Her hareket
Hakk katında bir canlı hüviyeti taşır. Bu hareket bir sevginin,
bir muhabbetin habercisidir. Sünnetullah'a, yani tabiat kanunlarına
bağlı tüm hareketler tek yönlü olup, Hakk'a zikri daim içindedirler.
Onlarda şer söz konusu değildir. Yani nefislerinde isyan yapan,
Allah'ı unutan bir durumları olamaz.
Her küre zati şekil olup 6 cihet itibariyle yuvarlaktır. Yani alt-üst,
ön-arka, sağ-sol tarafları ile yuvarlaktır. Ağaç da yuvarlaktır.
Ancak ağacın yuvarlaklığı büyüme istikametinde olup, 4 cihet itibariyle
yuvarlaktır. Alt ve üst yuvarlaklığa dahil değildir. Zira o bir
canlıdır. Ne var ki dili yoktur, sessizdir. Ahiret tarafında konuşur.
Ağacın nefsine, nefsi nebati denir. Hayvanların dilleri vardır.
Arzuları istikametinde ses çıkarırlar. Bunlardaki hareket tabiidir.
Vehim denen kısmi akılları vardır. Bizim bedenimizde özleşen
18 bin alemi temsil ederler. Her alem, bir hayvanda özleşir. Her
biri değişik huyludur. Kimi vahşi, kimi mülayim, kimi zehirli, kimi
zehirsiz. Onların bu halleri, insanların nefislerinde olan iyilik
ve kötülüğü teşhir ederler. Yani canlı ve ahlaki birer uzantı oluştururlar.
Ayette: "İns ve cinden başka bütün varlıklar Allah'ı zikrederler"
denmektedir. Bu ayet bize eşyadaki hidayet ve zikrin, Allah (c.c.)
katında ne büyük değeri olduğunun açık ifadesidir. Diğer bir ayette
de bu manaya işaret ederek şöyle denmektedir: "Yehdi men yeşau
ila sıratın müstakim." "Eşyaya (Allah) hidayet eder, sıratın
müstakim (hidayet yolunda Allah'a varmak) üzere" ayeti
bu gerçeğe açıklık getirir.
Şeyhi Ekber Muhiddini Arabi eserlerinde: "Hareket hubbiyedir"
der. Yani her harekette Allah'a sevgi ve muhabbet uzantısı vardır.
Tabiat kanunlarına bağlı eşya içindeki bütün hareketler Hakk'a muhabbettir.
Her hareketin döndüğü çevre yuvarlaktır. Dünyanın büyük dönüşünün
çemberi, yani yörüngesi de (genelde) yuvarlaktır. Şekli küre, yörüngesi
de küredir. Kendilerine göre ekvatorları vardır. O ekvatorlar istikametinde
dönerler. Onların bu ekvatorları kendilerine özel kıbleleridirler.
Bu kıble istikametinde olan hareketleri zikir ettiklerinin canlı
ifadesidir. Eşyadaki kıble budur. Kıblesiz ibadet olmaz. Nerede
teklik var, orada Allah'ın birliğini tasdik eden gerçek var.
Bu hareket, ibadet itibari ile secdedir. Kıblesi olan her
şeyin secdesi de olur. Biz insanlar İslam dini çerçevesinde namaz
kılarız. Bu namazların her rekatında iki secde yaparız. Bedenimizin
ağaç misali uzantısı olan dünyanın da iki secdesi vardır. Birisi
kendi ekseni etrafındaki dönüşüdür. İkincisi güneşin karşısında
yaptığı yıllık büyük dönüştür.
Hareket eden en büyük kütle güneştir. En küçüğü de (cismi basit)
atom zerresidir. Her ikisi de küredir. Gözlerimizin gördüğü ve göremediği
tüm yıldızlar, ya da kendi nefsinde hareket eden cisimler, eşya
içi, eşya dışı hareketlerin hepsi Allah'ın muhabbetini yansıtan
unsurlardır.
Eşya hareket açısından üçe ayrılır. Birincisi; hareket ederek hayatını
sürdürenler. İkincisi; hareketsiz, donuk beden taşıyan varlıklar.
Çürümeyen bedenler ile hareket taşımayan cisimler. Üçüncüsü; çürümeye
terk edilen cisimler.
Denizin dalgalanması suyun hareketidir. Bu, su için zikri daimdir.
Rüzgar da havanın hareketini gösterir. Havanın da kendine göre zikri
budur. Ancak tek yönlü değildir. Suya da havaya da ateş yön verir.
Sıcak-soğuk hava merkezlerine bağlı olarak ateş havayı, hava da
suyu hareket ettirir.
Dikkat edilince görülür ki, ateş havayı dilediği gibi o yana bu
yana oynatır. Havanın ateşe karşı yapabilecek hiçbir gücü yoktur.
Ateşin emrinde gezer. Keza hava denizi rüzgar gücü ile dalgalandırır
ve saldırgan hale getirir. Suyun havaya karşı yapacak, karşı koyacak
bir gücü yoktur. Su da toprak için böyledir. Yağmur yoluyla arazi
üzerine hakimiyet kurar. Toprağın da suya karşı yapabilecek gücü
yoktur.
Bundan anlaşılıyor ki letafet (yoğunluğu az olan), kesafete (yoğunluğu
çok olana) hakimdir. Hakk Teala'nın tabiat kanunlarına bağladığı
yetki ve kuvvetin sırrı ve hikmeti nedir. Buna kısa bir açıklama
getirelim. Önce şu gerçeği tanıyalım. Anasır 4 varlıktır. Toprak-su-hava-ateş.
Bu dördü birbirine bağlıdır. Hareket canlılığı ile birbirine gidip
gelirler. Arkalarında gözle görülmeyen ateş vardır. Ateş hiçbir
zaman beden gözü ile görülemez. Bizim bildiğimiz odun-kömür ve diğer
alev gösteren ateşler saf ateş değildir. Karışımıdır. Saf ateş acı
biberde olur. Dokunduğu yeri yakar. Gözle görülmez. Ateşi en açık
bir şekilde tanıtan biberin yakıcılığıdır.
Peki ateşi hareket ettiren nedir? Bunu bilelim ki ilmi açıdan işin
köküne inelim. Hakk Teala eşyanın içine ilahi muhabbet yerleştirmiştir.
Şey (çoğulu) eşyadır. Lügat manası vücuttan ibarettir. Mükevvenatın
tümüne şamildir, der. Bu sevgiyi eşyaya yaymakla bize neyi, niçin
tanıtmıştır. Bir kere şu bir gerçektir ki nefis sahibi irade-i cüziye
taşıyan her yaratık, ibadet ve zikirden uzaktır. Oysa Hakk Teala'nın
kendine has ayani sabitesi vardır. Onun ayani sabitesi mahlukatınkine
benzemez. Zati Mutlak bağlantılıdır. Oraya sadece bilgi ulaşır.
Nasıldır ve ne şeydir. Mahlukat tarafından bilinmez. Oysa insanlar
Allah (c.c.) ile insan arasında bulunan mahlukat bağlantılı Ayani
Sabite'yi dahi tam anlamı ile bilemezler. Kaldı ki Allah'a ait
olanı nasıl bilsinler.
İşte 'Hakk'a ait Ayani Sabite'ye işlerlilik kazandırmak
için Rabbimiz, eşyaya zikri daim ibadeti yerleştirmiştir.
Örnek verelim dersek bunu elektrikle canlı bir biçimde izah etmiş
oluruz. Bilindiği üzere elektrik alternatörlerden hasıl olur. Yani,
elektrik üreten merkez. Bu merkezin elektrik üretmesi için, onu
hareket ettiren bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç olmazsa, elektrik
de olmaz. Bu anlayış içinde bunu çözmeye çalış.
İşte Rabbimiz bu gücü eşyanın zikrinden elde eder. Eşyanın zikrinden
hasıl olan bu birikim, kainatın ayakta durmasını sağlar. Bursalı
İsmailhakkı (k.s.) Kenzi Mahfi isimli eserinde Davud
peygambere ait olan ve velayet ilmi içinde yer alan şu hadisi kudsi
(şeriatı Muhammediye içinde, yani ahkam ayetleri tarafında bulunmaz)
beyan etmiştir: "Küntü kenzen mahfiyyen" ile başlar. Burada
Türkçe açıklaması ile tanıtıyorum. Rabbimiz diyor ki: "Ben bir
gizli hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Onun için tüm mahlukatı
(canlı-cansız ne varsa) yarattım."
Bundan anlaşılacağı üzere bizi yaratanı bilmediğimiz sürece, kainatın
dengesi bozulur. Zelzele, tayfun, fazla sıcak-fazla soğuk gibi olaylar
bunu tanıtan canlı olaylardır. İnsanı kamil, insanlık adına,
yani bütün ademoğlu adına zikri daim içindedir. Kainatın zikrinin
özü olan 'kelime-i tevhidi' ardı arası kesilmeden zikir eden
bu insanı kamil için Peygamberimiz şu hadisi şerifle bu konuya açıklık
getirmiştir: "Bu dünyada kelime-i tevhid (la ilahe illallah)
çekildiği sürece kıyamet kopmaz" der.
Ariflere göre bunun manası şu: ademoğlu içinden kutup diye bilinen
ve kainatın şalteri Hakk tarafından kendisine teslim olunan birinci
sınıf, Allah'ın kulu. Bunlar veraseti maneviye içinde bulunurlar.
Biri ahirete göçünce, yerine öteki geçer. Bu insanı kamil Hakk'ın
diliyle bu kelime-i tevhidi zikri daim ile söyler. Allah (c.c.)
kıyameti koparacağı zaman son olanı ahirete alır. Nasıl ki insan
kainatın özü ise, eşya içindeki zikrin yekünu insanı kamilde çekirdekleşmiştir.
Yani ister ağaca bak çekirdeği gör, ister çekirdeğe bak ağacı gör
misali ister kainata bak insanı kamili gör, ister insanı kamile
bak kainatı gör, aynıdır.
İşte ademoğlu, bu zikrin içinden doğan, gelişen fen ve teknoloji
hareketleri sonucu ateşi buldu ve çözdü. Önce buharlı makineyi keşfetti.
Sonra sıvılaşmış ateş olan petrolü buldu. Yer altından çıkardı.
Rafine yaptı. Bu ateşi ince sıvı (benzin), gaz, mazot gibi yakıt
haline getirdi. Önce benzinle çalışan motoru buldu. Sonra dizel
yaptı. Mazot, yani kalın yakıtla çalışan motoru buldu.
Her çalışan makine zikri daim içinde faaliyetlerini sürdürür.
Denizdeki gemiye binen arif kişi, aşağı yukarı oynayan pistonun
zikrini kalbindeki Hakk kulağı ile dinler. Sonra bu fani bedenin
kulaklarına bu zikri bağlar.
Oynayan pistonun Hakk'ı zikrederek şöyle dediği duyulur: 'Ya
hayyu ya kayyum' Allah'a ait bu iki dal ismin zikrinin manası
şöyle: "Hayat senden, ayakta durmak senden." Yani ey bizi
yaratan Rabbimiz! Bu hayatı bize sen verdin, bu kuvveti ve ayakta
durmayı sen verdin. Varlığımız, yaşayışımız senin elindedir. Sen
varken biz varız.
Hakk'ın lisanlarından olan bu zikir gibi, her hareketin bir başka
dal ismi vardır. Basiret sahibi olanlardan başka hiç kimse bu zikirleri
duyamaz. Her hareketin bir başka zikri olur. 18 bin alemi bünyesinde
bulunduran insan, bu alemlerin her birinde olan zikrin özünü yüklenmiştir.
Zikir deyince, avam anlayışı olan zikir değildir. Avam, ipliğe geçirilmiş
99 yuvarlak tanecikleri iki parmak arasına alarak manalı bir kelimeyi,
ya da cümleyi lisana getirip sayı üreterek fısıltı biriktirir. Bu
zikir, nefes dalgaları içinde ümit ticareti yapmaktır. Kelamcı ve
hayalci diye ariflerin vasıflandırdığı bu zavallılar, kendilerini
erenlerin en büyüğü sayarlar. Bu ahval, şeytandan insana uzanan
ters anlayış olduğu için, şeytanın gurur ve inadını da beraberinde
getirdiğinden, kişi gurur ve inatla yoluna devam eder. Hiç kimseyi
dinlemez. Onun tesbihleri ile toplum, koruyucu bir dua bulduğunu
sanır. Çalışmayı zaman kaybı olarak görür. Ve de çalışmaz. Az zamanda
çok kazanmayı şiar edinir. Haram-helal hesabı yoktur. Zira onun
tesbihi yüzü suyu hürmetinde topluma gelecek bir çok felaketleri
önlemiştir; itikadı içinde yaşar.
Her aklı başında şuurlu kişi bana şöyle bir soru soracaktır. Allah
(c.c.) insanlara kendi iradesinden irade-i cüziye (çok küçük bir
irade) vermiştir. Eşyayı yaratırken içinde bu kadar zikir imkanları
vermiştir de, insanın irade-i cüziyesine bu zikirden hiç pay bırakmamış
mıdır?
Cevap: elbette ki bırakmıştır. O da "hu" zikridir. Yani
Zati Mutlak'ı zikretmektir. Ancak bu makamsız, serbest zikirdir.
Üç kereden az olmamak kaydıyla kim bu zikri diliyle zikrederse,
sevap itibari ile Rabbinden mutlaka bir ücret alır. İlmine ve Hakk'a
yakınlığına göre az ya da çok kazanç sahibi olur. Fakat makamsızdır.
Bu konuya açıklık getiren Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der:
"Men himmetuhu fah'u fe kıymetuhu ma yuhricu em'aehu."
Türkçe'si şöyle: "Kim ki fahtan (makamsız sözden) himmet
umarsa, o zikrin kıymeti bağırsaklarından çıkmaz." Yani şeytanın
sahasını aşmış olmaz. Tabii zikir olan "hu" zikrini niyete
bağlayıp dil ile söylersen, elektriği eşyadan kabloya almış gibi
olursun. Fah, burada aklı başka yerde, dili ha bire hu çekiyor.
Bu zikirden bir şey hasıl olmaz. Kişi akla bağlı olan yerden himmet
sahibi olur.
Bir soru daha: namazda 99 tesbih çekiyoruz. Ona ne dersin? Cevap:
namaz kabul edilirse o da kabul olur. Taklitten öteye gitmeyen namazın
şartları dışında her söz değerden mahrumdur (şartlar: namaza girmeden
önce icra edilen 6 şart demektir).
Zikir kapsamına giren cemadat (madenler) içindeki zerre
hareketleri en görünmeyenidir. Küçüklüğüne göre en güçlü olan da
odur. Sonra nebadat (bitkiler) gelir. Sonra hayvanat.
Dördüncüsü beden-i insandır. Yani anasırdan olan vücutlar.
Bu dört varlık bedenen ve ruhen ahirete uzanır. İnsan ve hayvanda
baş kısmı Allah'ın kudret eliyle yaratıldığı için, ahiret tarafıdır.
Kainatta cansız hiçbir varlık yoktur. Zerresinden küre kütlesine
kadar her yaratılanda hayat vardır. Yani hepsi canlıdır. Bu canlıların
her birinin ruhu vardır. Ruhlar Zat'a, bedenler vacibülvücud'a
uzanır.
Dünya ve bu feza boşluğunda ne varsa ahirette tanıyacağımız kevni
vücuttan bir uzantıdır. Kar misali. Yani su ne ise, kevni vücut
odur. Kar ne ise, fani vücudumuz odur. Arifler bu konuya açıklık
getirirken, Hakk'ın canlı kitabı olan kar-su ikilisini örnek gösterirler.
İnsan ve hayvanat üç saniyede nefes alır, üç saniyede de nefes
verir. Bu nefes alıp verme içinde kelime-i tevhid (la ilahe illallah)
gizlenmiştir. Nefes alırken la ilahe (ilah yoktur), nefes verirken
de illallah (yalnız Allah (c.c.) vardır) der. Bu zikir Hakk'ın irade-i
külliyesi ile yarattığı mahlukatın hamurunda bulundurduğu zikirdir.
Hayat bağlantılı bu nefes Hakk'ın iradesiyle olduğundan, irade-i
cüziye bağlantılı olmadığından, kişinin adına zikir kaydetmez. Zira
Hakk'ın kendine ait zikridir. Hakk'ın zikri Hakk'a aittir.
Nefes almadan insan yaşayamaz. Yaşadığı sürece de zikri daim içinde
olur. Yani insanın dili var, sesi var, nefesi var.
Hayvanların da dilleri var, sesleri var, nefesleri var. Onlar da
hayatlarını zikri daim içinde sürdürürler. Allah'ı zikreden her
hayvanın kendine has özel yaşantısı olur. Karada yaşayan, havada
uçan, denizde yaşayan hayvanların zikirleri ayrı ayrıdır. Bunların
zikirlerinin seslerini arifler duyar. Diğerleri duyamaz.
Ağaçlar da (tüm bitkiler) nefes alır, verir. İlkbaharda hayat suyu,
yani ikinci su yürüdüğü zaman bitkiler nefes alır. Bu üç ay sürer.
Yani bu süre bitkinin la ilahe devridir. Bundan sonra su yavaş yavaş
çekilmeye başlar. Bu süre ise bitkinin illallah çektiği üç aylık
devridir. Hicret haftası, nefes verme zamanı içinde gerçekleşmiştir.
Allah'a ait dal isimler Allah (c.c.) katında ilah hüviyeti
taşırlar. Sayıları bilinmeyecek kadar çoktur. Kur'an-ı Kerim'de
sadece 99 ismi vardır. Bunların çokluğu, bir olan Allah'ın tekliğini
bozacağından, ilah yoktur. Ancak Allah var, kelimesiyle Allah'ın
birliği tasdik oluyor.
Peygamberimiz Allah'ın mazharıdır. Allah zati mutlaktan uzanan
"ismi has" itibariyle umuma şamildir. Yani ammedir. Hatemülevliya
olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Miraç'la birlikte amme
tarafına yükselmiştir. Bu Mirac'dan sonra Hatemülenbiya olmuştur.
Mirac'dan 17 ay sonra da kendisine hicret yaptırılmıştır. Bu hicret
bitkilerin ahir zamanında olduğu gibi, peygamberlerin sonuncusunda
olmuştur. Hakiim ( )
ismiyle canlıların bedenlerindeki uzuvları nasıl birbirine bağlayıp
en ufak bir eksiklik yapmadı ise, kainatı da bir canlı gibi hikmet
açısından böylece düzenlemiştir. Hamd O'na, şükür O'na olsun.
Bitkiler, altı ay süren bu zikirden sonra altı aylık uykuya dalarlar.
Bu altı aylık zikir ve altı ay süren uyku, şemsi sene ile yani 365
küsur gün devam eden takvim yılı itibariyle gerçekleşir.
Şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "Nebadatın (bitkilerin)
esas zikri ahiret tarafında olur. Ben onların konuşmalarını
ahirette duydum, dinledim. Onlar dünyada konuşamazlar. Bitkilerin
halu natikaları vardır (sessiz konuşurlar) diyenler işin
gerçeğini bilmeyenlerdir" der.
Şöyle bir soru daha var. Neden bitkilerin (nebadatın) nefes alıp
vermeleri altı ay sürer, sorusuna cevabımız şöyle: ahiret senesi,
dünya senesinin 360 bin mislidir. Ahiretin bir günü dünya senesi
ile (1000) bin senedir. Ahiret senesine açıklık getiren Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) hadisi şerifte şöyle der: "(farz olan
bir namazın terki için söylenmiştir) Kim ki farz olan bir namazı
terk ederse, hatta geçmişte böyle bir vakit namazını terk eden bir
hukub miktarı azaplandı (ahiret senesini tanıtıyor). Hukub 80
senedir. Her senesi 360 gündür. Her günü (dünya senesi ile) bin
senedir.
Bir soru daha doğdu. Acaba bu dünya senesi, kameri sene mi yoksa
şemsi sene midir? Cevabımız şöyle: biz ibadetlerimizi kameri sene
ile yapmaktayız. Risalete bağlı bir yoldur. Risalet ise kameridir.
İbadetler risalete bağlı olunca, kameri sene söz konusudur.
Bu sebepten hayvanatta bir nefes alıp verme altı saniye sürerse,
bitkilerde (nebadatta) bu altı ay sürer
Bitkilere (nebadata, ağaç ve emsali ne varsa) ilkbaharda ikinci
su, yani yemiş suyu yürür. Bu su, tabiat kanunları çerçevesinde
ağacın her yerine yayılır. Suyun çıkış yeri topraktır. Güneşin ısısı
belirli bir düzeye gelmeden ağaca yürümez. Çekirdeğine ve kaderine
bağlı olarak belirli süre içinde yemişini kemale erdirir. Bu yemişler
buğdaydır, arpadır, elmadır, armuttur, hurmadır, muzdur, şeker,
pancarı, vs'dir. Sebze ve diğer gıdalandığımız bütün nimetlerdir.
Bunları yeriz kan olur. Bir kısmı dışkıdır, atılır. Kan, damarlar
içinde hareket halindedir.
Bu kandan Hakk'ın izni istikametinde insan tohumu (sperm) olur.
Her canlı ağaç yemişi gibi, kendi tohumunu kendi bünyesinde üretir.
Yemişte nasıl bir tat, bir lezzet varsa, özleşen gıdasının bel kemiği
arasından dışarı çıkması ortaya bir zevk getirir. Şehvet diye isimlenen
bu hayvani zevk hareket sonucu oluşur. Yani hareketin çekirdeğidir.
Cennetteki en alt makamda olan zevkin 70'te biri demektir.
Peygamberimiz mucizelerini (insanları aciz bırakan olaylarını)
şakkul kamer dışında hep yemeklerde göstermiştir. Üç kişinin doyabileceği
bir yemekle, 70 kişiyi doyurması bu mucizelerin en göze çarpanıdır
(Buhari hadisi şerifine bak). Bu olay ahiretten dünyaya uzanan ilahi
bir gıdadır.
Şeytan ise, dünya gıdasına, yani bedene giren gıdaya giriş yapar.
Hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle demiştir. Şeytan kanın bulunduğu
her yere girer. Bu demektir ki şeytan bizim içimizdedir.
Peygamberimiz risalet süresince, yani 23 (kameri) sene dünya gıdası
ile gıdalanmadı. Bu demektir ki, 23 sene ne yedi, ne içti, ne de
uyudu. Görünürde hem yedi, hem içti, hem de uyudu. Ramazanlarda
iki gün, üç gün yemeden oruç tutan sahabilere: "Siz bana bakmayın,
beni Rabbim doyurur" derdi. Bu ahiret gıdası demek, şeytanı
bedenden dışlamak demektir. Her Müslüman iyi bilmelidir ki, şişman
beden şeytan karargahıdır. Hatta, küfür deposudur. Gönüle bağlı
servet ise nefis ve şeytanla ortaklıdır.
İslam evliyası, yani ululemir bu konuda şöyle der: "Vücüdüke
zenbün la yukasu zenben aher." Manası: "Senin vücudun senin
için öyle bir günahtır ki, bir başka günahla kıyas edilemez."
Böylece, hareketlerin sırrı ve gerçeği başlığı altında kaleme aldığımız
bu yazılar sadece bir tanıtımdan ibarettir. Yani çok küçük bir açıklamadır.
Bu hareketlerin tanıtımına şu hadisi şerif öncülük eder. Peygamberimiz
hadisi şerifte: "la sakinü fileflak" der. Yani eşyanın zerresi
ve kütlesi hareketsiz değildir.
Allah yok insan var diyen ilim -ki fen teknolojiyi bulan ve geliştiren
ilim, aklın sahibi olan Hakk'ın izniyle bunları bulmuştur. Onların
bu çalışmalarına Hakk'ın izni var, rızası yoktur. İrade-i cüziyenin
ayani sabite içinden elde edilen kazancına Hakk Teala karışmaz.
O kazanç, kişinin kendisinindir. Müspet ilmin sanat bakımından akıl
almaz ilerleme kaydetmesi, ayani sabiteden çıkan ilahi iznin sonucudur.
Onların ilmi çalışmaları zerrenin ve kütlenin hareketlerini incelemeleri
ile elde edilmiştir. Onlara bu imkanı hazırlayan O Büyük Yaratıcı'dır.
Hakk Teala Kur'an-ı Kerim'de: "Vezkür rebbeke iza nesite"
der. Bunun Türkçe manası şöyle: "Rabbini zikret (hatırla),
unuttuğun vakit." Demek oluyor ki konuşurken, düşünürken,
iş yaparken, yürürken rabbini hatırından çıkarmayacaksın. İşte bu
hatırlama devam ettikçe, zikir de devam ediyor demektir. Ayetin
manası açıktır. Her isyan, Allah'ı unutmaktan gelir.
Bu ayette "Rab" kelimesi kullanıldı. Rab demek, Allah'ın terbiye
eden tarafı demektir. Herkes Allah'a bağlı dal isimlerden biri ile
kaimdir. O dal isim, o kişinin Rabbidir. İster bilsin, ister bilmesin,
Allah onu, yani o kulunu bu dal isimle terbiye eder. Yaşadığı sürece
o ismin içinde bulunur. Ancak, arifler sınıfında olursa değişir.
Arifler, kendi dal isimlerine bağlı kalmakla birlikte, Hakk'ın sahası
içinden nasip sahibi olur. Güneş ışıklarının toprağa vurunca bıraktığı
ısı ile envai çeşit mahsulün yetişmesi gibi bir şeydir bu.
Hareketin temelinde Zati güç vardır. Dinsiz ilim buna enerji der.
Oysa her zerrede, her hücrede Zat'tan uzantı bulunur. Bu uzantı
hüviyeti Mutlaka'nın varlığını tanıtan imza demektir. Velayet
İlmi'nin İslam dini içinde yer almaması sonucu bu gerçekler
petrol gibi gizli kaldı. İlk olarak tarafımızdan buna açıklık getiriliyor.
İnşallah ciddiye alınır da eğitime yansır.
Bir uçak düşünün, havada tonlarla ağırlıkla uçar gider. Onu o boşlukta
tutan güç harekettir. Hareket kesilince düşer. Ona hareketi veren
yakıt idi. Yakıt biter ya da arıza yaparsa, uçamaz. Yakıt petrolden
üretilen bir sıvıdır. Bu sıvı her şeyden önce bir ateştir. Bu ateşi
enerji yapan içinde bulunan Zati zerrelerdir.
Uçak insanın irade-i cüziyesinin eseridir. Bu irade-i cüziye Hakk'tan
verilmiştir. Uçak, irade-i cüziye çerçevesinde taşınan akıl ile
olmuştur. Uçuşunu tanzim eden imalat şartları bozulunca nasıl düşüyorsa,
kişi de Rabbini unutunca hidayet sahasından düşer. Dalalete sürüklenir.
"Velekat kerremna beni ademe" ayeti çerçevesinde
izinli olan ademoğlu bu buluşları gerçekleştiriyor. Ayetin Türkçe
manası şöyle: "Biz, ademoğlunu mükerrem kıldık." Yani eşya
içinde gizlenmiş olan akıl almaz sırları çözmeye ademoğlunu mezun
kıldık. Dinli-dinsiz ayırım yapmadık. Aklını ve sanatını kullanan
herkes bilir, bulur ve kerameti kevniye diye bilinen bu sırları
çözer. Dinsiz ilmin buluşları buradan kaynaklanır.
Elektriğin keşfi, başlı başına bir keramatı tabiiyye (eşya içi
gizli sırlar) açısından en büyük olaydır. Tepkili hareketin mahsulüdür.
Yani, arkasında ya yerin çekim kuvvetine bağlı güç vardır. Barajlardan
su akışı ile olur. Ya da ısı yoluyla olur. Hepsinde de hareket vardır.
Enerji kaybı söz konusudur.
Elektrik olsun, elektriğin çevirdiği motorlar olsun, hepsi hareketle
iş görürler. Çeşitli tezgahların çalışması ile arabadan uçağına,
giyecekten yiyeceğe ne kadar imalat varsa hepsi elektrikten elde
edilir. Demek ki, işin temelinde hareket vardır.
Hareket zikirdir. Dünyada ne buluyorsak hareketten, dönen motordan
çıkıyor. Bu dünyada hayatın kazanılması nasıl harekete bağlı ise,
ahiret de zikir yoluyla harekete bağlıdır. Her insanın bedeni bir
makinedir. Hakk yolunda (haddi aşmamak kaydıyla) bu bedeni ne kadar
çalıştırır, ne kadar yorarsan, o kadar kazancın büyük olur. Çalışmayan
bedenden hayır hasıl olmaz. Demek ki din, davranış biçimine bağlanmıştır.
Tarikat demek, Hakk tarafında yer alan işlerin işlenmesi demektir.
Bu işi bulmak, yakalamak ariflere, yani evliyaya ait iştir. Yani
kalp gözü açık olanlara. Bunlara ululemir denir. Beş velidir
bunlar. Evliya çok var. Fakat bu beşi eser sahibidir. Diğer yazılarımda
da bunları tanıtmıştım. Yine de tanıtayım.
Birincisi: Hatemülenbiya (peygamberin özü ve sonuncusu) olan Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın Hatemülevliyası olan Muhiddini Arabi
(k.s.) 475 eser sahibi, ikincisi: Bursalı İsmailhakkı (k.s.) 167
eser sahibi. Muhiddini Arabi'ye bağlıdır. Üçüncüsü; Erzurumlu İbrahimhakkı
(k.s.) 30 eseri vardır. Dördüncüsü: Abdullah Bosnavi. Muhiddini
Arabi'nin Fususulhikem isimli eserini Osmanlıca olarak şerh eden
veli. Beşincisi: Abdülkerim Çiyli, 30 eser sahibidir.
İşte bu beş veli şeriat-tarikat-hakikat üçlüsünü tanıtan, yaşayan
ve kayıt altına alanlardır. Öylesine eserler yazmışlardır ki, şeriatı
Muhammediye'ye bağlı kalarak en ufak bir sapma göstermeyerek velayet
ilmini tanıtmışlardır.
Allah (c.c) onlardan razı olsun.
Bu mevzu hakkındaki bilgiyi burada noktalıyorum. Hakk Teala okuyan
herkese anlama kabiliyeti ihsan etsin.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu
|