Yüksek gerilim hattından alınan bu elektriğin sahibini irade-i külliye tarafında bulunan Hakk kabul edin. Size diyebilirmi ki, bu imalatı ben yaptın. Elbette ki diyemez. Siz de bu imalatı ona muhtaç olmadan biz yaptık diyemezsiniz. İşte irade-i külliye ile irade-i cüziye arasındaki farkı böyle anla, böyle bil. Bu örnek irade-i cüziyeyi tam anlamıyla tanıtmış olamaz. Sadece yakın bir örnektir.

İrade- cüziye her kişiye göre değişiktir. Bunu da şöyle anla. Bir anadan doğan çocukların hiçbirinin zevkinden ya da sancısından diğeri haberdar olamaz. Velev ki, ikiz kardeş olsunlar. İrade-i cüziyenin en zor tarafı budur. En pahalısı da budur.

Ayani sabite öyle bir hafızadır ki, kişinin niyetini, işini ve konuştuğu sözleri otomatik olarak anında kayıt altına alır. Hayır ve şer kısımlarına, kişinin hanesine işler. Ayani sabitede şer ağırlık taşır. Hayır ise uçucudur. Bunu dünyadaki bilgilerle tanıtalım.

Ağırlık taşıyan her cisim yerin çekim kuvvetine bağlıdır. Bu demektir ki ağırlık dünyaya bağlı kalmak isteyen varlığın tutucu ve bağlayıcı gücüdür. Dünya, gerçek Müslüman olan ariflere haramdır. Arifler derler ki, kilolu vücut günah deposudur. Onlarda ne servet olur, ne de kilolu beden.

Hayra, iyiliğe gelince, o uçucudur. Bir örnek vererek bunu da tanıtalım. 10 kilo odunu ele alalım. Bu odunda bir ağırlık vardır. Ağırlığı ile şer tarafında bulunur. Bu odunu yakarız. Artan küllerini tartarız. Bir kilo gelir ya da gelmez. Yanıp uçan 9 kilo hayra dönüşür. Yani uçucu yer olan cennet tarafına geçer.

İşte ayani sabite böyle bir ölçü ve tartıyı gerçekleştiren ilahi yapıya sahip bir cihazdır. Kalp gözü açık olmayan, yani veli ya da arif olmayan bu cihazı göremez. Ancak irade-i cüziyeye yeterince işlerlilik kazandıran eğitim dünyası, fakülte bölümleri içinden gerçekleştirdikleri fen ve teknoloji gelişmeleri ile ayani sabitenin tanıtılmasına ışık tutan buluşları vardır. Görmediğimiz bu cihaza bunlarla açıklık getirelim.

Önce fotoselin ne olduğunu tanıyalım. Fotosel, ışık ve karanlıkla şalter açıp-kapayan bir cihazdır. Ben bunu 1975'li yıllarda 38,5 sene kaldığım Karabük'te tanıdım. Malum olduğu üzere Karabük'te demir-çelik fabrikaları vardır. Bu fabrikada kontinu haddehane vardır. Bu haddehane otomatik çalışır. Merak ettim, sordum ve inceledim. Orada fotosel denilen bu aletin ışık ve karanlığa göre şalteri açıp kapadığını öğrendim. Röle denen yuvarlak makara üzerinden gelen kızıl demirin verdiği ışığı bu fotosel denen bu cihaz elektrik enerjisine çeviriyor. Şalteri açıp kapayacak kadar bir güç oluşturuyor. Böylece hadde otomatik olarak görev yapıyor. Kendinden açılıp kapanan kapılar, sokak lambaları ve emsali bunlardandır.

Burada anlatmak istediğim, ayani sabitenin kişinin iyilik ve kötülüğüne göre dünya tarafına yön vermesini tanıtmaktır. Nasıl ki arabanın bir direksiyonu vardır. Onunla arabayı sağa-sola çevirip yönlendirirse, dünyada kişinin hareketleri ayani sabitesi çerçevesinde ona hayat şekli verir. Mesleğini seçerken, arkadaşını seçerken, ayani sabitesi içindeki hayır-şer galibine eğilimli olur. Diyelim ki şer %10 galip geldi. Onun ağırlığı nispetinde yol izler. Bu yönlendirmede ağırlık davranıştadır. Yani kişi, helal ve haram kazançta galip olan tarafta olur. Ağırlıklı olarak ayani sabite çalışmaya kilitlenmiştir. Yani iş hayatına.

Kişiye vaaz ve nasihat vermek beyhudedir. Eğer ona vaaz ve nasihat etmek istersen, iş bul, helal kazanç sahibi yap, sonra dini telkinle uyandırmaya çalış. Helal lokma nedir, helal kazanç nedir. Helal-haram hudutları sanatta ve ticarette nereden çizilmiştir. Bunları bileceksin. Sonra da helal tarafında yaşayacaksın. Ayani sabite kişinin ebedi hayatını teminat altına alan yegane unsurdur. Kişinin çektiği çile, sıkıntı, hastalık, yorgunluk, korku, hayır, yani iyilik kendi hanesine yazılır. Beden eziyeti, ilim kazanmak uğruna düşünce üretmek, tefekküre ağırlık vermek, hepsi iyilik hanesine yazılır ve cennet için bir kazançtır.

Peygamberimiz: "Dünya ahiretin tersinesidir" demiştir. Rahatlık, rahat para kazanmak, çalışmadan para sahibi olmak, şer hanesine hayli birikim oluşturur.

Ayani sabitenin şeriatta adı amel defteridir. Zavallı fıkıh uleması bilmez ki, ayani sabite dünya hayatına yön verir. Şer galip gelirse kişi haram lokma ve hırsızlık peşinde koşar. Memursa rüşvet alır. İşçiyse sendika yoluyla kütle yollu soyguna koşar. Hükümetin verdiğini helal sayar. Bilmez ki dinin temeli mekarimi ahlaktır. Haram lokma bu ahlaktan uzaklaştırır. Peygamberimiz: "Bir lokma haram 40 günlük ibadetin kabulüne engeldir" derken, bir başka hadisi şerifte de: "Haramla beslenen vücut cennete giremez" der.

Ayani sabite hem dünyayı, hem de ahireti birbirine bağlayan bir tezgahtır. Hiç kimse kendi ayani sabitesinin dışına çıkamaz. Bazen patlama meydana getirerek, bazen de işlerin güzel yürümesi şeklinde tezahür eder.

Şeriatçı (para önde din arkada) diye geçinen din görevlilerinin, ilim açısından kör ve sağır bıraktığı halk, dinin gerçeklerini bilmeden hayat yaşar. Şöyle ki, bu kainatı yaratan, dini açıdan ortaya değişmez kanunlar koymuştur. Hem ilme, hem de ibadete temel oluşturan bu kanunlardan en önemlisi, dünya malına olan sevgi ve gönül bağlantısıdır. Eğer kişi haram kazançla geçiniyorsa, haram kazanç nispetinde Hakk'a ait ilim olan velayet ilminden mahrum olur. Diyelim ki yediği, içtiği, giydiği ve diğer ihtiyaçlarını karşıladığı paranın %80'i haramdır. Bu demektir ki, o kişi yüzde seksen doğruyu bilmekten uzaklaşmıştır. İlimden söz ediyorsa şeytan tarafında yer aldığından, ters anlayışa mahkumdur. Böyle bir kafadan doğruyu yakalamak imkansızdır.

Bir zelzele, bir trafik kazası, sel, fırtına ve emsali kazalar, ayani sabiteden kaynaklanan ilahi patlamadır. Bu gibi kazalarda ölenlerin kimlikleri velayet ilmi ölçülerine göre incelendiğinde -ki bunlar ululemir diye Kur'an-ı Kerim'in tanıttığı İslam evliyası görüşüdür. İbadet ehli, sünnete uyan, dindar geçinen, hacca giden, hayra koşan kişiler, evini ya da işyerini kiraya vermiştir. Kiranın dinini, ibadetini yıktığını bilmez. Bilmez ki, Allah (c.c.) cennetin ve cehennemin yolunu dünya malının içinden çizmiştir. Kişinin ayani sabitesi, kazancına dahil ettiği malların çokluğu ve ağırlığı nispetinde patlama meydana getirmiştir. Helal kazanç bir toplumda aranmıyorsa, o toplum dinden kopmuş olarak yaşar. Camiler, cami içi vaazlar manevi bir afyon gibi cemaati uyuşturur. Yani ilmin, vebal ve mesuliyetin yolu tıkanmış olur. Çalışmadan para kazananın dini ve milliyeti olmaz. İslamiyet, çalıştığınla kazandığını ye der. (kiranın ne olduğuna dair yazı ilgili sütununda verilmiştir ona bakılsın).

Böylece ayani sabiteyi burada noktalıyorum.

KADERİ MÜBREM ve KADERİ MUALLAK

Kader, ölçülerek sınırları çizilmiş unsurlardır. Hakk Teala'nın çizdiği bu sınırlar, iki tarafa taksim olmuştur. Taraflardan bir Hakk'a ait olan irade-i külliyedir. Bu irade-i külliye kaderi mübrem, yani değişmeyen kadere bağlanmıştır. Kur'an'ı Kerim'de ayette der ki; "Ömür ne bir saat uzar, ne de bir saat kısalır." İşte bu Hakk'a ait kadere bağlı olan ömürdür.

Öbür taraf ise mahlukata ait irade-i cüziye tarafına bağlı olan kaderi muallaktır. Yani değişen kaderdir. Kişinin ilmine ve yaşayışına paralel olarak değişir. Bu kişiye bağlı olup ferdi olduğu gibi, toplum yönlü tarafı da vardır.

Eceli müsemma diye bilinen ölüm, kaderi mübremden gelen ömrün sona ermesi demektir. Eceli kaza ise, kaderi muallaktan kişiye eklenen ömrün bir olay sonucu sona ermesidir. İş kazası, trafik kazası gibi deyimler bunu tanıtan cümlelerdir.

Müsemma, Allah (c.c.)'ın varlığı içinde bulunan dal isimlerin birleşip teklik oluşturduğu merkezin adıdır. Bu merkez, kutup merkezi gibidir. 360 tane boylam hattının kutuplarda merkezleşmesi gibi bir şeydir.

Muallak demek, boşlukta serbest kalan ve kullanıma hazır bekleyişte bulunan kaderin adıdır. Dünyada bunun örneği şöyle: ilkbaharda ekilen sonbaharda biçilen bir tohum düşünün, onun gibidir. Örnek olarak buğdayı ele alalım. Bir buğday tanesi ekilince birden çok buğday tanesi elde edilir. Ekmezseniz tek tane ile yetinirsiniz.

İrade-i cüziyenin kaderi muallak içinde ömür koparması, yahut fen ve teknoloji açısından bir buluş sahibi olması, buğdayın toprağın içine gömülerek başak oluşturması demektir. Artık sen her mahsulü gözünün önüne getir. Hepsi muallak kaderin temsilcileridirler. Buna elsine-i Hakk denir. Yani Hakk'ın lisanları. Bu lisanın bağlı bulunduğu kitap, üzerinde yaşadığın ve dolaştığın geniş sayfalı kitap olan dünyadır. Allah (c.c.) bir, lisanı da birdir. Bu lisanın okunuşu her milletin lisanından yükselerek bu manalara ulaşmakla elde edilir. Yani çok lisandan tek lisana çıkış demektir.

Şimdi usulden esasa geçerek, yani dünyada yaşadığımız olaylarla hem kaderi mübremi, hem de kaderi muallakı tanıyalım. Önce Kur'an'ı Kerim'den bir ayetle buna açıklık getirelim. Ayette der ki: "Ömür ne bir saat uzar, ne bir saat kısalır." Bu ayet Hakk'a ait kaderi mübremi işaret eder. Yani Allah (c.c.)'ın verdiği ömür, kendine ait tarafı itibariyle ile ne uzar ne de kısalır.

Allah (c.c.) dünyaya gönderdiği her insana genelde çift ömür vermiştir. Çok nadirdir ki yalnız mübrem kadere bağlı ömürle bazılarını gönderir. İrade-i cüziye verdiği her kuluna çift ömür verir. Ancak, belki binde bir mübrem kadere bağlı ömür verdiği kişiler aramızda dolaşır. Ben şahsen bir kişiyi tanırım. 90 yaşında vefat etti. Polis idi. Genç yaşta azılı sokak kabadayısından yediği 9 kurşunla yaralandı. Kurşunların dokuzu da vücudunda kaldı. O kurşunlarla birlikte 60 sene yaşadı. Fakat o kendisinin kaderi mübremden ömrü olduğunu bilemezdi. İnsan irade-i cüziye sahibi olduğu için kendisine ait bilgilerin çok azına vakıftır.

Şöyle bir soru her aklı başında olan kişiyi kurcalar. Kur'an'ı kerim; "Ömür ne bir saat uzar, ne de kısalır" derken, tıp dünyasının insan ömrüne hayli katkıda bulunduğu yaşanan bir gerçektir. Bu ayetten haberi olan her dindar kendi kendine sorar. Allah (c.c.)'a mı inanalım, yoksa tıp dünyasına mı? Elbette her ikisine de inanmak zorundayız.

Çok kişiler bilirim ki kendisi doktora gitmediği gibi, çocuklarını da doktora getirmez. Bunlar daha çok tarikatlarda ve irade-i cüziyesi şeyhe bağlı olan ahmaklarda görülür.

Her insanın ömrü içinde, hem kaderi mübremden, hem de kaderi muallaktan ömür vardır. Diyelim ki 70 sene ömrü olan kişiye Allah (c.c.) 20 sene mübrem kaderden, 50 sene de muallak kaderden ömür vermiştir. Bu 20 seneyi hiç tıbba muhtaç olmadan mutlaka yaşar. Tedbiri elden bırakmayarak, tıbba önem verirse, ve de yaşantısına dikkat ederse, muallak ömre ait olan 50 sene içinden (tıbbın gelişmesine paralel olarak) ömür koparır alır. Tıp dünyası bu ömrü uzatır. Bu muallak ömrün kaç senesi tabiplerin tedavisi ile elde edildiği, kişinin kendini ölümden koruduğu tedbirle kaç sene ömür aldığı bilinemez. Bilinen tek şey var, o da tıbbın muallak kaderden ömür kopardığıdır. İrade-i cüziyelerin sarnıçlanması sonucu elde edilir. Yani dünyada ne kadar sağlık kuruluşu varsa, hepsinin birlikte hareket etmesi demektir. Bu çalışmalar irade-i cüziyenin birleşerek ne büyük güç oluşturabileceğinin açık ifadesidir.

İrade-i cüziyede yaratma gücü vardır. Bu güç ya tabiidir. Yani sulbden gelen soy akışı ile yürütülür. Evlenip çocuk sahibi olmak gibi. İstek kuldan, çocuğun yaratılıp doğması Hakk'tan olur. İrade-i cüziyede yaratma sahasında yer alan hayal gücü vardır. Kişi hayal kurar. Hiç olmayan bir işi planlar. Hayal, hayal aleminden taşıdığımız şu fani bedene bağlanan bir uzantıdır. Dimağ diye bilinen aklı beşere bağlı bir güçtür. Tüm sanat hayal ile başlar, çalışma ile biter.

Kalp gözü açık olan ariflerde yaratma işlemi tamamen değişiktir. Bundan yukarı makam sahibi olan evliya, ehlullah -ki bunlara insanı kamil denir. Yani Hakk'a en yakın olanlar. Bunların yaratması doğrudan insandır. Erkek-kadın bir araya gelecek, kadın gebe kalacak, dokuz ay sonra çocuk doğacak. 12-15 sene sonra buluğ çağına gelecek. Böyle bir durum yok. Anında yaratılır. Yanlış anlaşılma olmasın, yaratmak Allah (c.c.)'a mahsustur. İstek kuldan, yani insandan gelir. O istek doğrultusunda Hakk yaratır.

Ne var ki bu yaratılan insan için öldükten sonra dirilme yoktur. Yani insanı kamilin Allah'ın izniyle yarattığı insan, öldükten sonra dirilemez. Halbuki bu ademoğlunun dünyaya getirdiği kişi öldükten sonra dirilir. Görülüyor ki üstünlük ademoğlundadır. Muhiddini Arabi'den (k.s.) gelen bu bilgi buraya kaydedildi.

İrade-i cüziye sahibi ademoğlu da tıp ile geliştirdiği bir yöntemle kopyalama tekniğine ulaşmıştır. İnsanı kamil karşıtı bir yetki ile buna ulaşan dünyalılar, şeytandan kazanılan ilmin kemalatını kazanmış oldular.

İrade-i cüziye gücü ile birleşik cephe oluşturan bilim dünyası, 1940'lı yıllarda atomu parçalamakla zati sahaya girecek kadar ileri gidebilmiştir. Hakk'ın kaderi muallak sahasını az da olsa aşarak bunları gerçekleştirenler, beşeri kemalatın en yükseğine varmışlardır. (buna bir başka yazımızda geniş şekilde yer vereceğiz.)

Mukadderata gelince; bu sözcüğü daha çok Allah'a (c.c.) inananlar kullanır. Bunlar, bu kelimeyi kullananlar, ümit gemisine binmiş zavallılardır. Çünkü bunlar, kaderi muallak ne şeydir, hududu, sınırı neresidir, bilmez. Çünkü böyle bir bilgi dinden ona ulaşmadı.

Kişi şofördür, arabası vardır, yolcu taşıyor. Ön cama bir yazı asmıştır. Yazı şöyle: 'Allah'ın dediği olur.' Bir başkası 'olacağa mümkün girmez'. Ötekisinin camında 'anlımıza ne yazılmışsa, onu göreceğiz' gibi buna benzer inanışla yazılmış sözler. Bunlar kazayı, belayı Allah'a mal eden cahil iftiracılardır. İrade-i cüziye gücünü kullanıp, kaderi muallaktan koruyucu gücünü kullanmadan, kazaya tedbirsizlik nedeni ile sebebiyet veren her sürücü, ölen yolcuların neslinden gelecek ademoğlunu katletme sorumluluğu taşır. Ayrıca kendine ait suçu Allah'a yüklediği için büyük vebal içine girmiştir. Yolcular, kazazedeler de; 'ne diyelim, Allah'tan geldi, başa gelen çekilir, kaderimiz böyle' diyerek olup biteni Allah'tan geldi sanırlar.

Son süratle giden bir otobüs, bir minibüs, sarhoş bir şoförün yaptığı kaza hiçbir zaman mukadderata bağlanamaz. İki araç çarpışınca şoförlerden biri ya da ikisi kazadan sorumludur.

İrade-i cüziyenin işleyişini kaderi muallaktan kaynaklanan kusur ve kabahati bilmeyen kişiler, suçu ona, buna atarlar. Velayet ilminden haberi olmayanlarda böyle bir bilgi yoktur. Allah bu gibilerin şerrinden inanları korusun.

Sonuç olarak deriz ki, Allah'a inanıyorsan kadere de inan, ancak irade-i cüziyeni sonuna kadar kullandıktan sonra.

FANİ VÜCUT, ÖLÜM VE BEKA VÜCUDU

Hakk Teala, biz insanlara anasırdan (toprak-su-hava-ateş) bu fani bedeni verdi. Bu ölümlü beden bir imtihan kutusudur. Bununla biz, kendi ebedi hayatımızın yerini ve yaşam biçimini tayin ederiz. Bu bedenle dünyada ne yaparsak, kendimiz için yaparız.

İnsan canlı bir kitaptır. Bu kitap, Kur'an'ın vücut yapısı itibariyle, hareket ve canlılık gösteren gerçek kitaptır. İşte bu kitap Kur'an'dır. Kur'an'ın kayıtlı bulunduğu saha üçtür. Birincisi, Levhi Mahfuz'dur. Bu, ahiret tarafında bulunur. Peygamberler ve evliyadan başkası dünyadan bu kitabı okuyamaz. Zira bunların kalp gözü açıktır. Kalp gözü demek, Hakk'a ait göz demektir. Peygamberimiz hadisi şerifinde "Ölmeden önce ölünüz" dediği uyanışı, dünyada yaşayan kişilerdirler.

İkincisi, insan bedenidir. Kur'an'ın tüm manası bunun içindedir. Bu canlı kitap, çekirdek ve ağaç örneğinde olduğu gibi iki taraflıdır. Birisi, senin fani bedenindir. Bu Kur'an oluyor. Ağaç misali dünya ve çevresindeki kainat, furkan oluyor. Furkan: eşya içinde Kur'an sırlarının ve manasının gizlendiği gerçek kitaptır. Yani görerek, yaşayarak, yiyip içip dolaşarak tanıştığımız kitaptır.

Üçüncüsü, lisana bağlı olan, Peygamberimize Cebrail vasıtası ile inen kitaptır ki, biz buna Kur'an diyoruz. Bu kitap Allah'ın kullarına bir lütfüdür. Zira aklı beşer ki, bu bedene bağlı akıldır. Bununla bu kitabın bilinmesi 70 bin basamağı aşmakla mümkündür.

Şunu hemen ekleyeyim ki, Allah'ın (c.c.) değişmez bir kanunu vardır. O konu da şudur. Taban, tavana bağlıdır. Yani şu kağıt üzerinde kayıtlı bulunan şu Kur'an, levhi mahfuza bağlıdır. Yani Kur'an büyük bir külliyattır. Öyle külliyat ki, dünya ve ahirette ne kadar varlık varsa, hepsi elimizdeki bu kitapta mevcuttur. Ne var ki, bunu bilmek için velayet ilminden tahsil sahibi olmak şarttır. Hem de yeterince.

Allah (c.c.) ayette der ki, "Bu Kur'an'ı biz indirdik, koruması da bize aittir." O büyük Yaratıcı bu kainatı nasıl yaratıp her birine birer ikişer hareket veren güce sahipse, aynı güç Kur'an'da da vardır. Eğer dinin önünde din adamı diye gördüklerini cahillik içinde buluyorsan, bu onun zaafıdır. Bu gibiler bir milyon kişi dahi olsalar hep aynı şeydirler. Bir arif velayet ilmine vakıf olduğu için, Hakk katında bunların hepsini aşar.

Kur'an ayrı şey, Kur'an'ı okuyan ayrı şeydir. Kişideki eksiklik Kur'an'a yüklenemez.

Velayet ilmi tahsil eden kişide hem Kur'an, hem de furkan bilgisi mevcuttur. Bu yolda yürüyen kişi önce havas ehli, sonra da irfan ehli olur. Yani hem insanı, hem de eşyayı okur. Böylece arifler arasına girer.

İnsanlar yalnız furkan okursa, yani eşya içi bilgiyi tahsil ederse, gıdalandığı dünyayı tanır. Gördüğüne inanır, görmediğine inanmaz. Bu sebepten inkara düşerler. Keza tıp dünyası insan sağlığı ile ilgili çalışma yaptığından, yaşam ile ölüm arasında sıkışır kalır. Genelde çalışmaları özetlendiğinde, çıkan mana inançtan uzaktır. Din diye bir inanışa ihtiyaç duymazlar. Tek davaları mesleklerini ilerletmek ve bol para kazanmaktır. Oysa paranın bol olduğu yerde din olmaz.

Evliyadan Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.), insanın canlı kitap olduğunu Marifetname isimli eserinde mevcut velayet ilmine ait sırları gizlediği şiirlerinden birinde der ki, "sen kitabullahsın..., ey can, sendedir cümle ülüm (ilimler), her ne var, iki cihanda sende hem mestur (satırlanmış) olur."

Burada can, Allah'ın kitabı olduğu beyan oluyor. Can kelimesinin ne demek olduğunu Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat isimli eserinde şöyle açıklar: ruh-nefis-beden üçlüsüne can denir. Bu can mutlak manada ilk nebi Ahmed ile son nebi Muhammed arasında oluşan geniş manalı mahlukat tablosu içinde yer alır. İşte bu ana varlık kitabın aslıdır. Bunun özleşmiş ve küçültülmüş şekli insan bedenidir. Ne demiş bir veli: "Sen seni bil sen seni, sen seni bilmek necatındır (kurtuluşundur) senin."

Görülüyor ki, bu ölümlü fani insan vücudu kişinin kendi kitabıdır. Bunu hakkıyla, layıkıyla okuyabilmesi için Kur'an'a, yani Allah (c.c.) kelamına, hadisi şeriflere ve ululemre muhtaçtır.

Yani, ayetlere, peygambere ve evliyaya muhtaçtır. Yükseğe çıkmak için merdivene muhtacız. Merdivende basamak bulunur. Önce alt basamağa adımını atarsın ve yukarıya çıkarsın. İşte velayet ilminde alt basamak İslam evliyasının eserleridir. Bunlara yeterince akıl erdirmeden hadisi şeriflere (mana bakımından) uzanamazsın. Hadisi şeriflere uzanınca, müteşabihat ayetler itibariyle Kur'an'a mana vermeye hak kazanırsın. Muhkemat ayetler aklı beşer ile idrak olunur. Onların yolu şeriatı düzenlemektir.

Hakk Teala Kur'an-ı Kerim'de açık ayetle bunu haber veriyor ve şöyle diyor: "Allah'a itaat edin-resule itaat edin-ululemre itaat edin." Burada itaat, saygılı olmak ve bağlı kalmak demektir. İlim açısından Hakk'a müracaat kapımız üçtür. Tabanı ululemirdir. Ululemrin altında mezhep imamları vardır. Söze bağlı olan şeriatı tanıtırlar ve fıkıh ilmi diye bilinen ibadet ilminin gerçeklerini ortaya koyarlar.

İşte ilim bakımından bu fani bedenin kimliği özet olarak budur. Buna irfan anlayışında zati taraf denir. Yani ruh ve akıl tarafı. Bir de bunun esma ve sıfat tarafı vardır. O da bedenimizin anasır yapısıdır. Yani nasıl ki bu yazıları yazmak için kağıt olması mecburiyeti varsa, kitabı hakiki için de anasırdan teşekkül eden bu vücut, kağıt hüviyeti taşır. Aradaki fark, kağıtta yüzey esastır, bedeni insanda hacim esastır. Yani eşyanın içi, derinliği ve ağırlığı vardır. Kağıtta ağırlık, derinlik, söz konusu değildir.

Ancak her ikisinde zıddiyet olması mecburiyeti vardır. Yani beyaz kağıda siyah mürekkepli yazı olması. Bilindiği üzere renk sıfatı tanıtan en açık görüntüdür. Yani yeşil, mavi, sarı, kırmızı, turuncu, lacivert, kahverengi, kurşuni, gibi. Beyaz ise renklerin anasıdır. Yani bu renkleri sıvı yapıp eşit ağırlıkta olmak kaydıyla birbirine karıştırınca beyaz olur. Güneşin 7 rengi vardır. Işığı vurduğu yer beyaz olur.

Siyah ise zati renktir. Renklerin babasıdır. Gerek siyah, gerekse beyaz renklerin amme tarafıdır. Bunları sıfatla ölçüye getiremeyiz. Sadece beyaza, dal isimlerin merkezi olan müsemma bağlantılı renk deriz. Siyaha da, zati mutlak bağlantılı renk deriz.

Gelelim bedeni insana. Bunda iki zıt kutup bulunur. Ruh ve nefis, zat ve sıfat. Burada ruh kelimesinden kastedilen ruhu insanidir. Nefis kelimesinden kastedilen ruhu hayvanidir. İkisinin arasında kağıt ve mürekkep misali zıddiyet vardır. Nefis hayvani tarafta yer alır. Dünya ve beden bağlantılıdır. Yazıda harf ne ise, nefiste hayvani arzu odur. Yani denebilir ki dünya bağlantılı zevkler kelime karşıtıdır. Bu zevkler Hakk'a ait mekarimi ahlak sahasında iyi veya kötü okunuşlu olur. Mekarimi ahlak sahası demek, Allah'a, Resulüne ve evliyaya ait ahlaki görüş sahası demektir. Buraya ait olan ilim, bilgi ve mana, canlı kitap olan bedenin satırları ve sayfalarıdırlar. Yazılar, bu bedende mevcut olan her şey bunları harfler misali sıralayalım.

Kemikler: bunlar insan bedeninde 208 parçadır (bize verilen bilgi bu). Bu kemikler, beden yapısı itibariyle insan bedeninde zattan olan tek varlıktır.. Kaslar: bunlar insan bedeninde 450 tane olup, etle kemik arasında berzah oluşturur. Yani etle kemik arasında bağlantı kurarlar. Etlere gelince: bunlar bedende esma ve sıfat hüviyeti taşır. Yani Allah'a ait müsemmadan kaynaklanırlar.

İnsan bedeninde çeşitli uzuvlar vardır. Bunlar dal isimleri temsil ederler. Kafa ayrı, beden ayrıdır. Dünyanın özü, çekirdeği olan insanın, dünya gibi ekvatoru vardır. Bu ekvator iki kaş arasından başlar, iki bacak arasında biter. Bir veli bunu şöyle açıklar: "İki kaşın arasından çekti hattı istiva." Hattı istiva; ekvator demektir. Bu ekvatorun sağ tarafı kuzey yarı küre karşıtıdır. Sol taraf da güney yarı küre karşıtıdır. Bunun açık delili şöyle: Beytullah, yani Kabe, kuzey yarı kürededir. Ne kadar peygamber geldiyse hepsi kuzey yarı kürede bulunmuştur. İnsan nüfusunun çoğu kuzey yarı kürededir. Yaz itibariyle dünya, güneşe en yakın olduğu zaman, kuzey yarı küre tarafında olur. Yani kuzey yarı kürede yaz olunca, dünya güneşe en yakın olduğu zamandır. İnsanda Hakk ne ise, kainatta güneş odur. Güneşe yakınlık, kalbe yakınlık anlamına gelir. Kâbe beden itibariyle kalbin karşıtıdır.

İnsanın kalbinin sağ tarafında melek, sol tarafında şeytan oturur. Kâbe'de de aynı durum vardır. Hacca haram para ile giden ademoğlu, Kâbe'deki şeytana bağlı haccı eda eder. Haram helal ayıklaması yapmayan gafil beşer, musalla taşına yatınca gerçeği öğrenir. Onun hacdan nasibi şeytan çıkışlıdır. Zira haram, şeytan sahasıdır.

Şimdi de gelelim başımızdaki uzuvlara. Allah (c.c.) insana iki göz verdi. Biri sağda, diğeri solda. Sağ tarafımız rahmana, sol taraf şeytan sahasında bulunur. Hani duyarız, konuşulur. Şeytanın sağ gözü kördür. İşte bu bizim anlattığımızı işaret eder. İki kulak, iki burun deliği, alt üst çene dişleri, beyindeki sağ-sol taraf sinirleri bunların açık tanıtımını yapar. Ancak sağ sinirlerin sola, sol sinirlerin sağa bağlı oluşu ayrı bir mana ifade eder. Burası tıp sahasıdır. Buraya girmek istemem. Biz kitabı ve insanı tanıtıyoruz. Mesleki görüş beyan edemem. İlim başka, meslek başka şeydir.

Bedendeki uzuvlar dal isimlere eşdeğer hüviyet taşırlar. Bu uzuvları şöyle sıralayabiliriz. Kalp, akciğer, karaciğer, mide, bağırsaklar, böbrekler, dalak gibi. Kalp kanı pompalar. % 80'i su olan bir sıvıdır. Ruhumuzun vücutla bağlantısını sağlar. Kan, başlı başına hayatımızı devam ettiren sıvıdır. Vücudumuzun denge unsurudur. En fazla mikrop taşıyan zararlı tarafı vardır. Kan grubu diye bilinen değişik durumu vardır. Tıbbın ispatlanan gerçeği içinde geniş bilgisi vardır.

Akciğer hava ile bağlantılıdır. Nefes alıp vermemiz bu uzvumuzla olur. Dünya içinde karşıtı bitkidir. Ciğer acı duymaz. Bitki de kesince acımaz. Yani ağacı kesince hayvan gibi çabalamaz. Hayatı ahiret taraflıdır. Vücudumuzdaki tırnak ve kılın acı duymaması, ruhu nebatiye bağlı olmasındandır. Akciğerimiz de bu ruhu nebatiye bağlıdır. İnsandaki karaciğer de ruhu nebatiye (bitkilerin ruhu) bağlıdır. O da acı duymaz.

Zaten insan bedeni bünyesinde dört ruh bulunur. Birincisi ruhu insani, ikincisi ruhu hayvani, üçüncüsü ruhu nebati, dördüncüsü ruhu cemadi'dir. Yani madenlerin ruhu ki, taş, toprak cinsinden ne varsa hepsi buna dahildir. İşte bu ölümlü fani beden bunlara ev sahipliği yapar. Kısacası bu ruhlar Kur'an'ın varlığını fiilen tanıtan ilahi güçlerdir.

Yazı, mana taşımak için harfler ve kelimelerle şekillenir. İnsan vücudu mana ve bilgi vermek için şekillenmiştir. Kur'an'daki ayetlerin karşıtı, çeşitli kan damarları, et ve yağ, insan bedeninde yerini almıştır. Görünen ve arızasız her uzuv mana ve bilgiye zemin oluşturur.

Allah (c.c.) insanı yarattı. Hem de ahseni takvim üzere ona irade-i cüziye verdi. Bu irade-i cüziye ile insan kendisinde olan ilahi sırlara beşeri akılla, Velayet ilmi olmadan belki %1'ine ulaşabilir. Eğer kalp gözü açılır ve bu gözle velayet ilmi ile kendisini tanırsa, bilirse, Hakk'a yakınlığı kadar kendini bilir. Bu Kur'an hadis ve kibarı kelam, yani Hakk, peygamber, evliya kelamı insanın kendisini tanımak için gönderilmiş açıklamalardır. Ayna olmadan insan kendini nasıl göremez ve tanıyamazsa, peygamberlerden gelen tüm kitapların özü olan Kur'an da bu ayna gibidir.

Bu gerçeğe ışık tutan bir veli şöyle der: "Ayinedir (aynadır) bu alem her şey Hakk ile kaim. Miratı risaletten (risalet aynasından) Allah görünür daim."

İlk inen ayet şöyledir: "Kendi kitabını oku. Nefsine kafidir. O gün hesabına". Yani sen bu fani bedeni oku. Hafızanda sakladığın bilgiler gibi. Beka vücudun, bir kamera gibi bu bilgileri kayıt altına alıyor. Her hareketin, her sözün anında beka vücuduna işleniyor. İnsan yapısı olan kamera, her hareket ve sözü nasıl tespit ediyorsa, Hakk'a ait öyle akıl almaz kamera karşıtı ilahi cihaz vardır ki, niyetleri dahi kaydeder. İnsanların keşfettiği televizyon ve kameralar söz ve işi kaydederler. Niyeti tespit edip görüntüleyemezler. Niyetleri yalnız Allah (c.c.) bilir ve kudret kamerası ile kayıt altına alır. Sonra anında beka vücudu televizyon cihazı gibi görüntüler.

Beka vücudu nedir? Beka vücudu, kevni vücuttan yaratılan bir vücuttur. Kevni vücut, ahiret tarafında bulunan değişim görmeyen, sabit varlık taşıyan bir vücuttur. Dünya gibi kıyameti yoktur. İşte bu maddeden Hakk'ın yarattığı bu vücut ölüm bilmez, ateşe atsan, yaksan hiçbir şekilde değişmez. Bu sebepten adı beka vücududur.

Hakk Teala'nın yarattığı her insan anadan doğduğu andan itibaren beka vücudu eşi misali yaratılır. Her çocuk eşi ile dünyaya gelir. Bu beden yapısı açısından açık ayettir. Kainatın sahibi sana diyor ki, bu senin beka vücudunun seninle birlikte hayat bulduğu vücudun habercisidir.

Onu kesip atarsın. Fakat anasır gözlerle görünmeyen bu beka vücudun, fani vücutla birlikte o da büyür. Fani, anasır beden ölünce, senin ölmeyen bedenin budur. Kalp gözü açık olan her ademoğlu bu bedeni görür. Zira evliya, ölmeden önce ölendir.

Beka vücudu tamamlanınca fani olan bu bedenin işi biter. Yani ölüm denen olay gerçekleşir. Ölen kişi mezara gömülünce, 40 gün süre içinde 48 geçitten geçer. Buna kabir azabı denir. 40 günden sonra kişi tamamen beka vücuduna yerleşir. Fani, anasır vücut devreden çıkar. Dünyaya terk olunur.

Beka vücuduna yerleşen ruh, mahşer kuruluncaya kadar berzahı sanide, yani ikinci berzahta uykuya yatar. Orada azaplı ise korkulu rüya içinde devamlı azap çeker. Peygamberimiz hadisi şerifte der ki: "Uyku ölümün kardeşidir." Gece uykusu berzah aleminin hayatımızın içine yerleşmesidir. Rüyalar bu alemden bize görünür. Berzah alemi dünya ile ahiret arasında bulunan bir alemdir. Yani orta saha.

Peygamberler ve evliyanın bedenleri çürümez. Hakk Teala onlara kıyamete kadar devam eden hayat hakkı tanımıştır. Yani velayet ilminin girdiği ve basiret sahibi oluncaya kadar ilerlediği her beden, Hakk'ın varlığından cüzi irade sahibi olur. Onların bu fani anasır bedenleri çürümez. Hatta bunlardan tecelliyat zat olanlar öyle bir güce sahiptirler ki, cesetlerine kimseyi yaklaştırmazlar. Öldürecek kadar güçleri vardır. İstanbul-Tepebaşı'nda halkın mum yaktığı türbe bunlardan biridir. Cumhuriyet ilan olduktan sonra (orası mezarlıktı) yol yapmak için mezarlar kaldırılıyordu. Bu zat mezarına kimseyi yaklaştırmadı. Mühendis eline kazmayı alıp mezarı koparmaya kalkınca hayatından oldu. Velayet ilminden yoksun olan cami imamları, daha doğrusu şeriatçılar, İslam dinini ilimden yoksun bırakınca, dinin içini cehalet, ıssız evi sarmaşık sarar gibi sardı. İlimden mahrum olan din itibar görmedi. İlim olmayan yerde, değerler ölüdür.

Müsbet ilimlerle yetişen, yani üniversitelerde tahsil gören herkes dinden uzaklaşır. Çoğu gençler, din adamı zannettiği bu cahillerden bulaşıcı hastalıktan kaçar gibi kaçmayı tercih ederler. Sonuçta bilemediği bir tehlikenin içine girer ve ebedi hayatını kör ve sağır geçirmeye mahkum olur. Bu zavallı mühendis gibi.

Biz deriz ki tahsilin ne olursa olsun, din adamı diye tanıdığına zıt ol. Fakat dine zıt olma. Bu kainatın bir sahibi vardır, de! ve din adamını dinden dışla. Bu senin ilahi hakkındır. Buna hiç kimse karşı çıkamaz.

Sadede gelerek insan vücudunu tanıtmaya devam edelim. Bu canlı kitapta tüm ademoğlu irade-i cüziyelerini birleştirip insan sağlığını korumak ve yaşatmak için seferber oldular. Yani tıp dünyası akıl almaz cihazlarla laboratuar yönlü araştırmalarla insanları dünyada kalmaları ve yaşamaları için azami gayret göstermektedirler.

Allah'ın insanlara verdiği irade-i cüziyede bu serbestlik vardır. Fakat ihtiyarlığa ve ölüme çare yoktur. Kur'an-ı Kerim'de açık ayetle buna kesin hüküm vardır. Hadisi şerifte Peygamberimiz: "Bütün hastalıkların çaresi vardır. İhtiyarlık ve ölümden başka" der. Demek ki çaresi olmayan hastalık yoktur. Eğer tıp dünyası her hastalığa çare bulamadıysa, hayli gerilerde bulunduğu anlamı çıkar. Kanser ve onun gibi bir çok hastalık henüz tedavi görmüş değil.

İnsanların bu sağlık alanında mikrop denilen ve gözle görülmeyen canlı varlıkları mikroskop adını verdikleri aletle görmeleri tıp için ilk adımdır. Bu küçücük canlılar insan vücudunu kemirir ve ölüme götürür. Peki bu canlılar neyin nesidir. Hakk Teala bunları insanlara niçin verdi. Her hastalığın mikrobu ayrı oluyor. Bu mikroplar bir hayvan mıdır? Hayvan iseler nasıl çoğalıyorlar ve yaşamak için ne yerler? Bu konuya bir hadisi şerifle cevap verelim. Peygamberimiz: "Cüzzam hastalığından aslandan kaçar gibi kaçın" der. Avrupalı bir araştırmacı cüzzam mikrobunu incelemiş, bu mikrobun aslana benzediğini görmüştür. Bundan anlaşılıyor ki 18 bin alemin özü bedeni insan, 18 bin hayvanı da bünyesinde taşır. Zira her alem bir hayvana bağlanmıştır. Bu hayvanların her birinin mikrobu vardır. Bunların kimisi görünür, kimisi görünmez. Görünenlere mikrop, görünmeyenlere virüs denmiştir. Virüs, tıbbın koyduğu bir isimdir. Velayet ilmi ile değerlendiğinde ilmi izahı şöyle:

Her ölüm için Hakk Teala'nın sınır çizdiği bir süre vardır. Bu süre bazen günah eriten bir rahmete bağlanır. Bazen de ya az bağlanır ya da hiç bağlanmaz. Yani kimisi uzun yıllar hasta olur, kimisi aniden gider. Bu, kimilerinde makam için olur. Kimilerinde işlediği gizli günahların kefareti olur. Ademoğlu değişik ahlak ve ahval içindedir. Güler yüzlü, mülayim çehreli, nice insan görürsün, devamlı kötü niyet sahibidir. Ondaki bu kötü niyeti Allah'tan başka kimse bilemez ve göremez. Yaşlanır tövbekar olur. Allah'tan af diler. Ancak onun bu nedameti affa girebilmesi için, belirli bir süre sıkıntı, ağrı ve çile çekmesini gerektirir.

Yahut ta cennetin makam itibariyle yüksek olan yerini istemiştir. Ne öyle bir ilmi ve ne de öyle bir ibadeti vardır. Allah dileğini kabul etmiştir. O iyi yerin bedelini hastalıkla vermiştir. Bazı boş kafalar işin iç yüzünü bilmeden hasta kişi hakkında ileri geri konuşurlar. Bilmeden konuşmak vebal yüklüdür. Bilinen tek bir gerçek vardır. O da hastalığın günah erittiğidir. Peygamberimiz hadisi şerifle bu konuya açıklık getirip şöyle der: "İnsanın bir yerine diken batsa ve acı duysa, günahlarına kefaret olmaması mümkün değildir." Bundan anlaşılıyor ki ağrıya, sancıya isyan etmeyip sabrederek, Hakk'tan geldiğine inanmak, ağrısının süresine ve şiddetine göre günahı kaldırır. Yani o büyüklükte günahı kaldırır ve giderir.

Günahları kaldıran en büyük bedel ayetle sabittir: "İyilikler yapın, iyilikler kötülükleri kaldırır" deniyor. İyilik ve kötülük insan hayatı içinde devamlı iktidar mücadelesi yapar. Bu mücadele, kişinin niyet ve davranışı ile kaimdir. Hayır tarafı kazanırsa o kişi cennete, şer kazanırsa cehenneme gider. Eğer rahmeti nurdan ise. Yok eğer rahmeti nardan istemişse -ki bu inkar içinde yaşanan hayatın sonucudur. Onların cenneti ğeyyadır. Bu gibiler iman etmeyenlerdir. Bunların yolu ayrıdır.

İyilik ve kötülük beden yapısı içinde oluşur. Kişi, beşeri sıfat taşıyan bu emaneti, geçici bedeni ne kadar eziyet çektirerek çalıştırırsa, o nispette bedel sahibi olur. Bu eziyet ve çalışma düşünceye ne kadar bağlı ise, o kadar yüksek bedele kavuşmuş olur.

Ancak, günahın büyüklük ve ağırlığının ölçülmesi Hakk'a ait bir meseledir. Düşünce, beden eziyeti de yine Hakk'ın kudret terazisinde tartılır. Böylece günahların toplamı ile sevapların (iyiliklerin) toplamı birbirinden düşülür. Günah galipse, cehenneme gider. Sevap galipse, cennete gider. Yeter ki kişinin bu eziyeti kendi için değil, hayır için harcanmış olsun. İslamiyet, kişinin düşünce ve bu düşünceye bağlı beden eziyetini esas alır. Para, altın ve diğer değerler kişinin beden eziyeti ile ölçülür. Az çalışır çok kazanır, değeri düşüktür. Çok çalışır az kazanır, değeri yüksektir. İşveren ise ve çalıştırdığı işçinin kazancı ile hayır yapmışsa, boşa gider. Zira kendi emeği kendisi için kefarettir.

Canlı kitap olan insan bedeninde tarikat anlayışı hakimdir. Yani çalışmaya ve harekete bağlı tüm işler, bu kitabın sayfalarını oluşturur. Şeriat söz ile kaimdir. Din içinde en düşük öneme haizdir. Şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.): "Hareket hubbiyedir" der. Buna kibarı kelam denir. Görmez misiniz, her hareketten bir emek hasıl olur. Bu emekle para kazanır ve canının istediğini alır, yersin. Bundan ağız tadı ve lezzet hasıl olur. Yani Allah'ın sevgi ve muhabbeti hareket içindedir. Bu gıda özleşirse, zevklenme hasıl olur. Yemeği yersin kan olur. O kandan insan tohumu olur. Şehvet diye bildiğimiz zevklenme ile bu tohum bedenden dışarı çıkınca, nefis kapısından muhabbete dönüşür. Bu hayvani zevklenmedir. Fakat Allah'a ait sevgiyi tanıtmada canlı bir örnektir. Bu, dünya için tarikat anlayışıdır.

İnsan için gıdalanma tarikat sahasına girer. Zira tarikat, eşya bağlantılıdır. Yani beden yapımızla ilgilidir. "Dünya ahiretin tersinesidir" hadisi şerifinden yola girerek açıklık getirelim. Gıdamızı bu dünyadan temin ederiz (buğday-pirinç-arpa-sebze-yemiş ne varsa). Bunlardan aldığımız gıdadan beslenir ve yaşarız. Yediğimiz bu gıdalar midemize gider ve hazm olur, kan olur. Bu kandan insan tohumu olur (sperm). Bu tohum yaratılış akışı ile şehvet diye bilinen geçici zevklenme ile ve tahrikle dışarı çıkar. Bu zevk, Hakk'a ait zevke ters düşer. Zira temelinde terslik vardır. Terslik ise şeytan tarafı demektir. O yaratılış itibariyle şeytanın hamurunda terslik vardır. Hayvanlara bak, ölçü al. Hepsi yemek peşinde koşar. Sonrada şehvet sahibi olup çiftleşme için gezerler. İnsan bunlardan uzaklaşıp meşruiyet yolunda olmadan hayvaniyatı atamaz.

Mevla'mız, ana baba gibi sahibimizdir. Tüm mahlukata şamil olmak üzere bir tek vücuttur (yani melekler-şeytan-cinni taifesi ve insan ile birlikte tüm kainat). Ahzap suresi 57. ayet. "Onlar ki Allah ve Resulüne eziyet ederler" mealindeki ayet bunun açık delilidir. Vücudumuzdan bir kıl kopunca nasıl acırsak -ki bu bir eziyettir- bunun misali inkar yoluna girilince Allah için eziyet vardır. Bu inkar yolu fiilen gerçekleşirse. Şöyle ki; üniversitelerde okutulan derslerde çocuklara, 'insan, maymundan gelişen bir mahluktur' 'bir gün gelir ölüme çare bulunacak' gibi sözlerle inkarı gençlerin kafasına sokmak. Bu ve emsali sözler Allah'a eziyet olur.

Tıp alanında Allah'ı inkar, Allah'a eziyetin en büyüğünü oluşturur. Çünkü burada hayat söz konusudur. Bir tarafta Allah'a inanan bir kesim, ayet okuyarak şifanın Kur'an'da olduğunu söylüyor. "Biz bu Kur'an-ı (kısmen) şifa ve rahmet için indirdik" ayetini kuru sözle üfleyerek şifa zanneden ilkel anlayış sahibi dindar çevreye mukabil, eşyayı konuşturan, ilaç ve hastalığı bulan tıp dünyası, ameliyat ve diğer ilaç tedavisi ile sağlık hizmeti verip şifa üretirken, tedavi ve şifanın tümünü tıpta ve tabipte arayan insanlar, inanç bakımından Kur'an'a ters düşen tarafa yöneliyorlar. Zira tıbba inanmayanlarla tıbbı tamamlayıcı görenler eşit ölçüde yanlışın peşindedirler.

Velayet ilminin bulunmadığı inanış Kur'an'dan ve furkandan mahrum olunca, ortalıkta inkar kol gezer. Furkan demek, eşya içi hayat sırları demektir. İslam evliyası din dışı kalınca inkarcı meydanı boş bulur ve dilediği gibi at oynatır. Bu ise Allah'a eziyet olur.

Sancı çeken, ağrısı olan bir hasta tabibe yalvarırcasına ümit bağlayınca, inkar tarafına süratle sürüklenir. Bu onun Hakk'tan uzaklaşması demektir. Bu yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Sancıyı, ağrıyı gidermek için doktora gitmek şarttır. Bunun bir başka yolu yoktur. Bizim söylemek istediğimiz Hakk'ın lisanları olan eşyayı en iyi şekilde İslam evliyası tanıtırken, neden biz kendi imkanlarımızı değerlendirip gerçekleştirmedik. Bunun sıkıntısı ve nedameti içinde konuşuyorum.

Tıp dünyası ölümlü fani bedende oluşan arızaların peşindedir. Arızayı, yani hastalığı gidermeden öteye bir bilgisi yoktur ve olamaz. Her şeyden önce sağlıkla ilgili çalışmalar aklı beşere dayanır. Aklı beşer dar çerçeveli bir idrak unsurudur. Bu akıl velayet ilmine bağlanmadıkça bedeni insanın nereden getirip nereye gideceğini bilemez. Kısacası ölü bedene bağlı tıp bilgisi, ölü bilgi demektir. Bu sebepten dini inançları baltalar. Bu ise inkarın değişmez yüzüdür.

Hastalıklara değişik isimler koyarak ayrı ayrı bölümler ihdas eden tıp dünyası (dahiliye- hariciye-kalp-kulak-boğaz-burun-onkoloji vs.) insan bedenini parselleyerek mesleğin derinliğine nüfus etmek peşindedir. Uzuv nakletmek başlı başına bir gelişmedir. Bu gelişme suni (yapay) uzuv yapmaya kadar gidecek. Kıyamete kadar yürüyecek olan bu gelişmeler insan bedeninin bir kitap olduğunu bilmeden inkar sahası içinde sürüp gider. Nice kuru kafalar tabibin peşinden manevi ölüme kurban gider.

Kitap, yani Kur'an ilk nebi Ahmed ile son nebi Muhammed arasında uzanan hudutsuz mana denizinin külliyatıdır. Bu külliyat insanda, yani Adem'de çekirdekleşmiştir. Hadisi şerifte Peygamberimiz, "Allah Ademi kendi sureti üzere yaratmıştır" demesi, her kişinin hayatı ve de bedeni kendisinin kitabı olduğunu açıkça ortaya koyar.

Kağıt üzerinde kayıtlı bulunan ve insanın iradeyi cüziye çerçevesinde aklı beşer ile ortaya koyduğu okuyup yazma, canlı kitaba ulaşmada ilk adımdır. Ve ayrıca dünyanın ötesine uzanamaz. Ta ki Hakk'ın lisanları olan eşya devreye girinceye kadar.

Eşyayı devreye sokmanın tek yolu velayet ilmi ile tahsil elde etmekle bulunur.

İnsan için iki beden olduğu gibi iki çeşitte hastalık vardır. Birincisi fani beden hastalığı, ikincisi beka vücudu hastalığı. Fani beden hastalığı tıbbın belirlediği hastalıklardır. Beka vücudu hastalığı ahlakidir. Allah'a yakınlık ve uzaklıkla ilgilidir. Bunun mikrobu şer, virüsü inkardır.

İNSANIN BEKA VÜCUDUNA UZANAN EBEDİYET TARAFLARI

Önce nefsimizi ve nefis basamaklarını tanıyalım. Nefis insanın zati çekirdeğidir. Yani dünya ve ahiretle insanı taşıyan hüviyeti mutlakamızdır. Onunla doğar, onunla yaşar, onunla ölürüz. İrade-i cüziyemiz ile beraber dünya ve ahirette işlerimizin, sözlerimizin, yani mesuliyetimizin hepsi ona yüklenir.

Peygamberimiz: "Nefsinizin sizin üzerinizde hakları vardır" der. Peki biz kimiz, nefis kim ki bizim üzerimizde hakları oluyor? Bu hadisi şerife göre nefis bizden ne ayrıdır, ne de aynımızdır. Eshab-ı Resul Peygamberimize sordular: "Sende nefis yok mudur?" Cevabını şöyle vermiştir. "Ben onu Müslüman ettim." Demek oluyor ki, nefis her mahlukatın içinde bulunan bir yapıya sahiptir. Hem de Müslüman değildir ki peygamberimiz onu Müslüman etmiştir.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) bir başka hadisi şerifinde şöyle der: "Kim ki nefsini arif oldu, o rabbini arif oldu." Demek ki kişinin rabbini, yani terbiye edenini bilmesi nefsini bilmesine bağlıdır. Şu hale göre nefis terbiye görmesi gereken bir varlık olup, cehaletle-kemalat (olgunluk) arasında yürüyen, değişken bir varlıktır.

Hatemülevliya Muhiddini Arabi (k.s.) Allah'ın (c.c.) rahmetinden bahsederken şöyle bir tabir kullanır: "Rahmetin ilk rahmet ettiği yer, rahmetin kendi nefsidir." Şöyle bir düşünelim. Rahmet Allah'a mahsus canlıya hayat veren yağmur misali bir varlıktır. Rahmet hakkında Peygamberimiz şöyle bir hadisi şerifle açıklama getirir ve der ki: "Allah'ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez." Yani rahmet cennete girmemize kaynak oluşturan bir varlıktır. Bu rahmet Allah'a mahsus olmasına rağmen nefis sahibidir. Ve de önce kendi nefsine rahmet ediyor. Sonrada tüm mahlukata.

Fususulhikem adlı eserinde Muhiddini Arabi bu konuda, yani nefsi arif olma konusunda şöyle der. "Ben şu anda nefsimi arif değilim." O Muhiddini Arabi ki mübeşşire diye bilinen kalp gözü ile görünen rüya ile Peygamberimiz O'na: "Al bu kitabı, bu Fususulhikem'dir. İnsanlara bunu açıkla" diyecek kadar ileri bir makama sahip olduğu halde nefsini arif olmaması, nefsini arif olmanın ne büyük bir makam işi olduğu açıkça ortaya çıkar. Peygamberlerden sonra en yüksek makam nefsini arif olmaktır. Fususulhikem'den sonra Muhiddini Arabi 10 sene daha yaşamıştır. Belki bu süre içinde nefsini arif olmuştur. Orasını bilmiyoruz.

Nefis ve Rab hem kalp gözü açık olmayanların bilemeyeceği kadar zor bir iştir, hem de nefis bilinmeden kişi rabbini, yani kendisini terbiye eden dal ismin ne olduğunu bilemiyor. Allah (c.c.) ana isim, O'na bağlı isimler dal isimdir. Bu dal isimlerin başında peygamberlerden biri bulunur. Kur'an-ı Kerim'de bu dal isimlerden 99'u mevcuttur.

Nefsin cehaletle-kemalat arasına yetmiş bin basamağı vardır. Bu yetmiş bin 7'ye bölünerek her on bin basamak için ayrı bir isim konulmuştur. Sırası ile şöyle: birincisine emmare, ikincisine levvame, üçüncüsüne mülhime, dördüncüsüne mutmainne, beşincisine raziye, altıncısına merziyye, yedincisine kamile ismi konmuştur. Yedincisine safiye de denir.

Ademoğlu bu makamlar içinde irade-i cüziyesiyle kendi makamını kendisi tayin ve tespit eder. Bu tayin ve tespitin yeri dünyadır. İyilik ve kötülük, şer ve hayır bu dünyada aynı büyüklükte bulunur. Hakk Teala, irade-i cüziye içinde kişiyi serbest bırakıp, tercih yetkisini kendi eline vermiştir.

Ordu içindeki rütbe yükselişini ele alalım. Genç asker harp okulunu bitirir ve teğmen rütbesiyle orduya katılır. Terfi eder üst teğmen olur. Kurmay imtihanını kazanır. Kurmay yüzbaşı olur. Sonra binbaşı, yarbay, albay, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, orgeneral olur. Bu dokuz makamı aşarak en yüksek rütbe olan orgeneralliğe yükselir. Bu rütbeler ordu içinde emir ve kumanda zincirini ayakta tutar.

Nefsini az da olsa tanımak isteyen orduyu örnek alsın. Asker-sivil ayırım ve anlayışını incelesin. Bir askerle bir sivil arasında yaşantı açısından değerlendirme yapsın. Kendi ile nefsi arasında olan farkı kısmen çözer.

Beka vücuduna gelince: bu vücut kişinin imanına, ilmine ve davranışına uygun olarak şekillenir. Yani bu vücut tecellilere bağlı gelişmelerle güçlenir. Bu tecellilerin üç türlü olduğunu kaydetmiştik. Bu üç tecelliden alt tarafta yer alan tecelliye tecelliyatı ef'al, ikincisine tecelliyatı esma ve sıfat denir. Birincisine ve en üst tarafta yer alan tecelliye de tecelliyatı zat denir. Bu tecelliyata yükselme kabiliyeti yalnız ademoğluna verilmiştir. Ademoğlundan çok az sayıda kişiye verilen bu tecelliye her beka vücudu dayanmaz. Hakk Teala bu tecelliye yükselmeye başlayan kişinin beka vücudu yapısına, bu tecelliye dayanacak güçte özel madde vererek denge oluşturur. Aksi halde 220 volta dayanıklı lambaya yüksek volt verince nasıl patlarsa, beka vücudu da böyle olur. Halik Teala her şeyin hakkını eksiksiz vererek, iki cihanda arızasız bir nizam kurmuştur.

İşte bu zati tecellinin içinde de makamlar vardır. Bu makamların en üstü nefsini arif olma makamıdır. Bu makama sübhan denir. Bilmez misin, her gün kıldığın beş vakit namazda iftitah tekbirini alıp el bağlayınca sübhaneke okursun. Sonra besmele çeker fatihayı okursun. Halbuki besmele her işin başında kullandığımız bir cümledir. Yani Kur'an'ın özüdür. Bu konuya açıklık getiren Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hadisi şerifte şöyle der: (bu hadisi şerif Muhiddini Arabi'nin Şeceretülkevn isimli eserinde mevcuttur). "Rabbim ile benim aramda vakit olur ki, orada O'nunla benim aramda kimse olmaz. O sübhandır."

İftitah tekbiri alırken baş parmaklarını kulakların yumuşağına dokundurup, avuçlarını açınca, sol avucunla dünyayı, sağ avucunla da ahireti atarak, Hakk sahasına giriş yaparsın. Bu hareketin manası şöyle: 'Yarabbi! Seninle karşı karşıya geldim. Yani peygambere bahşettiğin sübhan içre bulunuyorum. Senden bu isteğimin kabulünü dilerim. Huzurundayım. Seni görmek, seninle konuşmak istiyorum. Perdeyi arala, bana kendini göster' gibi kalbinden konuşarak kişi Rabbine yalvarır. Burada iki ayrı konuşma gerçekleşir. Birisi dil ile Sübhaneke'yi okumaktır. Bu Sübhaneke okunurken kalp dili ile de istekte bulunursun. İşte tarikat anlayışı içinde namaz böyle başlar. Kıyamda, kıraatte, rükuda secdelerde, ayrı ayrı kalp ile konuşmalar vardır. Burası sadece sübhana ait olanıdır. Yeri gelince onları da açıklayacağız. Unutulmasın ki avamın namazı erkan itibariyle taklitten ibarettir. Elbette ki şartlar müstesna. Şartları dikkat eden herkes yerine getirebilir. Namazı Mirac yapan erkandır.

Beka vücudu Hakk'a yaklaşma ve uzaklaşmaya bağlı olarak güçlenir ve şekillenir. Bunun imalat yeri dünyadır. Fani vücudumuz bu beka vücuduna tezgah oluşturur. Öyle tezgah ki beka vücudunun işi bitince bu tezgah alındığı yer olan toprağa geri döner. Yani ölüm olayı gerçekleşir. Kırk gün devam eden devir teslim işlemi ile 48 geçitten geçilir. Buna kabir azabı denir. Bundan sonra ruh beka vücudunda karar kılar. Berzahı sanide mahşere kadar uykuya yatar.

Fani vücudumuz ilim açısından canlı kitap, ebedi hayat bakımından 18 bin alemin çekirdeğidir. Zira bunun iç tarafı Hakk, dış tarafı halk olarak inşa edilmiştir. Kalp ve ondan ötesi Hakk'ın sahasıdır. Dünya tarafı halkın sahasıdır. Bu iki sahadan velayet ilmi ile yeterince bilgi tahsil edenlere insanı kamil denir. İnsanı kamil demek, Hakk'a ve halka eşit bakan yerde bulunmak demektir. Yalnız Hakk'ı görmek velayet ilmi açısından cehalettir. Hatemülevliya Muhiddini Arabi, bu konuya yeterince açıklık getirerek şöyle der: "Bazı kimseler vardır ki, arifler camiasında yer aldığı halde yalnız Hakk'ı görür, halkı görmezler. Allah (c.c.) şükürler olsun ki bizi cehalete düşmekten kurtardı." Hakk'a ve halka eşit bakan ilim yolundan yürümenin adı istikamettir. Bu yolu en iyi bilen, gören ve yürüyen Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dır. O'nun izinde, O'nun yolunda yürüyen, O'nun sırlarını açıklamak izni ile yetki sahibi olan, eser sahibi olan, ademoğlunu uyandırmak için bıkmadan usanmadan 475 eser yazan Muhiddini Arabi'dir (Allah ondan razı olsun). Bu bilgilerin hepsini Peygamberimizden alarak bize aktarmıştır..

Muhiddini Arabi'ye ait olan bu eserler, ademoğlu için bir kurtuluş aracıdır. Yani bu eserlerle insanın niçin dünyaya gönderildiği anlaşılır. Hakk Teala'nın velayet ilmi ile sırları ve hikmetleri bu eserlerde en ileri makamdan dünyaya yansımaktadır. Menfaat ve şehvet peşinde koşan ademoğluna bunları anlatmak, maymunları toplayıp onlara ders vermeye benzer. Kitaplarımız, yani arifler, bunlara konuşan hayvan der. Biz bu yazıları irfan yoluna eğilimli olanlar için yazıyoruz.

Allah'ın (c.c.) en büyük mana yüklü kitabı olan insanın Hakk'a bakan yüzü kalbidir. Bu kalbi Hakk Teala nazargahı ilahi olarak insana bağlamıştır. Nazargahı ilahi demek, insandan Allah'ın görünen yeri demektir. Burada bulunan göz, kulak ve diğer güçler Allah'a aittir.

Allah (c.c.) kalbi iki taraflı yaratmıştır. Birine sağ taraf, ötekine sol taraf denir. Sağ taraf hidayete bağlı olup melek ile temsil edilir. Bu taraf Hakk'ı gören taraftır. Nurdan yaratılan melek, Allah'ın emrini doğru anlayan kabiliyete sahip olduğundan, hidayetten gelen ilahi emirleri manevi telkinle ademoğluna sevdirmeye çalışır. Yani aklı beşere nur tarafından hidayete eğilimli sevgi rüzgarı üfler. Eğer kişide yediği helal lokma galipse, Allah'ın emrini doğru anlayan tarafa meyleder ve peygamberlerin getirdiği yolu seçer. Bu gibilere İslam dini mümin der. Yani iman tarafı galiptir. Tüm peygamberleri risalet itibariyle temsil eden İslam Peygamberi, bizim Peygamberimiz -ki tüm ademoğlunun risaleten peygamberidir- Muhammed Mustafa (s.a.v.) Kur'an'ın Levhi Mahfuz'dan dünyaya gelmesini sağlamıştır. Hakk'ı bize en iyi ve en geniş şekilde anlatan odur. Hazreti ali (r.a.)nin çekirdeğini oluşturduğu Muhiddini Arabi'nin ağaç misali yaygınlaştırdığı velayet ilminin çıkış merkezi O Resulü ammedir. O'na, al'ine ve eshabına selatü selam olsun.

Kalbin sol tarafı Allah'ın Muzill ismine bağlı olup, bu tarafı şeytan temsil eder. Şeytan Allah'tan uzaklığı sebebiyle Allah'ın emrini ters anlar. Yani yaratılış hamuru Adem'in yaratılış hamuruna zıt bir yapıya sahiptir. Şeytan bu yüzden ters anlayışa mahkumdur. Şeytan ademoğlu gibi bir nesildir. Kendi yaratılış hamuru çerçevesinde Hakk'a ibadet eder. İbadetinde herkesten daha samimidir. Ancak ademoğlunu Hakk tarafına yönelmesi gereken istikametinden kendi ters tarafına çektiğinden, Allah şeytanı lanetledi ve kovdu. Bu sebepten kim olursa olsun ve ne türlü ibadet yaparsa yapsın karışılamaz. Ancak ilmin yolunu kesiyor ve herkesi kendi gibi yapmaya çalışıyorsa, bu şeytan sıfatıdır, buna fırsat verilemez. Ahmaklar duyduğu her yalana ve yanlışa inandığından, idari zorlamalarla koruma altına alınır. Zira bu gibiler, hayvanı natık yani konuşan hayvanlardan olduğu için, cehalet mikrobu taşırlar. Masallaşmış bir takım hikayelerle yetinirler. Kısa yolu seçen ve ilme hiç önem vermeyen bu bedbahtlar şeytanla birlikte hareket ettiğini bilmezler.

Şeytan vesvese imal eden bir yetkiye sahiptir. Yani vehim diye bilinen hayvana mahsus akılla bu vesveseyi dalgalandırır. Bu vehim ile hayvanlar çiftleşir ve neslini çoğaltır. Allah (c.c.) bu vehme verdiği en büyük kemalattır. Tilki kurnazlığını bu akıl ile yürütür. Yüzlerce sürüden oluşan penguen isimli kutup kuşları tek eşli olduğundan, o sürünün içinde kendi eşini bu vehim diye bilinen akıl ile bulur, tanır ve onunla çiftleşir. Leylek sürüleri yazlığa çıktıkları kuzeyden kışa doğru, güneydeki yerine bu akıl ile varır. Her hayvan rızkını bu akıl ile bulur. Ot yiyen hayvanlar (inek, koyun, keçi vs.) yenmeyecek otu bu akıl ile anlar ve de yemez.

18 bin alemin her birini temsilen yaratılan bu hayvanların hepsi bedeni insanda özleştiğinden, vehim denen bu hayvani aklın en güçlüsü beşer olan insanda mevcuttur. Bu akıl şehvete bağlı olduğundan, konuşan hayvan durumuna düşen ademoğlunu kadın peşinde koşturur. Kadınların yarım akıllı olmaları sonucu erkeklere nispetle daha çabuk aldanırlar. Onların bu zaafından istifade eden dinsizler, kitapsızlar şeytanın telkinleri doğrultusunda, kadınların bedenlerini şehvet pazarı haline çevirmişlerdir. Bu gidişatın akabinde toplumun ayani sabitesinden infilak eden, yani patlayan bela ve musibet tabii olarak ortaya çıkar. Zelzele, kasırga, sel felaketi, hastalıklar (çaresiz olanlar) ve sair diğer beklenmedik olayların fünyesinin kurtularak ölümlere sebep olması vehim diye bilinen hayvani aklın yalnız yemek içmek ve dünyayı mamur kılmak emelleri sonucu gerçekleşir. "İnsan suretinde şeytanlar gördüm" diyen veli bu gerçeğe işaret etmiştir.

Şeytanın bütün hüneri dünyadadır. Ahirette işi biter. Konuşan hayvana dönüştürdüğü ademoğlunun bir kısmını hidayet ehline karşı silah olarak kullanır. Kendine ait ilmi sistemli bir biçimde sanat, silah ve yemek içmek için yaygın hale getiren şeytan (dünya eğitim ve öğretim sistemini kastediyorum) kendi ayani sabitesini en iyi bir şekilde kullanmasını bilmiştir. Buna fırsat veren ve İslam dininden evliyayı dışlayan şeriatçılar, velayet ilminin dünyaya çıkmasını engellemişlerdir. Velayet ilminin olmadığı yerde şeytandan kaynaklanan ilim devreye girer. Nitekim girmiştir.

Yukarıda kayıt altına aldığım üzere Hakk Teala hangi mahlukata irade-i cüziye vermişse, onların her birine de ayani sabite vermiştir. Bu ayani sabitede her mahluk şer ve hayırdan dilediğini yapmakta serbesttir. Bu Allah'tan çıkan izindir. Her mahluka eşit olarak bu hakkı vermiştir. Şeytan ve ona bağlı ademoğlu bu hakkı en iyi şekilde değerlendirmesini bilmiştir. Ve de muvaffak olmuştur.

Şöyle bir soru akla gelir. Acaba Allah (c.c.) şeytanın yaratılış hamurunu Adem'in hamuru gibi doğru anlayışlı yapamaz mı idi? Yapsa neyi eksik yapmış olurdu? Bu terslikte hikmeti ne idi? Cevaben deriz ki: Allah kişiye, yani yarattığı her mahlukata irade-i cüziye vermiştir. Bununla iyiyi kötüyü ayıracak kadar akıl vermiştir. İyi ve kötü, şer hayır olmadan bu akıl neyi ayıracak ki ahiretteki yerini tespit ve tayin etsin. Görmez misin, imtihan sorularının içinde bir tane doğru bulunur. Yanlışlar birden çok olur. O bir doğru Allah'ın bir olduğunun işaretidir. Ademoğlunun Hakk'tan yana olan gerçek bilgisini temsile eder. Yanlışlar şeytan tarafında yer alır.

Ayrıca bu zıddiyet, içinden bilgi koparmak için ilim açısından büyük önem taşır. Yani cehaletin en büyük düşmanı bu zıddiyettir. İçinde sergilenen ilimden, topraktan mahsul alır gibi bilgi elde edilir. Zıddiyeti kaldır, ilim yok olur. Ancak bu zıddiyetin düşmanlığa dönüşmemesine azami itina gösterilmelidir. Bu şu demektir. Kişi içki kullanır, kumar oynar dindar kişi bunu yapamaz. Bu şeytan işidir. Kur'an'da şöyle der: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, şeytan işidir. Bunlardan kaçının, iflah bulursunuz."

Görülüyor ki şeytanın ters anlayışı bizim şer saydığımızı hayır kabul ediyor. Hem de ısrarla ademoğluna bunu telkin etmeye çalışır. Ne var ki hayır ve şerrin, ilmi bakımdan dengelenmesi gerekir. Oysa şeytanın şer tarafı galiptir. Yani din diye bilinen şeriatler ilimden yoksundur. Zira dinde velayet ilmi yoksa, ilim açısından zıddiyet yeterince oluşmaz. Yani dünya eğitim sistemi ilmi elinde bulunduruyor. Halbuki dinler (Musevi, İsevi, Muhammedi) bu eğitim ve öğretim karşısında ilmen yok gibidir. Bu ise ilmi zıddiyetin yokluğu demektir. Zıddiyet olmayınca, ilimden kazanılması gereken bilgi de yok demektir.

Bu sebepten velayet ilmine ağırlık verdik. Bu ilmi ehli sünnet içinde gördük, tanıdık ve yaşamaya çalışıyoruz. Bu sebepten tanınsın ve bilinsin diye gayret sarf ediyoruz. Yani şeriatla ilimsiz yaşayan cahillerle, Allah'ı inkar edenleri dışladık. Bunları ilim dışında görüyoruz.

Bu yazıları dünya vatandaşı sıfatıyla tüm ademoğluna şamil olmak üzere kayıt altına aldık. Gayemiz bu iki tarafı ilmen ret eden yeni bir sınıf oluşturmaktır. İlmin gelişmesini isteyen herkesi velayet ilmini bilmeye davet ediyoruz. Allah'ın birliğine inanan ve onu öğrenmek isteyen herkese bu kapı açıktır. İstek bizden, ilim Hakk'tandır. İlim severlere çağrıdır bu.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]