İLİM - İRFAN ve RİSALET - SÜBHAN (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Bu dördü mekarimi ahlakta özleşir. Mekarimi ahlak sübhanda özleşir. 

Yukarıda yazdığım dört kelimenin tanıtımını yapalım. Önce sırasıyla ilim nedir?

İlim, çok yaygın dalları olan bir bilim mefhumudur. Çok kitaplarda kaydı vardır. Bu yazıyı yazdığım kağıt üzerinde olanları kastetmiyorum. Zira kağıtta kitap olamaz. Kağıt kitabın tanıtımını yapar, haber verir, gösterir, adresini söyler. Yani kitabın nerede bulunduğunun yolunu bildirir. Sadece bildirmekle de kalmaz, aynı zamanda o kitabın da uzantısı olur. Ağaç dalı gibi, Kâbe yolu gibi, güneşi, ayı, yıldızı bize tanıtan kendi ışığı gibi. Tali, yani ikincilik hüviyeti taşır, Kur'an gibi. Bilindiği üzere Kur'an'ın aslı Levhi Mahfuz'dadır. Levh, levha demektir. Hem hacimli, yani

içli-dışlı olur. Eşya gibi. Toprak, madenler, ağaç vs. gibi kainatta görülen görülmeyen her şey gibi. Bu levha Hakk'a mahsus yaratıcı levhasıdır. Hakikat ilmi bu levhada bulunur. Bu kağıt mahluk levhasıdır. Beşer işidir. Yalnız yüzeyi mana yansıdır. Aslı olan eşyadan kopamaz. Eşya ise tek doğrusu olan zati mana kitabıdır. Dünyanın hangi ülkesine gitsen o ülkenin milli eğitimi vardır. Eşyayı tanıtan bilgileri aynıdır. Biri ayrı, öteki ayrı demez. Çünkü eşyanın hakikati (doğrusu) tektir. Bu sebepten eşya bilgisi olan, yani fen bilgisi olan kişilerin hepsi tek görüşlü olur ve her ihtilafta anlaşırlar. Ancak menfaat ağır basmadıkça.

Kainat (eşya) zati ilim kitabıdır. Hakk'ın zatına bağlıdır. Dinli-dinsiz herkese açıktır. Zira zati Hakk'ta Allah'a iman etsin, etmesin her Ademoğlu için eşitlik vardır. Eşyaya ait bilgilerin hepsi değişik görüntülerin incelenmesiyle manası meydana çıkar. Çekirdek ya da tohum toprağa gömülünce kendi tabii arzusu ile topraktan çekip aldığı beden ve yemiş gibi, insan da düşünce yoluyla değişik görüntülerden mana alır. Bu öyle kitaptır ki, kağıdı kendindendir. Eşyadaki değişiklik arz eden her varlık, Hakk'ın sıfatıdır. Ancak aslına bağlı kalarak, yani Hakk'ın nur vücuduna uzanan merkezi itibariyle dünyada gördüğümüz her varlığın aslı vardır. Dünyada tersine görüntü verir.

Eşyanın bu mana veren konuşmasına Hal'ü Natika (nutuk veren hal) denir. Nutuk, ileri görüşü yansıtan, özlü, geniş ve derin manalı sözlere denir. (Kur'an) ayetler, hadisler ve kibarı kelam gibi...

Ayetler Kur'an'a ait olduğundan koruyucusu Allah (c.c.)'tır. Kur'an'ın bir noktasına dokunmaya, onu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Kur'an'da şu ayet bunun açık teminatıdır: "Bu Kur'an'ı biz indirdik, koruması bize aittir" der.

Dinsiz çevreler, ya da Türk, Müslüman geçinen çevreler, Kur'an Türkçe olacak, olmalıdır, manası bilinmeyen anlaşılmayan kitapla din yürümez, insanımız bu kitapta neler yazdığını bilmelidir, gibi iddialarla propaganda yaygarası yürütürler. Bu gibi şeytani konuşmalara -aksini konuşarak da olsa- mümin kişinin karışması haramdır. Zira bu gibi münakaşalara katılmak, Allah'ın varlığından ve gücünden şüphe etmek anlamına gelir ki, kesinlikle yasaktır. Ardında öyle bir bela ve musibet vardır ki düşünülmesi dahi iman ehlini ürpertir. Kıyameti koparacak kadar gücü olan O Büyük Yaratıcı'yı aciz görmek imansızlığın en büyüğüdür. Bu gibi konuşmalara katılan ahmak kişilerin seslerinin duyulamayacağı yere kadar git, kaç, uzaklaş. Radyo ya da televizyonda böyle bir konuşma olduğunda, hemen kapat, kulaklarından içeri girmesin. Radyasyon ne denli zararlı ise, bu ondan da büyük zarar verir.

Öyle diyorsun; fakat onu ortaya atanlara, öncülüğünü yapanlara bir şey olmuyor da bize niçin olsun, gibi düşüncelerle nefsine zulmetme. Ve iyi bilki, bu ceza iman ehli için başka, dinsizler için başkadır. Allah, onların cezasını tehir eder, ahirete bırakır, uçak kazası, trafik kazası, yangın, sel vs. gibi belalarla onları cezalandırır. Ne yapacağını kendisi bilir.

Kur'an ilimle, irfanla bağlantılıdır. İç içe 7 lisanı vardır. Her kitap için bu lisanlar içinde bilgi anahtarları vardır. Öyle bir şifre taşırlar ki, onların bir kısmını peygamberlere ve velilere vermiştir. Kiminin açıklanmasına izin vermiş, kimine vermemiştir. Ahkam ayetlerinin herkes için bilinmesi serbestir ve tek doğruludur. Müteşabih ayetler hem çok doğrulu, hem de kısmi açıklama gizliliği taşır. Her velinin velayet taraflı açıklamaları bu cümledendir. Yazdıkları kitaplar, eserler, müteşabih ayetlerin sırlarını açıklar.

Hakikati (doğrusu) tek olan ilimde makam, mertebe, rütbe ve derece olmaz. Zira bu zati ilimdir. Zati Mutlak tektir. İlmi de tek doğruludur.

Allah (c.c.) ise çok doğrulu olduğundan, makam, mertebe, rütbe ve derece sahibidir. İnsana verdiği irade-i cüziye ile herkes cennet ve cehennemden dilediği yeri seçer. 18 bin alemin her birini bir hayvanda özetledi. Ağaç çekirdekte özetlendiği gibi, bu cihanda kara, deniz ve havada yaşayan 18 bin çeşit hayvana bu alemleri bağladı. 18 bin hayvanı da özetleyerek bu Adem bedenini yarattı. Bu beden Hakk'a ait emanet bedendir. Bu bedene bağlı tüm tabii arzular, yani dünya tarafına çeken, yemek, içmek, herkesten üstün olmak, çok servet sahibi olmak gibi arzuların peşinde koşmak, hayvaniyatı yaşatmaktır. Peygamberler bu hayvaniyattan çıkmak için risaletten şeriat getirdiler. İbadet ederek Hakk'a yaklaşmak, bu emanet bedenden beka vücuduna insani işler aktararak kendi bedenini inşa etmek. Bu işleri şeriat düzenler. Velayet ilmi ile. Velayet ilmi şeytanın telkin ettiği şaşırtıcı, yıkıcı, bozucu, arzu yolunu, düşünceyi görür, tanır ve onu sana haber verir. Kişi velayet ilmi ile doğru yolu bulur. Şeriattan ötesini bilmeyen, buluğ çağına gelmeyen çocuğa benzer. Yani kandırılması kolay olur. Kah ters, kah doğru yolun yolcusudur.

Velayet taraflı gidişe irfan denir. Veliler bu tarafın adamlarıdırlar. İrfanı yaşayana arif denir. Arif yükselir, veli olur, ehlullah olur. Hadisi şerifte Peygamberimiz: "ölmeden evvel ölünüz" der. Arifler, bu ölümü gören, bilen ve yaşayan kişilerdir. Ölüm ilahi bir uyanıştır. Onlar bu uyanışı dünyada bulurlar. Bu sebepten velilerin bilgilerinde yanlış, eksik, tahmin olmaz. Yeter ki kendilerine ait olduğu kesinleşmiş olsun. Zira, kitap, eser, matbaaya girince bir takım ilaveler görebilir. İslam velilerinin düşmanı çoktur. Eserlerini bozarak onları kötüleyebilirler. Bunları ayıklamak havas işidir. Havas ehli o kişidir ki işinde hile, sözünde yalan, kazancında haram olmadığı gibi, din hizmetinde aç kalsa bile para almayan, ayrıca işin arasında gizlenen ilmi sızıntıları not eder, inceler, tevekkül eder. Dini kitaplarla yetinmez, müspet ilimde bulunan gerçek bilgileri de tahsil eder. Onların her biri hikmet sızıntılarıdır. Havas ehli kendi dini bilgisine onları yem eder. Dini bilgisini onlara yem etmez. Batı kaynaklı milli eğitim içinde yer alan müspet ilim, eşyadan kaynaklandığından, tüm mahlukatın ortak olduğu bilgidir. Yani herkese helaldır. Peygamberimiz hadisi şerifinde: "hikmet, müminin yitirdiğidir, nerede bulursa alır" der. Bilginin, kafiri, mümini yoktur. Şeriat uleması biraz daha ileri giderek kitap çalmayı mübah sayar. Halbuki kağıdına ödenen para kitabı satın alan kişinin hakkıdır. O haramdır. Kitabın içindeki bilgi mübahtır. Şeriatçı bunu anlamaz. O toptancıdır. Bir şeyi ya kabul eder, yada reddeder. Öyle ince hesabı yoktur. Hayrın içinde şer, şerrin içinde hayır olduğunu bilmez. Kısayolu seçer. Yani cevizi, fındığı kabuğu ile yer, hurmayı, zeytini çekirdeği ile yutan cinsten davranışı olur. Cevap veremediği bir soru ile karşılaşınca onu ancak Allah bilir der. Kendi hesabınca dünyada tek ve en yüksek alim kendisidir. Onun bilmediğini yalnız Allah bilir. Evliya düşmanı bu gafiller, dün Osmanlı İmparatorluğunu yıktılar, şimdi de cumhuriyet döneminde aynı uygulamayı devam ettiriyorlar. Allah (c.c.) bunların, yanlış, eksik ve düşmanca tutumlarından, uyanış arayan gerçekçi müminleri korusun.

Velayet ve irfan birlikte yürüyen ilim ve ibadet yoludur. Şeriatte ise böyle değildir. Onda sadece ibadet olur. ibadetin nasıl yapılacağını tanıtan fıkıh ilmi vardır. İrfan yolunda basiret, yani kalp gözü vardır. Bu göz Hakk'a aittir. Bu gözle Hakk kendini insana gösterir. Bu beden gözleri mensup olduğu anasırdan başka şeyi göremez. Bu gerçeği yaşayan Yunus Emre (k.s.) divanının bir yerinde şöyle der: "... ki burada göresin, Hakk'ı ne lazım badih ferdaya." Badi, ferda demek, cennette görmek için erteleme anlamındadır. Malum olduğu üzere cennete giren her iman sahibi oradan Allah'ı (c.c.) görecektir. Zira beka vücudunda olan göz basiret gözüdür. Yani Hakk'a ait gözdür.

Allah'ı görmek kişiye göre değişik olacaktır. Şöyleki: Allah'ın kendine has cennetine giren peygamberler ve velilerden herbiri ilmine, irfanına ve dünyada yaşadığı sürece başına gelen bela, musibet, sıkıntı, çile ve açlık gibi mahrumiyetler nispetinde derece ve makam sahibidirler. Allah'a bu yakınlıkları ölçüsünde cemali Hakk ile karşılaşırlar. Hakk'ın cemalini görmek demek, zevklenmek ve gıdalanmak demektir.

Kişi doyunca Hakk cemali gider. Çevresi ile tekrar birlikte olur. İnsanı kamil o kişidir ki, Hakk'a ve halka eşit bakar. Yani insan için en makbul görüş halka ve Hakk'a eşit bakan görüştür. İşte bu iki görüş devamlı nöbet değişir. Bu nöbetin süresi sübhani çerçeve içinde olur. Sübhan demek, kişinin Rabbi ile kendi arasında olan ikili anlaşma demektir. Anlaşmalarının zamanını, süresini, kişinin Rabbi ile kendisi bilir. Bazen uzun, bazen kısa olabilir.

İnsan-hayvan karışımı bir beka vücuduna sahip olan, dünyada irfan hayatı yaşamayan, yalnız şeriati bilen, dünyada kalp gözü açık olmayan itikat ehlinin gireceği avam cennetine gelince: bu cennette de bulunanlara Hakk görünecek. Ancak burada da durum Hakk'a yakınlığa göre değişik olacak. Kimi ayda bir, kimi on beş günde bir, kimi haftada, kimi günde bir, kimisi saat başı görecek. Makamları eşit olanlar, toplu ziyafet misali Hakk'ı görürler. Cennette ebedi hayatın durumu bu.

RİSALET - SÜBHAN ve İBADET'E GELİNCE

Risalet, aracılık anlamına gelir. Buna aracılık eden ferde resul denir. Risalet ve resul Kur'an diline ait bir kelimedir, tercümesi olmaz. Belki tefsiri olur. Yani tek bir kelime ile manası herhangi bir lisana aktarılamaz. Buna (kendini bir şeyler biliyor zanneden -ki genelde din boyalı dinsizlerdir) elçi manası vermişlerdir. Kur'an'a göre bu batıldır. Zira resul, Hakk ile mahlukat arasında transformatör misali bir aracıdır. Yüksek gerilim hattını düşünün. Bu hattan 300.000 volt elektrik geçiyor. Bunu işyerimize, evimize, bu voltla çekmemiz mümkün değildir. Bunu 220 (380) volta indirmemiz şarttır. İşte bunu 220'ye indiren, transformatör denen aracı cihaz yapar. Allah'ın resulleri de Allah ile mahlukat arasında bunun misali görev üstlenerek aracı olurlar. Peygamber Farsça bir kelimedir (İran devletinin lisanı). 'peygam', haber demektir. 'ber' ise haberi getiren demektir. Bu iki kelime ile resul kastediliyor. Peygamber kelimesi sözle resule mana veriyor. Mesleki bir tarafı yok. Ancak yine de hatalıdır, yanlıştır ve eksik mana ifade eder. Fakat elçilik bir meslektir. Devletler arası siyasi bir görevin fiili aracısıdır. Gönderen devletten ve hükümetten küçük yetkiye sahiptir. İçinde bulunduğu, gönderildiği devlete, kendi hükümetinin nota vs. yazısını iletir. Zor kullanamaz. Ve de kullanacak gücü bulunmaz. Resuller böyle değildir. Allah'ın emri ile zor ve şiddet kullanırlar. Harp ederler.

Allah'ın gücü mahlukatla kıyaslandığında; mahlukat, Hakk karşısında varlık bakımından 'sıfır'dır. Zira mahlukatı yoktan var eden Allah'tır. İki mahluk devlet arasında olan aracı (elçi), resule tercüme edilemez. Arapça üç kademelidir. Dünya işleri için konuşulan Arapça, Kur'an'ın inişiyle gelen, Kur'an dili Arapçası (sarf, nahiv, meani gibi eğitimle öğretilen Arapça). Bu Arapça, Kur'an'la bize gelen ahkam ayetleri için vazedilmiştir. Üçüncüsü, Kur'an dili Arapçısıdır. Hakk'a aittir. Resuller ve velilerden başka bir fert onu bilemez. Kur'an'daki müteşabih ayetler içinde bu kelimeler çoğunlukla bulunur. Çekirdeksel manaları vardır. Müteşabih ayetler Hakk'a ait olup, irfanla çözülür ve anlaşılır. Bu ayetlerin tabanı ariflere, tavanı ise Hakk'a malumdur. Sarf, nahiv anlayışla bunlara mana verilmez. Gafillere tembih ola.

Sübhan ve ibadete gelince: sübhan, Allah'a (c.c.) bağlı dal isimlerden Sübbüh'ün isminin varlığını ve manasını bize tanıtır. Allah'a kulluk ve ibadet eden herkesin yaptıklarını ölçüye alır. Makam, mertebe bu ismin raporu ile değerini bulur. Hakk-kul ikilisinin hudutlarını ayırır. Dünyada özel mülkiyet ne ise, ahirette ibadetin birikiminden olan kazanç, emek, sübhanla tapulanır.

Muhiddini Arabi (k.s.) Şeceretülkevn (kevni vücut ağacı) adlı eserinde şu hadisi şerifle sübhanı bize tanıtır. Resulü Ekrem Efendimiz diyor ki: "Rabbim ile benim aramda öyle vaktim olur ki, orada ikimizden başka kimse bulunmaz. O, sübhandır." 'Hakk'la kul arasına girilmez' sözü buradan kaynaklanır. Demek olur ki sübhanın özel durumu vardır. Bunu da ibadet tayin eder. Süresinin ne kadar zaman aldığı, Allah'a yapılan ibadet, ilim , hayır ve irfanla belirlenir. Orasını ancak, Allah ve O kulu bilir. Şeyhi Ekber'in (Muhiddini Arabi'nin) takdir ettiği velilerden, Eba Yezidilbistami (k.s.) bu konuda şu kibarı kelamı irad eder. "Sübhani, ma a'zama şani". Manası: "Benimde kendime mahsus sübhanım vardır, şanım ne yücedir." Resulü Ekrem Efendimizi yeterince tanıyamayan, irfanın ne olduğunu bilmeyen, daha doğrusu evliyayı tanımayan, ona değer vermeyen şeriatçı kesim, bu söze şöyle mana verir, (kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir). Kendimi tesbih ederim sözü küfürdür. Buna böyle inanarak konuşan kafirdir. Zira kişi kendisine ibadet edemez.

Mevlana Celaleddini veli ile, Şemsi Tebrizi arasında uyanışa ışık saçan bu kibarı kelam olmuştur. Ve irfan köprüsünden bu kibritlenme ile geçiş başlamış ve devam etmiştir. Bu konuya açıklık getirmemişsem yeri gelince açıklayacağım inşallah.

Sübhanı namazla biraz daha tanıtalım. Namaza başlarken iftitah tekbiri çeker, okumaya başlarız. Kur'an'la başlamayız. Hem besmele çekmeyiz, hem de hadisi kudsi olan sübhanekeyi önce okuruz. Sonra besmele çeker, ardından fatihayı okuruz. Acaba burada Sübhana öncelik verilmesinin anlamı nedir? Bunun cevabı açıktır. Allah ile kul arası hususiyet arz eden çok önemli bir konudur. Allah (c.c.) ibadetle ilgili ayette şöyle der: "Ben, cinni ve insanı bana ibadet etsinler için yarattım."

Hakk katında en büyük olay bizi yaratmasıdır. İbadeti de ona bağladı. Ayetle açık beyan verdi. Fakat, ilme, irfana ikincilik Hakk'ı tanıdı. Hadisi kutside der ki: "Ben bir gizli hazine idim, bilinmekliğimi istedim. Onun için bu mevcudatı yarattım." Burada ilim kelimesi değil, irfan kelimesi kullanıldı. Acaba neden?

Her bilginin, her ibadetin kendine göre nuru vardır. İman nuru içinde, o nurlar biz kulların Hakk'a açılan kapısıdırlar. Bu Ademoğlu içinde öyleleri var ki, ne resul görmüş, ne kitabı var. Kendilerine has felsefeleri var. Hakk TeAla düşük değerle de olsa, onların ibadetini kabul eder. Güneşe, aya, yıldızlara, ağaca vs. tapanları kastediyoruz. İrfanla alakaları hiç yok. Demek ki ibadet daha yaygındır.

Hiçbir kimse yoktur ki onda bir inanç bulunmasın. Ve de mutlaka ahirette kalacağı ve bulunacağı bir yeri vardır. Çalışma ile sıkıntı, çile, eziyet görmekle ahirette geçerli bir ücret elde etmiş olur. Rahmeti ateşten görecek olsa dahi.

Sübhanı namaz içinde tanıtmaya devam edelim. Aslımız, dedemiz Adem'dir. Kur'an alfabesinde Adem, üç harften oluşur. Elif, dal, mim ( ). Bu harfler, namaz içinde üç erkanın (namaz için birbirine bağlı farzlar) simgesidirler. Elif kıyama, dal rükü'a mim secdeye işarettir. Namazda kıyam, yani ayakta duruşumuz farzdır. Sübhaneke ile ona başladık. Rüküa gittiğimizde, sübhane rebbiyel azim deriz. Burada sübhan yine önde. Secdelere gittiğimizde, sübhane rabbiyel ala deriz. Sübhan burada da önde. Tesbih çekerken sübhaneallah diye başlarız. Yine sübhaneallah öndedir. Hülasa sübhan hem önde, hem sonda çekirdek oluşturur.

Ne kadar ilim tahsil etsen, o ilmi yaysan, araştırsan, bulsan, sonunda yine beka vücudu içinde sen, seninle kalırsın. Denebilir ki hayatın özü senin kendine ait tarafınla son bulur. Acıların kendi acın, zevklerin kendi zevkin olacak. Rabbinle kendi aranda işin biter. Yani hidayet tarafının en yüksek ferdi makamı sübhandır. Nefsini arif olacak mertebeye ulaşınca.

Din diyebildiğimiz, yaratan-yaratılan arasındaki bağlantı, insanın aslı ile çekirdekleşir. İnsanın aslı diye bilinen, ilk nebi-ilk insan, din için esastır. Her insan beden ve ruh sahibidir. Aslı olan ilk insanın aynıdır. Buna göre her insan dini hüviyet sahibidir ve de kitabullahtır. Yani, Allah'ın (c.c.) gerçek ve canlı kitabıdır.

İlk insanın uzantısı itibarı ile yaratan tarafı Hakk'tır. Yaratılan tarafı ise halk'tır. İşte iki ayaklı bu insanın bir tarafı Hakk, öbür tarafı halk olmak üzere iki ana unsurdan oluşur. Ruh tarafı ile Hakk'ı, beden tarafı ile halkı temsil eder.

Hakk ve ruh tarafının din içinde adı velayettir. Beden ve halk tarafının adı risalettir. Hakk'ın tek hakikatlı lisanı olan eşya -ki içinde yaşadığımız şu dünyada gördüğümüz her şey, yani insan, hayvan, bitki, maden, hava, su, toprak, ateş, ay, yıldızlar ve güneş. Tüm değişik hareketleri ile Hakk'ın lisanlarıdırlar. İnsanın ağzındaki dil hareket etmedikçe lisan ve konuşma nasıl olamıyorsa, eşyada da hareket olmadan, Hakk'ın lisanını görmek mümkün değildir. Buna velayet tarafı ile açıklık getiren Peygamberimiz, hadisi şerifte der ki: "la sakinü fileflak." Manası: küresel kütlesi ile ve içindeki cismi basit zerreleri ile (atom çekirdekleri) tüm kainat hareket halindedir. Bu hareketlerin çıkış merkezi, bağlı bulunduğu yer, Allah'ın muhabbetidir. Bu gerçeği çok iyi bilen Muhiddini Arabi (k.s.) kibarı kelam olarak bilinen öz sözünde şöyle der: "Hareket hubbiye'dir." Yani tüm hareketler, Allah'ın (c.c.) muhabbet (sevgi) hazinesinden gelir. Ancak bu hareketler, insanın kalbinden geçerken kişi tarafından yönlendirilir. Ya hayır olur o kişi için, ya da şer. Zira irade-i cüziye kişinin ebedi hayatına yön veren azap ve rahatlık yüklü serbestidir. Yani, iyilik kötülük yapmaya izinli, Hakk'ın çizdiği belirli hudutlar içinde hareket etme serbestliği. Bu cüzi iradenin bağlı bulunduğu yer, irade-i külliyedir. Ve burası Hakk'a aittir.

İrade-i külliyeye sahip olan Hakk nedir, onu tanıyalım. Hakk, vücudu vacib olan yaratıcıdır. Yani Allah'ın (c.c.) nur vücudundan değişimli olarak mahlukata uzanan bir vücuttur. Bunun açıklamasını Hakk'ın lisanı olan eşyanın dilinden görelim.

Her ağacın çekirdekten maadası topraktır. Bir ceviz, bir elma, bir hurma çekirdeği düşünün. Bu çekirdeği toprağa gömünce, bundan bir ağaç oluşur. Ağacın varlığı toprağın uzantısıdır. Hem de değişim görmüştür. Ağaç çürür toprak çürümez, ağaç yanar toprak yanmaz, ağaç yemiş verir, toprakta kaldığı sürece.

İşte Allah'tan mahlukata olan insani uzantı bu şekil değişim yer ve Hakk adını alır. Burası Allah'a ait sahadır. Bu sebepten insan için arifler şu tabiri kullanır: "İnsan, Allah'ın ne aynıdır, ne gayrıdır." Yani insan vücut bakımından ne Allah'ın aynıdır, ne de onun dışında yer alır.

Ağaç-toprak ikilisi bunu bariz şekilde ortaya koyar. Burada aklı beşer acizdir. Çünkü bunu çözemez.

Şimdi de dinin sübhani ve İslami taraflarının hududunu çizelim, gösterelim. Önce, sübhani tarafa bağlı olanları görelim. İrade-i cüziye Hakk'ın iradesinden insana verilen ve kişinin ahiretteki yerini kendisinin tayin etmesi için verilen güçtür. Erkeklerde (genelde) 15 yaşında başlar. Buna buluğ çağı denir. Şer ve hayrın ikisinin kapısı açılmıştır. Kızlarda (genelde) 12 yaşında başlar.

Sübhanın insan bedeninde yeri ağızdır, sözdür, konuşmadır. Dil denilen et parçasında merkezleşir. Ağzımızdaki dişlerle ortaklaşa konuşma yapar.

Sübhanın din içinde yeri, şeriattır. Söz ile kaimdir. Allah (c.c.) peygamberimize ait konuşmaları yürüttüğü, emir ve kanunların adıdır.

Sübhanın Kur'an içindeki yeri, muhkemat ayetleridir. Bu ayetlere ait Kur'anla birlikte gelen özel dili vardır. Ona Kur'an dili Arapçası denir. Bir başka adı ibaredir (beyan etmek). Lisana, okuma ve yazmaya sığabilen manaları taşır. (Bulutlar yağmuru taşır gibi). Sözün taşıyabildiği manayı bünyesinde taşır.

Sübhanın ilim içinde yeri fıkıhdır. İlim denizinde fıkıh, yağmur misali bir yer işgal eder. Kelimeler yağmur taneleri gibi mana taşırlar. Kağıt üzerinde yazılan tüm sözler, sübhanın bir gereğidir.

Demek oluyor ki sübhan Hakk'la Kul arasında olan ikili bir meseledir. Her kul için bu vardır. Yeter ki ibadet etsin. Bu en çok namazın erkanı içinde olur. Yani iftitah (namaza ilk giriş) tekbirinden sonraki namaz içi zamanda. Ancak musalli olursa. Musalli odur ki, namaz içinde Hakk'ı görmüş ola. Aksi halde Hakk'ı göremez.

Musalli olmayanların emeği de boşa gitmez. Beklenmedik bir iyilik kendisine gizlice ulaşır. Fakat kişi bunu, 'talihim yaver gitti' diyerek karşılar. Oysa bu, işlediği ibadetin sonucu bir birikim oluşmuştur. Hakk'ın ona hediyesidir. Bilgi eksikliğinden kul bunu bilemez. Kısacası kalp gözü açık olmayanlar, Hakk'ı göremezler. Bundan dolayı da sübhani durumları olmaz.

Sübhanı böylece tanıttıktan sonra sübhana bağlı yerleri tanıtmaya devam edelim. İnsanın kendisini ve Hakk'ı idrak etmesini sağlayan, akıl sahasında sübhanı tanıyalım. Burada dimağ, sübhan içinde yer alır. Dimağ, bu insan bedenine bağlı idrak güçleridir. Beşi dışarıda, beşi de içeri de olmak üzere 10 kapısı vardır. Önce dışarda olanları sıralayalım. 1-görmek, 2-duymak, 3-koku almak, 4-Tad almak, 5-his (dokunmak suretiyle idrak etmek). İçeridekiler de şöyle: 1-Hayal, 2-hıfz (ezberleyen) 3-tefekkür, 4-vehm (hayvani akıl), 5-hissi müşterektir. Yani ortak his iki kişinin birbirinin elini sıkması, iki veya daha çok kişinin birbirini sevmesi gibi.

Ahiret itibari ile dünya sübhan tarafında bulunur. Gıdamızı dünyadan alırız. Hayvani arzuları, dünya ile güçlendiririz. Yani çok yemekle hayvani arzular ön plana çıkar, ahiretten uzaklaşırız.

Sübhan tarafında bulunan insan bedeni, risalet için vardır. O tarafta yaşar. İbadeti yerine getirir. Anasırdan yaratıldığı için dünya ile birlikte olur.

Mukaddes yerlerden olan Medine (Yesrib) sübhan tarafında bulunur. Peygamberimize ait olan bu yer, Muhammed imzalıdır ve ferdi mana ifade eder.

Değerli madenlerden gümüş, sübhan içinde değerini sürdürür. Risalete bağlı hüviyeti vardır. Nisab içinde, zenginlik fakirlik hududunda ayırımcı taşlardan biridir. Velayet ilim itibariyle hicri 1127'de Batın isminin iktidara geçmesiyle altın içinde değer bulmuştur.

Ay, ışığı itibariyle sübhan tarafında bulunur. Yansıyan ışık, sübhan sahasına girer. Zira, risalet yönlü manası vardır.

Sübhan: velayet ve risalet ilminden en azından, havas seviyesine yükselecek kadar tahsil ederek, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) Mustafa'da kemalat bulan, mekarimi ahlaktan yeterince elde etmeye sübhan denir.

Hakk katında ibadetin kabulü, mekarimi ahlakla ölçülür ve değerlendirilir. Kan, beden için, yaşamak için ne ise, ebedi hayat için de mekarimi ahlak odur. Mekarimi ahlakın temelinde dünya malının, dünya değerlerinin yokluğu yatar. Ariflere, evliyaya dünyayı ve ahireti atmadan ariflik, velilik verilmez.

Peygamberimiz hadisi şerifte: (Türkçesini söylüyoruz) "Dünya, ahiret ehli üzerine haramdır. Ahiret de, dünya ehli üzerine haramdır. Her ikisi, ehlullah (Allah'ın ehli) üzerine haramdır." Ehlullah, nefsini arif olan kişidir ki, peygamberlere en yakın olandır.

Yine bir hadisi şerifte Peygamberimiz: "Kim ki nefsini arif olursa (yani irfanla bilirse) -o kadar var ki- o rabbini arif olur" der. İşte bunlar, peygamberler dışında Allah'a (c.c.) en yakın olan kuldur. İşte bunlar peygamberlerden sonra sübhan sahibi olanlardır. Yani bunlar dünyada iken, rabbi ile kendisi arasında ikili vakit bulurlar.

Peygamberimizin buna dair, "Cehalet ateşten gömlektir. Allah onu ümmetime nasip etmesin" şeklindeki dua nitelikli hadisi şerifi bir kenara itilerek, her cami vaizlerin bu gömleği satan mağazası durumuna sokuldu. Hayli ucuz olan bu gömlekler cemaatin en önemli giysisi oldu.

Şu gerçeğe herkes kesin olarak inanmalıdır ki, İslam dininde yanlış, eksik, hiçbir yerde ve hiçbir şekilde yoktur ve olamaz. Dinde görülen tüm yanlış ve eksikler, dinin önüne geçerek kendilerini alim diye tanıtan iki ayaklılarda aranmalıdır. Kur'an dili Arapçasını Kur'an'ı bilmeye, manasını çözmeye yeterli gören bu çevreler, en büyük hatayı burada yapıyorlar.

İrfan alfabesi, irfan dili, eşya alfabesi, eşya dili bilmeyenler Kur'an'ın muhkemat ayetler dışında ve manası ariflerce bilinen, işaret, latifeler ve hakikat tarafına mana veremezler. Sıkıntı buradan geliyor.

Ağacın kendine mahsus velayet ve risaleti vardır. Ağacın velayet tarafı çekirdeğin toprağa gömülmesi sonucu ağaç olarak yaygın duruma gelmesidir. Dalının ucundan verdiği yemiş sübhandır. Ağaca yürüyen hayat suyu, yani yeşermeyi meydana getiren ikinci su mekarimi ahlakın karşıtıdır. Yedi makam tezkiye-i nefis yemiş için çiçek, ham meyve, olgun meyve olarak sonuçlanır. Bu keyfiyet sübhandır.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]