DÜNYAYA YANSIYAN ŞERİAT ÖRNEKLERİ (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Dünya ahiretin uzantısından sadece bir tanesidir. Güneş ve ışığı yayıldığı feza boşluğu, ahiret tarafının maketidir. Fanidir, aslı olan ahirete dönecektir. Bu dönüş kıyamet olarak bilinir.

Bu feza boşluğu din olarak kabul edilirse, bu dünya dışında kalan tüm yıldızlar, bu yıldızların bilinmesi, bulunması, görülmesi, onların bir kısmına varılması, din itibarı ile velayet tarafı demek olur. Dünya ise bunun yanında risalettir. Bu en büyük örnektir. Bu örnekler küçüle küçüle en küçük canlıya kadar iner. Biz sadece insana kadar inerek işi fazla uzatmayacağız. Bıkkınlık veren, yada birini idrak ederken ötekini düşürmek gibi bir durum ortaya çıkmasın deriz.

Her nerede biri tanımlayan iki ayrı hakikat görülürse, onların biri erkektir biri de dişidir. Erkek olan taraf velayeti temsil eder. Kadın tarafı risaleti temsil eder. Yani velayet Adem (a.s.)'i, risalet Havva'yı temsil eder. Nasıl ki Adem ile Havva nikahlanınca ademoğlu nesli dünyaya geldi ise, dinde velayet ve risalet böylece gelmiştir. Velayetten hakikat, risaletten şeriat doğmuştur. Havva anamız her doğum yaptığında bir kız, bir erkek çift gelirdi. Bursalı İsmail Hakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı eserinde der ki: "Önce kız gelirdi, ardından erkek gelirdi. Kızın başı önde, ayakları erkeğin başına dayalı olarak gelirdi. Gerek kızın, gerekse erkeğin başı önde olurdu."

Kız şeriata, erkek hakikate örnektir. Önce şeriat gelir, sonra hakikat. Zira bu, yaratılış açısından dünyanın ahiretten önce olduğunu gösterir. Demek olur ki şeriatı atmak, küçümsemek, hiçe saymak, insan nesli içinden kadını atmak ve hiçe saymak demektir. Daha doğrusu yalnız şeriatı yaşayıp, onu bilip onunla yetinmek, toplumdan erkeği dışlamak anlamına gelir.

İşte İslam dini içinde Müslüman olan devletlerin geri kalmalarının gerçek nedeni budur. Şeriat velayetin hakikati ile yürütülmezse, şeriatı muhammediye camilerin dört duvarı içinde hapsolur. Şeriat adeta alaya alınan bir duruma düşer. Yaşadığımız dünyada şeriatlar cehalet karanlığına gömüldü. Her gecenin bir sabahı vardır. Tanyeri vardır. Ardında güneş ışığı vardır. Veliler, şeriatı ay ışığına, hakikati güneş ışığına örnek gösterirler. Hem de bu maket-i ilahide, gerçek örnek olarak.

Her Müslümanın bilmesi gereken bu iki ana mesele dinin temelidir. Bir tarafta ruh, öbür tarafta beden vardır. İkisi birbirini tamamlar. Bu açıklamaların içinde bir terslik görerek şöyle bir itirazda bulunmak durumu olacak, o da şöyle; bir tarafta kadını şeriat tarafı olarak gösteriyorsun, öbür tarafta erkeği velayet tarafına alıyorsun. Şimdi de bedeni insanı kadının yanına getirerek şeriat yaptın. Bu nasıl olur? Cevaplayalım: Adem ilk olarak yaratılandır. Ondan Havva olunca çift hakikat oluştu. Nikahla yine tek duruma getirildi. İslam Dini ahirette tek idi. Dünya ile çift oldu. Bu vücut itibarıyla velayet-risalet ikilisini oluşturdu. Kadın, erkek her insanın kendi bünyelerinde içli dışlı velayet ve risalet tarafları olacak. İşte ruh ve beden ikilisi, Allah'ı bilmek, O'na kulluk etmek itibarıyla olan ve dinin içinde aranan şeriat-hakikat, ruh ve beden ikilisidir.

Her peygamberin şeriatı değişik bir ibadet tarzı sergileyerek, o peygamberin Allah'a bağlı dal isimlerinin iktizası, değişik bir ibadet tablosu oluşturur. Yani her isimde değişik ilim, değişik tecelli, değişik görüş ortaya çıkar. Bunlar birer hikmeti ilahidir. Zira Allah (c.c.) kendisine değişik ibadet yapılmasını sever. Bu sebepten (Muhammed ve İsa hariç ki bunlar ammeye ait peygamberlerdir) Adem'le İsa arası değişik peygamberler gelmiştir. Her birinde değişik ibadet tarzı vardır. Bunların hepsi Baş Nebi'de tek mezhep halinde toplanır. Allah'ın birliğine ait dinde tüm mahlukat mevcuttur. Her biri orada bir sancak altında toplanır. Nurdan ve nardan rahmet görecek olan ne kadar mahlukat varsa bu merkeze bağlıdır.

PEYGAMBERSİZ ŞERİATIN (Hakk Katında) İSLAM'DA YERİ ve DEĞERİ

Bu meseleye ışık tutan (vema Muhammedün illa resul) ayeti açık delildir. Ancak manası İslamidir. Şer'i değildir. Yani Ahmedi bir mana ifade eder. Muhammedi değil. Zira müteşabihat ayetlerdendir. Yani manası çok yönlüdür. İç içe geçişlidir, bilinmezliği vardır. Şeriatı Ahmediye menşeli söz ve iş (amel) kazançlıdır. Yani her çeşit ibadete ait mahlukatı içine alan şeriattır. Baş nebinin amme sahasıdır. Bu yol herkese açıktır. Şer ve hayır bu sahada kendine has değer taşır. İlk insan olan baş nebi Allah'ın mazharıdır. İlk yaratılandır, babayı alemdir. İnsan, bu nebidir. Bunun bir tarafı Hakk, öbür tarafı halktır. İnsanlar, cin taifesi, melek, şeytan, hiçbir canlı yoktur ki bu baş nebisiz Hakk'a söz ve iş ulaşsın. Bu şeriat Allah'ın birliğine ait şeriattır ve de ammedir. Şer ile hayır bu şeriat içinde tartıya alınır. Kazanan tarafa göre kişinin yeri tayin edilir.

Şeriatı Muhammediyeb ferdi bir yol izler. İbadetin nasıl yapılacağını bilşdirir. Sübhani man ifade eder. Yani kişinin kendisi ile Hakk arasında makam ve yükseliş için esastır.

Soru: birileri çıkarlar ve derler ki, biz peygamberi ve eshabı tanımıyoruz. Onların getirdikleri Hakk'tan gelmiştir. Hakk'ı tanırız. Peygamberi tanımayız. Bu gibi dini yol izleyenlerin dini açıdan durumları nedir? Peygamberi veya peygamberleri tanımakla kayıpları var mıdır? Varsa nasıldır?

Cevap: dinde iki yol vardır. Birisi imandır. Ötekisi ameldir (söz ve iş). İman zati, amel sıfatı bir taraf oluşturur. Peygamberimiz Ebu Bekir Efendimize: "en çok kimi seversin" diye sorar. Ebu Bekir'in cevabı şöyle olur: "Allah'ı ya Resulellah." Peygamberimiz: "Beni sevmez misin?" sorusuna cevabı: "Seni de severim, ancak ondan ötürü" dedi. Peygamberimizin son sözü şöyle olmuştur: "İşte ya sıddık, şimdi imanını kurtardın." Demedi ki şimdi dinini kurtardın. Demek ki iman söz konusudur. Ayrıca peygamber sevgisi ile. Demek ki peygamberi ve peygamberleri sevmek Allah'ı sevmenin uzantısıdır.

Şeriatı Ahmediye içinde iki nebi ölümsüz amme nebilerdir. Yaşayan her insana durumlarına göre sevgi ve düşünce sahasında yardımda bulunurlar. Her insanın kalbinden kaynaklanan bu ilahi sevgi ve bilgi akışını kişi bilmez. Gönlündeki elektronik kumanda misali bu eğilim, direksiyon kırılması gibi bir yol oluşturur. İdareci ise beraberindekileri de aynı istikamete götürür.

Peygamberimiz hadisi şerifinde der ki: "Beni ve ashabımı tanımayanlar bizden değildir." Demedi ki, dinden çıkmıştır. Bir başka hadisi şerifte ise: "Benden sonra ümmetim 73 fırkaya (gruplara) ayrılacaklar. 72'si helaktadır. Biri kurtuluşa erer. O da fırka-ı naciyedir" der. Ümmet ve naciye kelimeleri anahtar niteliği taşır. Şöyle ki; ümmet kelimesi Şeriat-ı Ahmediye'nin sahasında yer alan tüm ademoğluna şamil demektir. Şer ile hayır içinde olduklarına işaret olan mana taşıyor. İkinci kelime ise naciyedir. Naciye kelimesi kadınsı bir mana ifade eder. Naci demedi. O zaman erkek ismi olurdu. Yani kurtuluşu yakalayan erkek demedi. Kadın genelde şer eğilimlidir. Erkek ise tersine. Ayrıca kadın doğurandır. Yani çoğaltıcı demektir. Peygamberimiz Naciye ile ehli sünnetin kıyamete kadar devam edeceğini işaret ederken, 72'lerin helak olacağından haber veriyor. Burada helak kelimesinin manası, hem imandan hem de ibadetten günahlarının galip geleceği haberi anlamındadır. İsa peygamber ikinci kez gelinceye kadar sürer gider.

Bunların helak olmalarına en büyük sebep, peygamberin yerine hazreti Ali'yi koymalarıdır. Hazreti Ali Peygamberimiz zamanında kendisinin peygamber olduğunu söyleyeni yakmıştır. Buna rağmen bu grup çoğalmaya devam etmiştir. Israrlı ve yaygın tutumları vardır. Acaba bunun hikmeti nedir? Peygamberimiz hadisi şerifte: "Benden sonra peygamber gelecek olsa, o, Ömer olurdu" dediği halde, bu 72'ler neden Hz. Ömer'i değil de Hz. Ali'yi peygamberden üstün gördüler. Bunun hikmeti nedir? Allah'ın izni neden bu tarafa çıktı.

Cevap: Allah (c.c.)'ın birliğine bağlı olan İslam Dini, şer ve hayıra açık genel inanış ve davranışa izin verir. Önce şer, sonra hayır birbiri ardına ortaya çıkar. Şer ne kadar büyük olursa, ardında gizli ya da aşikar o büyüklükte hayır var demektir. En azından Hz. Ali (r.a.) Peygamberimizin amcası Ebu Talip'in oğludur. Ebu Talip Peygamberimizi büyüten, koruyandır. Ancak O'na iman etmedi. Bu iman etmeme olayı büyük şerdir.

Fakat oğlu Ali (r.a.) tam tersi en genç ve önce iman edenlerdendi. Ayrıca Fatma anamızla evli idi. Yani Peygamberimizin damadı idi. Peygamberimiz Hz. Ali için; "Ben ilmin Medinesiyim, Ali bunun kapısıdır" der. Bir başka hadisi şerifte: "Benim sırlarımı Ali bilir" der. Birinci hadisi şerifte ilimden söz etti, halbuki Peygamberimiz risalet içinde devamlı bilgi verdi. 23 sene tüm eshaba ve kavmine bilgi aktardı. Bu bilgileri hiçe sayarak ilmin Ali'ye verildiğini söylüyor. İkinci hadisi şerifte ise bunları sır olarak niteliyor. Nedir bu sırlar? Hep beraber Muhiddini Arabi (k.s.)'yi, Abdullah Bosnavi'yi ve Bursalı İsmail Hakkı'yı dinleyelim. Eserlerinde derler ki, Peygamberimiz risalet itibarıyla amme olarak gönderilmiştir. İslam dinine ait bilgilerin dünyaya ait tarafını bildirme ve tanıtma görev ve yetkisiyle gönderildi. Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz der ki: "Ben cinni ve insanı yaratmadım. İlla bana ibadet etsinler diye yarattım." Risalet-i ammeye açık delil olan bu ayet, ibadet için risalt itibarıyla gönderildiği haber veriliyor. İbadete ait tavanlı-tabanlı ilim, ay ışığı misali fıkıh ilmidir. Yani tabanı en cahile, tavanı velayet ilmine kadar uzanır. İlahi ilmin yansıması olduğundan ay ışığı ile örnek gösterilir. Zira ay ışığı dünyaya vurduğu tarafı ile tabandır. 15'te (% 0675) bire inerken, tavan olan ayın kendisinde güneş ışığı parlaklığı verir.

Velayete gelince, güneş ışığı olarak örnek gösterilen bu ilim 600 sene gizli olarak yürütüldü. İşte Ali bunun kapısı idi. Muhiddini Arabi (k.s)'ye kadar uzandı. Hem kemalat itibarıyla hitam buldu, hem açıklama izni verildi. Ayrıca Hatemülevliya (velilerin özü ve en üstünü) adıyla da anılır. Yani bu velayet ilmi Peygamberimizden Hz. Ali ile çıkış yaptı. (yaklaşık) 600 sene sonra (risaletin yerleşim süresi) hem açıklandı, hem kemalat buldu, olgunlaştı. Fususulhikem (hikmetlerin özü) adlı eseri Peygamberimiz Mübeşşire'de (yani müjdeli haber ve açıklama) verirken; "al bunu açıkla, nas (tüm insanlar) menfaatlansın" dediği tarih hicri kameri 627, hicri şemsi 608, miladi 1230 tarihini gösteriyordu. Bu tarih, velayet ilminin sır olmaktan çıkıp açıkça konuşulmasının ilan tarihidir. Ancak ilimden yoksun şeriatçı kesim bu ilmi tahsil eden evliyaya düşman oldu. Kimi katledildi. Kiminin derisi yüzüldü. Bu düşmanlık, bu ülkede cumhuriyete kadar sürdü. Cumhuriyette serbest oldu. Fakat anlayan yok denecek kadar az olduğundan tanıtılması mümkün olmadı.

İşte alevilerin Hz. Ali'yi peygamber görmeleri bu ilmin ne kadar pahalı ve önemli olduğunu ortaya koyar. Gerçi onların tutumları velayette curuf oluşturur. Yani ters yüz anlayış demektir. Nasıl ki curuf izabe edilen cevheri tanıtırsa, Alevilik de ilim bakımından dünyaya vuran güneş ışığının gece tarafıdır. Gece yıldızları tanıtır. Gece ay ışığını yakalar. Ne var ki karanlıktır.

Peygambersiz ibadet tezkiye-i nefse varmaktan mahrumdur. Zira velayet ilmi, "Ölmeden önce ölünüz" hadisi şerifi istikametinde kazanılır. Ariflerin peygambersiz günü olmaz. Dünyada eshap ne ise, ahiret tarafı itibarı ile arif odur. Eshab-ı hakikidir. Müşkülünü peygambere sorarak halleder.

Ayrıca her peygamberin varisi vardır. Ve kıyamete kadar devam eder. Kısacası peygamberler ahirete göçmekle yalnız velayetin dışında kalanlara doğrudan yardımları olmaz. Ancak velilere gelen ilham, ya da mübeşşire bize de yansır. Kitap haline geldiği için. İşte Fususulhikem ve emsali kitaplar. Her biri bir ilham kaynağıdır.

Veysel Kareni'ye gelince: onun devri peygambersizdi. Ancak velayet kapısı kesintisiz devam ettiğinden, ayrıca kişinin basireti açılınca Hakk'ı gördüğünden, bunlar ve bu gibiler için ilk nebiden ki (onun için evvel ahir diye bir zaman mefhumu yoktur) evvele ve ahira uzantısı berdevamdır. Her bilgi ve fiyuzatı alır. Velayet ilmi rahman kapısından -ki eşya içi sırlardır. Dinli dinsiz herkese bilgi akışı vardır. Dünyadaki bu fen ve teknoloji bunun ürünü ve bariz görüntüsüdür. Ne var ki basiretten habersiz olanlara bunu anlatmak, kabul ettirmek güçtür. Zira şeriatlerde ilim yoktur. Bundan dolayı ilmen çok gerilerde bulunurlar. Onların bu cehaleti, ilim sahibleri için sözleri değer taşımaz. Velayetsiz şeriat ilim taşımadığından, ilmin dışında gözükür. Bu sebeple de dışlanır. Din Allah (c.c.)'a ait olunca, ilim de onundur, ondandır. Fakat velayetten mahrum din görevlisi kendini alim sandığından "küllükesirunfitne" (her eksik fitne doğurur) mucibince bitmeyen toplumsal çalkantılarla karşılaşılır.

Soru: bu peygamber tanımayanlarla gerektiğinde savaş olunca sonuç ne olur, yani bunda şehitlik var mıdır?

Cevap: önce tarihi konuşturalım. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail ile Çaldıran'da savaştı. Bugünkü İranlıların ceddinden olan bu şii lider yenildi ve çekildi. Şiiler tüm aleviler gibi ayeti ve hadisi tanırlar. Peygamber ve eshabını tanımazlar.

Şimdi de Yavuz Selim'i tanıyalım. Yavuz Selim ilme ve dine saygılı bir padişahtı. Hatemülevliya olarak bilinen Muhiddini Arabi (k.s.) Yavuz Selim için şöyle der: "Benim mezarımı Yavuz Selim bulacak." Diğer beyanı da şöyle: "Yavuz Selim 31 günde Mısır'ı fethedecek." Dediği gibi çıktı. Ayrıca "Osmanlı Devleti 600 sene devam edecek" dedi ve dediği gibi çıktı. Bu açıkça gösteriyor ki, ikisi arasında manevi bir yakınlık vardı. Halbuki Muhiddini Arabi (k.s.) ile Yavuz Selim arasında 400 sene civarında bir zaman farkı vardı. Allah (c.c.)'ın izniyle Yavuz Selim'in önemli işlerini gören bu Hakk dostu, kendisinden 380 sene sonrasını görüyordu ve de açıklıyordu.

Zaman farkını kaldıran bu ilahi yakınlık bir çok gerçeklere ışık tutuyordu. Müverrihlerin (tarihçilerin) bildirdiklerine göre, Yavuz Selim Mısır seferine çıkarken mevsim sonbahardı. İzmit üzerinden yola girmişlerdi. İzmit'ten geçerken yol boyunca elma ağaçları vardı. Ve hepsi de elma yüklüydü. İlerleyen asker Mısır yolunda İzmit'ten uzaklaşmıştı. Padişah Yavuz adamlarını göndererek askerlerden varsa bir kaç elma istedi. Bulamayıp yok cevabını alınca Yavuz Selim şöyle dedi: 'bu asker ki bunca elma ağaçlarından elma almadı. Haram lokması yok demektir. Haram yemeyen asker zaferi beraberinde taşır. Zaferi şimdiden müjdeliyorum' der.

İşte bu Yavuz Selim o askerle Şah İsmail'in üzerine gitti ve savaştı. Zira, şii ve alevi, iman bakımından dini bozduğundan, ona karşı savaşmak şahadet mertebesine ulaştırır. Kur'an-ı Kerim'de Beyyine suresinde açık beyan vardır. Orda der ki; "şüphesiz şu kimseler ki kafir oldular. Kitap ehlinden ve müşriklerden bulundukları halde ebediyen cehennemde kalırlar."

Kim ne derse desin, biz bunları bu ayette işaret edilenlerden görüyoruz. Ve beraberinde bulundurdukları ve iddia ettikleri şeriat, şeriat-ı şeytaniyedir. Şeriat-ı muhammediye ile alakası yoktur. Dini ve şeriat-ı Muhammediyeyi yıkmak için düzenlenmiştir. İmana bağlı olmayan şeriat Allah (c.c.)'ın rızası dışındadır. Malum olduğu üzere imanın şartı altıdır: 1- Allah'a inanmak, 2- Meleklerine inanmak, 3- Kitaplarına inanmak, 4- Peygamberlerine inanmak, 5- Ahiret gününe inanmak, 6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine, ayrıca öldükten sonra tekrar dirilecek olduğumuza inanmak.

Bunlar peygamberlere inanmıyor, peygamberliğe inanıyorlar. Yani peygamberliği tanımamış olsalar ayet ve hadislere inanmazlardı.

Tecelliyatı zata mazhar olan veliler cesetlerine yaklaştırmazlar. Her biri için değil, bazıları için böyle. Yani zati tecelliye mazhar olanlar dilerlerse ölü cesetlerine yaklaştırırlar, dilerlerse yaklaştırmazlar.

Alevi çevrelerinden gelen bir iddia vardır. O da şöyle. Kur'an'da ne kadar ( ) ala kelimeleri varsa hepsi 'Ali' demekmiş de onları Sünniler böyle manalandırıyormuş.

Dinleri bozmak için şeytana Allah (c.c.) geniş serbestlik vermiştir. Zira şeytan ateşten rahmeti görecekler için yetkili kılınmıştır. Çünkü o yaratılış itibarı ile şerri, fenalığı, kötülüğü hayır görür, iyilik bilir ve insanlara, cinni taifesine onu yapması için devamlı iğva denilen ısrarlı telkinle tatbik ettirmeye çalışır. Bu ona göre iyi niyettir. Onun sevgi ve muhabbet kaynağı şehvettir. Yani hayvani sevişme yolu. Bu yolla kadınları sevgi aracı olarak yönlendirir. Dünyada ne kadar çıplak kadın varsa hepsi şeytanın aleti, oyuncağı ve aldatma oltasıdır.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]