Önce hacdan
başlayalım. Hac külli ibadettir. Farziyet şartları kişide bulunursa
erkek-kadın herkese farzdır. Hem de kişinin ömründe bir kere olmak
üzere. Ondan sonrakiler sünnettir.
Hac kalpin şer'i karşılığıdır. Yani kalp bir çekirdektir. Ferdiyetle
karşımıza ağaç misali, dal budak salarak çıkmıştır. Kalpte olanları
ayrıntılı bir biçimde hacda görmekteyiz. Şöyle ki, dört duvardan
oluşan ve etrafında dönülen Kabe, kalbin karşıtıdır. Yani insanın
kalp denilen uzvunun dünyada görülen örneğidir. O Kabe'nin içindeki
Hacerülesved (siyah taş) kalbin içindeki nokta-i süveyda
(siyah nokta) karşıtıdır. Bu nokta mana bakımından zati varlığa
işarettir. Kalp gözü açılmadan bu nokta hakkında bilgi vermek zordur.
Hazreti Ömer (r.a.) haccı tavaf sırasında Hacerülesved'i öptü ve
bu taşa hitap ederek şöyle dedi: "Ey taş! Eğer seni peygamber
öpmeyeydi, seni diğer taşlardan farksız sayardım." Yanında bulunan
sahabe bu sözleri Hazreti Ali (r.a.)'ye anlattılar. O da bu sözlere
karşı çıkarak şöyle dedi: "Ömer'e söyleyin, sözünü geri alsın.
Zira Levhi Mahfuz'da kayıtlı ne kadar yazı varsa, hepsi o taşta
mevcuttur." Hazreti Ali'nin bu sözlerini Ömer'e anlattılar.
O da: "sözümü geri alıyorum" dedi.
Bilindiği üzere Peygamberimizin velayet ilmine açılan kapısında
Ali (r.a.) vardı. Ve irfan sırlarını o bilirdi. Bu taş hakkında
yeterli bilgi onda mevcuttu.
Kalbin sağ tarafında melek, sol tarafında şeytan oturur. Hacda
her iki taraf mevcuttur. Kabe'yi 7 kere sağ omuz tarafına dönerek,
yüzün Kabe'yi cephe edinerek, yani yüzünü daima Kabe tarafına dönersin.
Bu dönüş, nefsin 7 mertebesini temsil eder. Bu 7 mertebede (3) üç
tecelli vardır. Dinin üç ayağı vardır. Şeriat-tarikat-hakikat. Bu
üçüne şeytanın girme imkanı vardır. Yani şeytanın karşı şeriatı,
karşı tarikatı ve karşı hakikati vardır. Ancak, üç tecelliden ikisine
ulaşmak yetkisi şeytanda da vardır. Yani tecelliyatı ef'al
(üçüncü sınıf tecelli), tecelliyatı esma ve sıfat (ikinci
sınıf tecelli), makamına varacak kadar izinlidir. İman etmiş her
mümin dünyadan ahirete uzanan duası ile bu iki tecelliyi isterse,
öldükten sonra ahirette tahsil yapma ve bu iki makama yükselme hakkı
vardır. Namazında, niyazında bunu Rabbinden dilersin. Allah'ın şanından
değildir ki, şeytana tanıdığı hakkı ademoğluna tanımasın. Ancak
şeytan rahmeti ateşten göreceğinden farklılık var. Gerek görüş,
gerek rahatlık, gerekse zevklenme bakımından cennet tarafındaki
rahmet üstündür.
Tecelliyatı zata gelince; buraya sadece ademoğlundan başkasının
ulaşmak, yükselmek izni yoktur. Bu tecelli çok yüksek olduğundan,
dayanıklı bir beden ister. Allah bu tecelliyi verdiği kuluna, bu
dayanıklı bedeni de verir. Ancak bunlar peygamberler dışında çok
az kişiye nasip olur.
İşte hacda, şeytanın da üç ayrı yerde, üç taşlanma yeri vardır.
Büyük şeytan-orta şeytan- küçük şeytan. Her şeytan için bir gün
beklemede kalınır. Kurban günlerinin süresinin karşıtı olan üç gün
şeytana verilmiştir. Kazancında haram helalden fazla ise ve o para
ile hacca gitmişse, o kişinin haccı ağırlıklı olarak şeytan tarafında
bulunur. Ve de haccının değeri şeytanla ölçülür. Zira haram demek,
o paranın içinde ya ferdin, ya da ammenin hakkı, yani emeği bulunması
demektir. Ammenin hakkını şeytan kapar, alır. Kul hakkı Allah indinde
mahfuzdur. Hakkı olan kişinin rızası dışına çıkamaz.
Arife günü Arafat'a çıkıp vakfeye durmak, kalpte olan Hakk tarafından
ilk nebiyi temsil kutlaması vardır. Yani din içinde O'nun Hakkını
vermek, O'na ait saygıyı yerine getirmektir. Kısacası arefe günü
vakfeye durmak demek, Adem dünyaya gelmeden önceki zamanı yaşamak
ve yaşatmak demektir. Bilindiği üzere bu konuda hadisi şerif vardır.
İrfan sahibi her veli bu hadisi şerife eserlerinde yer verir. O
da şöyle: "Peygamberimiz, ben nebi idim, Adem su ile tın
(öz toprak) arasında iken" diyerek bu konuyu açıklamış ve
aydınlatmıştır.
Hakk'a ait bu tarafı eda etmek ve onun hak ve payını yerine getirmektir.
Bayram arifesi deriz. Arife demek, irfan günü demektir. Adem'den
önceki zaman irfan ilmi ile aranır ve bilinir. Kelimesinde dahi
işaretler mevcut olan Arafat için, sayısız hikmetler vardır. Sadece
bu kadarla yetinelim.
Sa'ye (koşmak) gelince: İsmail'in annesinin İsmail'e su bulmak
için 7 kere ileri-geri koşması, sonra da zam zam (su su ) diyerek
suyun yanına gelmesi hikmeti, Hakk katında hayatın önemine işarettir.
Bilindiği üzere hayat suya bağlıdır. Bir tarafta İsmail (a.s.) için
su fışkırıyor, öbür tarafta babası olan İbrahim (a.s.) peygamber
ateşe atılıyor, orada Allah'ın (c.c.) kudretiyle ateşi söndüren
su meydana geliyor. İrfan açısından bakıldığında, uçsuz bucaksız
hikmetler manzumesi görülür. Bunları idrak etmeye çalışan aklı beşer
aciz kalır. Yıldızlara bakar gibi, bu hikmetlere bakar ve akıl erdirmeye
çalışır. Oysa buna idrak bakımından gücü yetmez. Ta ki kalp kapısı
açılıncaya kadar. Basiret diye bilinen kalp gözünün açılmasıyla
bu hikmetleri anlar.
Zamanlama hikmetine gelince: hac farizesini yerine getirme zamanı
kameri takvime bağlanmıştır. Yani yansıyan ışığa bağlanmıştır. Daha
doğrusu ayın dünya çevresinde 12 kez dönmesi esas alınmıştır. Hem
hareket, hem de ışık müştereken zamanı tespit etmiştir. Acaba neden?
Bursalı İsmailhakkı Kitabünnecat adlı eserinde der ki: "Peygamberimizin
nuru, nuru kameri idi. Yani ay ışığı idi." Zaten risalet demek,
yansıyan tecelli demektir. Burada güneş ışığı velayete, ay ışığı
risalete ait tecellinin karşıtıdır. İbadetler bu fani dünya hayatına
ve bu ölümlü bedene bağlı olunca, bu bedendeki akıl, dimağdır. Yani
aklı beşer. Kalbe gelen tecelli güneş ışığına örnektir. Ondan yansıyan
idrak tecellisi, aklı beşeri oluşturur. Bu da risalete eş değerdir.
Kameri takvim, ahirete ait takvimdir. İslam şartları beştir. Üçü
için zaman söz konusudur. Onlar şöyle. Oruç, hac ve namazdır. Zekat
ve kelime-i şahadet zamanla ilgili değildir. Bunlardan oruç ve hac
kameri aylara, yani kameri takvime bağlanmıştır. Namaz ise güneş
ışıklarına bağlıdır.
Haccın kurban bayramı günlerine bağlanmasına gelince: burada hikmet
çekirdeği Kevser suresinde olan venher (akıt) kelimesinde
düğümlenir. Yani "kan akıt" manası taşır. Bu surenin iniş
sebebi (her ayet ve surenin iniş sebebi vardır. Onunla hikmeti araştırılır)
Ebter kelimesidir. Arapça'da ebter; erkek çocuğu olmayan babaya
denir.
Hikmetine baktığımızda Peygamberimizin İbrahim adındaki oğlu vefat
etmişti. Onu gömdükten sonra üzüntülü giderken müşrikler: 'ebter
geliyor, işte ebter' gibi sözler söylediklerinde Kevser suresi
indi. Manası: "Biz sana Kevseri verdik. Rabbin için namaz kıl
ve akıt. Senin şanın yücedir. Ebter onlardır."
Sarf-nahiv yoluyla, yani Kur'an dili Arapçasıyla açıkladığımız
bu mana maksadın çok altındadır. Ebter ve venher kelimelerinin manaları
irfan anahtarıdırlar. Bu iki kelime ile bunu çözmeye çalışalım.
Velilerden gelen bilgi ile.
Ebter; şeriatla yetinerek velayet ilminden mahrum olmak anlamındadır.
Zira erkek, velayet ilmini temsil eder. Kadın ise, risalet ilmini
temsil eder. Allah'ın (c.c.) "ebter onlardır" kelamı:
"velayet ilminden mahrum olan onlardır. Sana, velayet ilminin en
yükseğini verdik. Bu ilmin sonucu sana, Kevser havuzunu, yani aşkın
en büyüğünü verdik. Akıt! Yani hayvaniyatı at, nefsinde hayvaniyattan
eser kalmasın" demektir. Venher kelime itibariyle emirdir. Yani
akıt, Allah'ın emridir. Allah'ın emrinden farz doğar. Halbuki kurban
vacibtir. Bu surenin manasını çok iyi bilen Resulü Ekrem Efendimiz,
bu emrin belirli ve eti yenen hayvanların kanının akıtılmasını şeriata
dahil etmiştir. Böylece kurban, farz yerine vacib olmuştur.
Kurban keserek kan akıtmak, risaletten velayete geçmek için kişinin
nefsindeki hayvaniyatı atmasından ibaret olduğu anlaşılmıştır. Böylece,
hac farizesi içinde zaman tespiti, kurban bayramı günlerine bağlanmış
ve irfan, yani velayet, zaman bakımından esas alınmıştır. Kısacası
hac farizesi hem velayet, hem risaletle eda edilmektedir. Bunu bilmeyen
kişi, haccı basit bir ibadet zanneder.
Hacca biraz da renklerin sırları açısından bakalım. İki ana renk
vardır. Birincisi siyahtır. Zati hüviyet taşır. İçinde başka bir
renk yoktur. Hakk'ın zatını temsil eder. Teklikle kaimdir. Külliye
tarafında yer alan bu renk, zati nur taşıdığından, rengi siyahtır.
Buna açıklık getiren Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı
eserinin 27. sayfasında şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) Mekke
fethi günü siyah sarık ile Mekke'ye girmeleri meşhur ve belki mütevatırdır
(beş beşe sıralanan hikmetler demektir). Zira bu siyah, alemi
fena-i külli'ye telvih (işaret) eder (Fena-i külli demek
ölüm değişikliğine uğrayan tüm mahlukat). Fethi Mekke ise, fethi
melekütü ruhtur -ki kavai tabiiyenin (tabiat kuvveti) fenasından
sonra kavai ruhaniyenin dahi fenasına remz eder (burada ruhu
hayvaninin değişiklik göstermesine fena, yani fena olmasını yazıyor).
Fena ve fani kelimesinin manası örnek olarak şöyle: kişi ilk okuldan
başlar üniversiteyi bitirir. Son sınıfın altına kalan ve geçerek
terk ettiği sınıflar, son sınıf için fena ve fani anlamı taşır.
Bursalı devamla diyor ki: "Kabe hüviyeti ilahiye ve ehadiyeti
zatiye suretidir. Taifler (tavaf edenler) ol sureti tavaf
ederler. Hac meşru olmak suretten sonra (maddeden manaya)
intikal içindir. Onun için ihram giyerler (ihram, yani beyaz
elbisenin manası şöyle; bütün renkleri bir araya getirince beyaz
olur. Değişik renkler, değişik sıfatın tanıtımına işarettir. Bunların
zatta birlik oluşturması, ehadiyet anlamı taşır. Karşıtı, eşya itibariyle
beyazdır. Bu da bedeni kuşatan elbise ile temsil ediliyor). Bursalı
diyor ki: "bu anlayış içinde hac etmek çok zordur. Bu asırda
böyle bir hac eda eden çok az kaldı. Arafat'a (mana itibariyle)
marifet ve şuhut (la ilahe illellahü vahdehu la şerike lehu...)
sırrı üzerine giderler."
Burada Arafat'a çıkış demek; nefsini mutmainneye ve ondan öteye
makamla kalp gözü açık olarak yürütmek demektir. Yani Arafat, velayet
tarafını temsilen eda etmektir. Fiilen ve gerçekten etmek ariflerden
başkasına nasip değildir. Haccın yazmakla anlatılamayan tarafları
vardır. Ancak kişi ilim ve mekarimi ahlakta hangi seviyede ise,
hacdan istifadesi o seviyede olur. Eğer helal para ile gitmiş ise.
Bu kadar hac için yeter. (Medine'nin de Kabe gibi haremi şerifi
vardır. Buhari (283) hadisi şerifi, ayrıca şerh var).
Sırada salat var. Yani namaz. Birazda namazı tanıyalım.
Salat (namaz); dua etmek ve yalvarmak demektir. İsim itibariyle
böyledir. Ancak niyet iş ve söz itibariyle insanın bedenine bağlıdır.
Yani ruhu insani, ruhu hayvani ve beden itibariyle -ki can'dır.
Tüm ilahi makamlara yükselten bir gücü vardır. Risalet ve velayetin
içinden aranan bu güç arifler için Miracın karşıtı olacak seviyeye
yükselir. Böyle bir salatı ancak tecelliyatı zata mazhar olan velilerin
havasları -ki bunlar nefsine arif olanlardır, eda etmek kabiliyetine
sahiptirler. Namaz erden-mareşale varan bir farklılık arz eden ibadet
türüdür. İçli-dışlıdır ve kişiye göre değişir. Zira mekarimi ahlaka
bağlıdır. Kişide en üstün tarafı itibariyle namaza 100 dersek, bunun
100'de biri, ikisi, üçü gibi değer konarak amel defterine kaydolur.
Yoksa beden hareketleri itibariyle değer konmaz.
Risalet anlayışı ile, yani şeriat anlayışı içinde tarifi şöyle:
Namazın şartları 12'dir. Altısı içerden, altısı dışardan. Dışarıdakilere
şart, içeridekilere erkan, denir. Yani şart demek; bedenin dış temizliğini
su ile yaparak Allah'a kulluk edecek temizliğe kavuşturmaktır. Bu
şartlar namazın dünya tarafı olan bedene ait olanlarıdır.
Velayet tarafına ait olan erkan ise nefsin temizliğine yöneliktir.
Nefis temizliği kalpi bir meseledir. Yani basiret diye bilinen kalp
gözünün açılması ile yürütülen, ariflere mahsus bir iştir. Buna
tezkiye denir. Zekat yönlü temizliktir. Nasıl ki helal kazancın
40'ta birini fakire verince, Allah indinde o servet temiz kabul
edilirse, işte bu anlayış içinde yapılan temizliğe zekat denir.
Biz buna zekat derken, bir başkası aynı anlayışa kalp temizliği
der. Onlara göre kalp temizliği dürüstlüktür.
Salat ve zekatı birlikte tanıtmaya çalışmamızın nedeni, Kur'an'daki
açık ayetlerdir. Bu ayetlerde salat ve zekat, abdest ve namaz gibi
birbirine bağlanıyor. Kalp temizliğine zekat, beden temizliğine
taharet denir. Kalp temizliği olmadan kişi musalli (namaz kılan)
olamaz. Zira namaz içinde Hakk'ı görmeyene arifler musalli demiyor.
Buna başka bir ifade ile şuhut ta denir. Görerek, bilerek Levhi
Mahfuz'dan kalp gözü ile Kur'an okuyarak namaz kılmak denir. Kur'an'da
salat ve zekat 37 yerde zikrolur.
Zekatsız namaz taklitten öteye geçmez. İtikatla eda edilir. Yani
Hakk'ı görmeden görür gibi ibadet etmek. Bu ikinci derecede kılınan
namaz için dahi, bundan bir şey hasıl olmaz, hiç kimse diyemez.
Hakk yolunda atılan her adım karşılıksız değildir. Namazın dışında
kalan altı şartı yerine getiren kişi, namaz yolunda büyük mesafe
alır. Zekatla, yani kalp temizliği ile salatı evliyadan ve peygamberlerden
başkası kılamaz. Bunları anlatmaktan maksadımız, namazın gerçek
hüviyetini ortaya koymaktır.
Namazda beden hareketleri: namazda 4 hareket vardır. Birincisi
kıyamdır. Yani ayakta durmak. İkincisi rükudur. Üçüncüsü
birinci secde, dördüncüsü ikinci secdedir. (Fususulhikem,
cilt 2, sayfa 476-477) Bu sayfalarda namaz hakkında Resulü Ekrem
Efendimiz'den Muhiddini Arabi'ye aktarılan irfan bilgisi içinde
şu açıklamalara yer verilir: "Namazda vakıa olan şol esrardandır
ki, ol esrar (gizli sırlar) sebebiyle salat Resulullah
(s.a.v.) tahbib olundu (sevdirildi). Şüphesiz alemin vücudu
ne zaman ki hareketi hubbiye olan makuleden vaki olduysa
-ki ol hareket alemi sabit olmayan vücudu izafiye nakil eyledi-
salat harekatın cem'isine amme oldu. Alemin harekatı üçtür. Birisi
harekatı müstakimedir (yani yerin çekim kuvvetine bağlı dik
duruş). Ol hareket musallinin (namaz kılanın) salatta
kıyamı halidir. Ve birisi (ikincisi) hareketi ufkiyedir.
Ol hareket salatta (kişinin) rüku halidir. Ve birisi
(üçüncüsü) hareketi menküsedir (menküse başı aşağı eğilmektir)
ve ol hareket musallinin salatta sucudi (iki secdesi)
halidir. (Pes) İnsanın hareketi müstakimedir. Ve hayvanın
hareketi ufkiyedir. Ve nebatın hareketi menküsedir. Halbuki cemad
(taş, toprak ve madenler) için kendi zatından hareket yoktur.
Zira ne zaman ki taş hareket etse, bir başkası ile hareket eder.
Kendi zatıyla hareket etmez."
Bu yazılanlara şerh, yani bugünkü neslin anlayacağı manada açıklık
getirelim. Önce kıyam nedir. Kıyam, Adem'den gelen neslin hareket
halinde iken duruş şeklidir. Yani başı yukarda, ayakları yerde bulunan
iki ayaklı bir mahluktur. Allah (c.c.) dört şeyi kudret eliyle yaratmıştır.
Birincisi mahlukatın baş kısmını, ikincisi adin cennetini,
üçüncüsü bu cennette bulunan Tuba ağacını, dördüncüsü Musa
(a.s.)'ya verilen Tevrat kitabını.
İnsanın baş tarafı letafet tarafına, yani gözle görülmeyen, elle
tutulamayan, yoğunluğu olmayan gazlar tarafına uzanır. Bu dünya
semasıdır. Buna feza boşluğu da denir. Güneş ışıklarını tutmayan,
onların geçişine izin veren boşluk. Allah (c.c.) insanın baş tarafını
bu boşluğa yönlendirmesinin manası: "Bu benim tarafımdır. Kudret
elimle yarattığımı benim tarafıma yönlendirdim. Ben sizin anasır
bedene bağlı gözlerinizle görülmeyecek derecede ince yapıya sahibim.
Ruhunuz da bendendir, benim gibidir. O da gözükmez. Benim size verdiğim
bu eksik yaratılış sebebiyle olan görüş eksikliği, yok olduğum anlamına
gelmez. Bu gözlerin ötesinde size kalp gözü verdim. Onunla ben gözükürüm.
Zira kalbiniz benim varlığımın değişim gören bir uzantısıdır. Ondan
başka yerden beni göremezsiniz. Ben varım ve bana inanın" anlamındadır.
Dua ederken, avuç içlerinin semaya doğru bakması bu manaya işarettir.
İman sahibi askerin, Allah'ın izninden dışarı çıkmayan siyasi görüş
içinde açılan savaşta, eğer bedeni serbest ise, yani hedefe nişan
alırken yüz kısmı mecburen yerin çekim kuvveti tarafında olur. Bu
haliyle şehit olduğunda ilahi bir hareketle arka üstü döner ve yüzü
sema tarafına bakar. Bunlar, bu gerçekler, Allah'ın varlığını tanıtan
önemli izlerdendir.
İnsanın ayak tarafına gelince; ayaklar merkezi arza bakar. Yerin
çekim kuvveti tarafına. Bu tam aksi olan taraftır ve kesiftir. Katı
cismin merkezidir. İnsanın boğazından aşağısı buraya bakan taraftır.
Gıdalanmak için yemek yersin. En temizini seçer, inceler, mikropsuz
olmasına dikkat edersin. Zira ağız başa bağlı uzvumuzdur. O seçkin
nimet mideye inince nimet olmaktan çıkar.
Yemekler hazm olunca necaset halini alır. Yani mikroplu ve zehirli
duruma girer. Bu tersinelik nefsin varlığına işarettir. Demek olur
ki ağırlık şerdir, günahtır ve uçucu değildir. Bu sebepten cennet,
hafif ve uçucu olan bir mekandır ve de yüksektedir. Cehennem ise
ağır ve düşücü olup aşağıda bulunur. Her katı cisim yanınca gazlara
dönüşür ve uçucu hal alır. Misal, odunu yak. Kül kalır, diğeri ateş
olur ve uçar. Madeni erime derecesine açacak hararete sokunca o
da gazlaşır. Bundan da anlaşılır ki, ateş yakar, çözer ve hafifletir.
Cennete girecek duruma sokar.
Şu halda mal, mülk, servet ve tüm anasır ateş deposudur. Yani ne
kadar malın varsa, o kadar ateşin var demektir. Bu mal ahirete ait
kevni vücuda uzandığından, her veli dünya ve ahiretten geçmedikçe
ona velilik verilmez. Zira tezkiye-i nefis ateşten kurtulmakla olur.
Çok yemek, çok içmek ve şişman vücut, kilosu kadar ateş kütlesidir.
Namazda kıyam, bu anlayış içinde baş tarafı Hakk, ayak tarafı halk
hüviyeti taşır. Kıyamda bu ikisini cem eden insan, bu durumu içinde,
farz olan kıraati eda eder. Hem kıyam, hem de kıraatle iki farzı
birden eda eder. 7 ayetten ibaret olan Fatiha namazda ilk okunan
Kur'an suresidir. İlk üç ayetinin okunması farz, bitirmesi vacibtir.
Fatiha Kur'an'ın özüdür. Üç küçük ayet, ya da o miktar bir ayet
okumakla Allah'ın emri yerine gelmiş olur. Buna zammi (ek sure)
sure derler. Böylece kıyam eda olmuş olur.
Rükua gelince; rüku hayvanın yürürken olan duruşunu namazda yaşamaktır.
Hayvanlar bu haliyle, ayakları merkezi arza bakarken, vücut istikameti
ufki olur. Yani yerin çekim kuvvetine paralel durur. Hayvanın bu
yaratılış şekli, başı itibariyle ne fezaya, ne de yerin çekim kuvvetine
bakar. İkisi ortası bir durumdadır. Acaba biz insan olduğumuz halde
neden namazda bunu yaşarız? Hayvandan bize ne, diye bir soru aklımızda
takıldığı olur. Bunun cevabı şöyle: 18 bin hayvanın özeti olan insan
bedeni, ruhu hayvani ile dünya hayatını yaşayan tarafı vardır.
Arzular bakımından nefis ismi taşıyan bu ruh, tezkiye görmedikçe
ruhu insaniye terakki edemez..Az yiyecek, az uyuyacak, az cinsi
ilişkide bulunacak ki dünyaya bağlı hayvaniyattan uzaklaşsın. O
zaman tezkiye durumuna girer. Amme bir ibadet olan namaz, bünyesindeki
hayvaniyatı yaşamak zorundadır.
Rükuda bir tesbih miktarı, yani sübhane rabbiyel azim deyecek
kadar durmak farz, üç tesbih miktarı durmak vacibtir. Böylece Allah'ın
emri tamamlanmış olur. Ancak tesbihlerin söylenmesi sünnettir. Rükuda
doğrulmadan secdeye gidemezsin. Zira tadili erkan yapmak mecburiyeti
vardır. Yani birbirine bağlı namaz içi farzlar, birbirinden ayrı
olmaları gerekir. Bu sebeple kıyama dönülür, sonra secdeye gidilir.
Secdenin hikmeti; secde demek; başın ayak seviyesine inmesi demektir.
İnsan bu haliyle bitkideki ahvali yaşar. Tohum, ya da çekirdek toprak
içine girip kapanmadıkça, neşvu nema etmez. Yani topraktan beden
alıp yerden yukarı çıkmaz. Çekirdeğin bu hali Rabbi olan toprağa
secdesidir. Onun bu secdesi öldükten sonra dirileceğinin açık görüntüsüdür.
İnsan da dal isimlere bağlı bir mahluktur. Rabbine olan secdesi
sonucu, dünya malı ve sevgisi açısından gönlünde yokluğa varmadıkça,
bu sırrı anlayamaz. Taklit secde ile manasız hareketle eğilir, kalkar,
gider, gelir.
Erkana bağlı olan secdelerin Hakk katında değeri, hikmetlerinin
bilinmesi kadardır. Her erkan bağlantılı kıyam, kıraat, rüku, sücut,
bilinerek eda edildiği kadar derece alır. Yoksa bilgisiz hareket
hayvanidir. Zira niyet ve bilgiden yoksun söz ve işte şuur yoktur.
Şuursuzluk ise hayvanlara ait işlerdir.
İkinci secde cemadidir. Zatından hareketi yoktur. Yani kendi bünyesinde,
kendi içinden hareketi yoktur. Dış tesirle hareket eder. Taş, toprak
içindeki madenler buna dahildir. Maden izabe görmediği sürece cemadat
içinde dağınık bulunduğundan, onu muhafaza edenin adresini taşır.
Her madenin elementinin zerre itibariyle ruhu vardır.
Beşeri gözle görülemeyen bu zerreler, kütle oluştursalar dahi yine
canlı değillerdir. Çubuk demir, lama demir, tüm takım ve edevat
insanlar tarafından taşınır ve kullanılır. Ağaç gibi bir beden sahibi
değillerdir.
İkinci secdenin birinci secde gibi olması, bitki ile cemadatın
bir arada bulunmaları, hayvanlar gibi gezer halleri olmamaları içindir.
Bu feza boşluğunda görülen her küre, yıldız ve emsali hepsi cemadattır.
Eşya bakımından ne kadar büyük yekun oluşturuyorsa, secde de o kadar
büyük yekun tutar.
Özetlediğimizde; namaz insanı, hayvanı ve tüm mahlukatı içine alan
bir ibadettir. Ancak şeklen değil, kalben, manen gerçeğine vakıf
olmakla yürütülürse, anlaşılır.
Zekat; İslam'ın beş şartından biri olan zekata gelince, zekat tezkiye
sonucu temizlenen ve bu temizliğin yapılmasına denir. Bu kalbi olur,
bedeni olur. Bedeni olursa, dünya malının 40 ta birini fakire vermekle
mal temizlenir. Yeter ki o malda haram, yani başkasının hakkı olmasın.
Hak, beden eziyetinden elde edilir.
Kur'an-ı Kerim'de salat (namaz) ve zekat 37 yerde yan yana birlikte
tanıtılır. Bu demektir ki, namazın gerçek namaz olması için, hayatın
tüm safhalarında zekatı bilmek ve yaşamak gerekir. Bu da nefsin
temizliği ile kaimdir. Velilerden başka hiç kimsede olmayan bu temizlik,
namazın kabulünü imkansızlaştırır. Yani kalp gözüyle Hakk'ı görmeyi
engeller. İtikatla yürütülen erkan, sadece iyi niyet sergiler. Şartlarda
avam, havas ve arifin eşittir. Zira şartlar bedenindir. Sadaka ve
fitre zekatın değişik uzantısıdır. Hepsi de maddidir.
En zor ve anlaşılması güç zekat, ilmi olanıdır. Her araştırma ve
buluş içinde zekat vardır. Zekat bir yerde rahmeti davettir. Rahmet
nedir? Rahmet; azabı, eziyeti sıkıntıyı, kaldıran ve yerine rahatlık
genişlik ve ferahlık veren ilahi bir şifadır. Peygamberimiz: "Rahmet
100'dür. Biri dünyaya veriliştir. 99'u ahiret tarafındadır"
der. Bu hadisi şeriften anlaşılacağı üzere, dünya hayatı rahatı
az olan bir yerdir. Sadece %1'dir. Zekat sonucu itibariyle rahmettir.
Şöyle ki: bir fakire malından zekat verince, karnı doyar, açlığını
ve diğer ihtiyaçlarını giderir. Bu o fakir için geçici de olsa rahmetten
bir daldır.
Bu açıdan düşünün; elektriği keşfeden, bulan kişi, ilmi olarak
tüm ademoğlu için tezkiye yapmış ve buluşu ile ademoğlunu sıkıntıdan
kurtarmış, her sahada rahatlık getirmiştir. Burada araştırma zekat,
sonuçta istifade rahmettir. Keza motorlu taşıtlar, uçak vs. her
ne kadar insanlara rahatlık veren buluş varsa, hepsi bu anlayış
içinde değerlendirilir. Tezkiye öbür taraftan rahmet olur. İşte
düşüncenin, ilmin zekatı budur. Ancak fanidir. Baki olan ahiret
tarafıdır. Dünya tarafına bağlı ne kadar rahatlık varsa, hepsi ahiret
açısından tersine olduğundan, arif olan mümin bu nefis rahatlığını
atar, sıkıntısını giderecek kadar bunlardan istifade eder. Rahatlığa
yanaşmaz. Gerçi veli bunların hepsini atar. Ve bu yolda tezkiye
yapar. Yani nefsin hoşuna giden her şey ahiret hesabına azaptır.
Elbette ki bunun da bir haddi vardır. Zaman kaybı verip okumaya,
düşünmeye, ibadet etmeye zaman bırakmayan sıkıntıyı atmak, dünyada
ve ahirette elzemdir. Sadece yeteri kadar istifade edilmelidir,
demek isteriz. Bu sebepten araştırma yapan, ilme, insanlara istifade
imkanı bırakan her kişi, Hakk katında muhteremdir. Dinli-dinsiz,
sıfatı ne olursa olsun.
Biz burada tezkiyenin, zekatın ne olduğunu tanıtmak için bunları
gündeme getirdik. Zekat denince ne anlamamız gerekir, şeklinde bir
açıklama yapmaya çalıştık. Nefsin tezkiyesi dünya sevgisini, mal
sevgisini atmaktır. Bu da dünya malını elden çıkarmakla olur. Ancak
bunu evliya yapar.
İslam'ın son şartı kelime-i şahadettir. Bunu tevhid nedir? yazımızda
anlattık. Ayrıca bir ilaveye lüzum yoktur.
Terbiye ve tezkiye; her ikisi mekarimi ahlakı elde etmek
için yapılan dini izabedir. İzabe kelimesi, madenlerin eritilmesinde
kullanılır. İzabenin manası, o maden cevherini eritip içinden yabancı
maddeleri atarak, halis hale getirmektir. İzabe ateşsiz olmaz. O
madeni eritecek derecede bir hararetle bu iş olur. Kömür ve elektrik
bunun ana malzemesidir.
İki örnek vererek bu meseleyi biraz daha aydınlığa kavuşturalım.
Birinci örnekte demir cevherinin izabesini ele alalım. Cevher sıvı
hale gelmeden izabe olmaz. Demir cevheri önce yüksek fırınlarda
eritilir ve pik haline gelir. Sonra, çelik ocağında ikinci kez eritilir.
Çelik olur (birtakım karışımlarla).
Demir cevherinin pik haline gelmesine terbiye, çelik haline gelmesine
ise tezkiye denir. Tezkiye, zekat olarak isimlenir. Bu mekarimi
ahlakı şeriat içinde yürütmek işlemi, terbiyedir. Bu terbiyeyi taşıyana
medeni insan denir. Doğruluk, dürüstlük içinde ibadetleri
bildiği kadar tatbik etmekle elde edilir.
İkinci örnek ise bakırın izabesidir. Hiçbir bakır cevheri yoktur
ki, içinde altın bulunmasın. Ortalama %1 civarında bulunur. Bu madende
bakır risaleti, altın velayeti temsil eder. Bakırın izabesi kendi
bünyesinde terbiyedir. Bakırın tekrar altın için izabesi tezkiyedir.
Terbiye, şeriatı yaşamakla kazanılır. Tezkiye, hakikati bilmek
ve yaşamakla kazanılır. Şeriat risaletten, hakikat velayetten doğar.
Risalet, kişinin Rabbına karşı ibadetin nasıl yapılacağını resul
(peygamber) aracılığı ile insanlara öğreten, ilahi ana kaynaktır.
Bu risalet, ibadet yolunu gösterdiği gibi, kişinin ahiret mekanını
tayin eden en büyük ferdi müessesedir. Dünyada nasıl evin, yerin
varsa ve de bunları elde etmek için bir iş sahibi olup çalışıyorsan,
bunun misali bir çalışma ibadetle olur. Buna Kur'an darül
ahiret der. Yani ahiret evi demektir. Beka vücuduna aktarılan
bu ibadetler, bir malzeme gibi birleştirilip ebedi hayatın ölmez
bedeninin yaratılmasını şekillendirir. Bu öyle bir vücuttur ki,
ne ateşte yakmakla, ne de azapla zedelenmez, hastalanmaz ve ölmez.
İbadet bu kadar pahalı bir kazançtır. Ancak mekarimi ahlak nispetinde
önem taşır. Şöyle anla, şöyle bil ki, elindeki banknot paranın üzerinde
ne kadar yüksek rakam bulunursa bulunsun, onun değeri, kaç gram
altın alıyorsa onunla ölçülür. İşte burada mekarimi ahlak bulunur.
Hiçbir nebi (peygamber), hiçbir veli, hiçbir arif yoktur ki, mekarimi
ahlak olmadan o makama, o dereceye ulaşsın. Mekarimi ahlakın en
büyük düşmanı dünya malıdır, dünya içi değerlerdir, menfaattir.
Yani kısacası, kişinin dünya hayatında gönlüne (sevgi sahası), mal,
mülk, servet girerse, mekarimi ahlak çıkar. Mekarimi ahlak girer,
servet çıkar. İkisinin bir arada bulunması mümkün değildir.
Arifler şu sözü sıkça kullanır. Bir gönülde iki sevda olmaz. Eğer
kısmi olarak girerse o takdirde yüzdelenir. Yani mal, mülk, servet
%50 girerse, mekarimi ahlak ta %50 girer. Ancak mekarimi ahlak kalbin
sağ tarafında, melek kanatında yer alırken, serveti kalbin sol tarafında,
şeytan tarafında yer alır. İkisi bir arada olmaz. Hakk Teala ikisinin
arasında aşılması imkansız sınır koymuştur. Eğer sağ taraf galip
gelirse, kişi mümin olur, doğrudan cennete girer. Yok eğer sol taraf
galip gelirse, galip gelen yüzdesi kadar cehennemde yanarak cezalanır.
Sonra da cennete alınır. Kısacası mekarimi ahlak ilahi bir uçaktır
ki, o seni cennete götürür. Öyle uçaktır ki cehennemin üzerinden
geçerek seni cennete ulaştırır. Ta ki dünyada dinin gereklerini
yerine getirerek, taksit taksit cehennemin bedelini ödeyerek, uçağa
binmişsen. Zira cennetin yolu cehennemden geçer. Dünyada herkes
dünya malı ile sefa sürerken, senin dünya malını atman, ondan uzaklaşman
"dünya ahiretin tersinesidir" hadisi şerifine uygun hareket
etmendir. Bu ise mekarimi ahlakı yakalamanın tek yoludur. Dünya
malını cem ederek cennete girmeye çalışmak, beyhude uğraşmaktır.
Kuru lafla, ibadetle hiçbir şekilde cennete varılamaz.
Mekarimi ahlak ahiretin teminatıdır. Resulü Ekrem Efendimiz hadisi
şerifte; "Ben mekarimi ahlakı tamamlamaya geldim" demiştir.
Dememiştir ki, ‘ben Kur'an'ı tamamlamaya geldim, yahut ta ben dini
tamamlamaya geldim.' Mekarimi ahlakın üstünlüğünü böylece bize bildirmiştir.
O ahlak, Kur'an'ı dünyaya getirmiştir.
Hakk'a ait olan bu ahlak, bu davranış biçimi, bu ilahi terbiye,
yalnız Resulümüz Muhammed Mustafa'da eksiksiz olarak bulunmuştur.
Açıkça görülüyor ki, terbiye ve tezkiyenin ana kaynağı mekarimi
ahlaktır. Her nerede güvenilir bir kişiye rastlarsanız, biliniz
ki onda o güvenirliliği kazanacak kadar mekarimi ahlaktan nasibi
vardır. Güven bağlamanın tek nedeni budur. Bu kişi dinli olur, dinsiz
olur fark etmez. Kısacası din, mekarimi ahlak üzerine bina olmuştur.
Kim ki bu ahlakı yaşar, medeni olur, insan olur. Ondan kimseye zarar
gelmez. Medeni hal herkesin hakkına saygılı olmayı düzenler.
Mekarimi ahlaktan kısmen ya da tamamen kopuk olan kişide, yaşı
ne olursa olsun ve de gündüz oruçlu, gecesini de ibadetle geçirenlerden
olsun, onda vahşet tüm gücüyle kısmen ya da tamamen mevcuttur. Zira
medeni tarafı ki, insan tarafıdır, o kalkınca hayvanat devreye girer.
Eğer gözlerini hırs bürümüşse, bilinmelidir ki onda vahşi bir hayvanın
huyu galip gelmiştir. Artık bu hayvan arslan olur, kaplan olur,
kurt olur, ayı olur. Bu durumda ademoğlu insan olmaktan çıkar, canavarlaşır.
O gibilerde din Allah'tan kopmuş, nefsinin karanlık dehlizlerine
bağlanmıştır. Yangına rüzgar vurunca nasıl olursa, ona da şeytan
vesvese yolu telkinleri ile devamlı doğrusun, haklısın, sen Allah'ın
en büyük mücahidisin, durma, koş bir şeyler yap, halkı yönlendir,
ortalık dalalet karanlığına büründü, bu din, bu millet sana muhtaçtır,
gibi iğva vererek teşvik eder.
Manevi açıdan, ilahi ilim açısından baktığınızda, bu gibilerde
hırsın ateşe dönüştüğünü görürsünüz. Kitap filan bilmez. Kendi görüşünün
kitaba en uygun görüş olduğuna inanır. Fetvalar üretir. Dinsizin
katli vaciptir der. Ve de bunu uygular. Neden böyle yaparsın, o
dinsizi de Allah yarattı. Mülk onun, kainat onundur. Azrail'i var,
gücü kuvveti var, bırak kulunun canını Allah alsın, gibi uyarıları
hiç dinlemez. Zira bu gibi sözler kafasına girmez. Kendisi gibi
olmayanların hepsinin kafir olduğuna şüphesiz inanır. İrfan ilmi
gözüyle bunlara, şeriatçı denir. Bunların ıslahının tek yolu dört
duvar arasında tek başına hapsedilmektir.
Kıyamete yakın bunların çoğalacağı, camilerde vaaz veren vaizlerin
çoğunun kısmen bu ahval içinde bulunacağı haber verilmektedir. Eğer
irfan ilmi dinde, din eğitiminde yer almaz, eşyadan kaynaklanan
müsbet ilim, yani üniversitelerde okutulan fen ve diğer ilimler
sınıf geçme kapsamına alınmazsa, toplumsal çalkantı, sokak çatışmaları,
kıyamete kadar sürer gider. Huzursuzluk alabildiğine yaygınlaşır.
Şu anda İslam evliyasından gelen bu irfan ilmine, yemek, içmek
kadar muhtacız. Bu hastalığın reçetesi, ilacı budur. Gücü yeten
her yetkili yayınıyla, yetkisi varsa yetki yoluyla, buna ağırlığını
koymalıdır. Aksi halde her şeriatçının peşine bir polis takmak gerekir.
İslam'ın beş şartından biri olan oruç tarafı tezkiye içindir. Yani
mideyi boş saklamak, yemek içmekten uzak tutmaktır. İmsak tarafı
gecenin içinde yer alırken, iftar tarafı güneş battıktan on dakika
sonra olur. Yani gece ile gündüzün ortası olan akşam vakti girişinde
iftar ederiz. Bunun hikmeti nedir. Anladığımız kadarıyla imsak güneşin
doğuş tarafıdır. Güneşin doğuş tarafı zati taraftır. Gece zatiyet
arz eder. Yani zata ait renk taşır. Ruhumuz zattan uzantıdır. Her
kişinin ruhu, kendi iç güneşidir. Ruh geceyi temsil edince, ruhumuzla
güneş arasında imsak, gece içinde yemek, içmek işini bitirir.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |