Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve diğer peygamberlerin Hakk katındaki
kimliklerini, kişiliklerini bilmeden, dinler gerçeği hakkıyla ve
layıkıyla bilinmez. Yani her peygamber beden yapısı itibariyle beşerdir.
Dünya tarafı olan anasır bedeni hiçbir ademoğlundan başka yapı gerçeği
taşımaz. İşte her nebi bu tarafı ile halktır. Yer, içer,
uyur ve çalışır.
Fakat onun bir de peygamberlik tarafı vardır ki, her peygamber
o tarafı itibariyle Hakk'tır. Zaten Adem'in bir tarafı Halk,
öbür tarafı Hakk olarak yaratılmıştır. Anasırdan yaratılan
diğer mahlukatta böyle bir yaratılış kabiliyeti yoktur. Bu sebeptendir
ki ateşten yaratılan şeytan Adem'e secde etmedi. Zira o,
yani şeytan Adem'deki Hakk'ı göremedi. Nasıl görsün ki, yaratılış
hamurunda böyle bir görüş kabiliyeti yoktu. Fakat melekler Adem'e
secde ettiler. Çünkü melekler nurdan yaratılmışlardı. Hakk Teala'nın
nur vücudu vardır. O nur vücuttan değişimli de olsa bir uzantı oluşturan
melekler ve peygamberlerin, Hakk tarafından beden sahibi olmaları,
birbirlerini görme ve tanıma kabiliyet sahibidirler. Bu görme ve
görülme kalp gözü ile olur. Bu kalp gözü Hakk'a ait gözdür. Buna
Kur'an dili Arapçası ile basiret denir. Bu basiret evliyada
da vardır. Ancak basiretin iç içe yükselen tarafları da vardır.
Yani şöyle; her veli kalp gözüyle Hakk'ı görür. Fakat melekleri
göremez. Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için Hakk görünür,
melek görünmez, bu nasıl olur şeklinde bir itiraz söz konusudur.
Açıklık getirelim.
Evliyadan Bursalı İsmailhakkı Kitabünnecat isimli eserinde
bu konuya eğilerek şöyle der: " Allah'ın yarattığı hiçbir mahluk
melekler olsun, peygamberler olsun, Hakk'ı kendi gördüğü gibi göremez
(yani Hakk kendini gördüğü gibi kimseye görme gücü vermemiştir).
Peygamber ve meleklerin görebileceği libas taşır (burada
libas demek özel koruyucu elbise demektir). Güneşin kütlesine
bakanın gözleri kör olur (renkli ışık zayıflatan camsız bakılmaz).
İşte Hakk Teala böyle bir kör edici görüntüyü zayıflatmak için
kendine has libasla mahlukata kendini gösterir.
Elbette ki nur vücut sahiplerine ayrı, evliyaya ayrı libas kullanır.
Hakk Teala biz Adem soyundan önce binlerle ifade edilen nice mahlukat
yaratmıştır. Her birine karşı vücudunun yüksek voltajlı nurunu,
kırıcı ve zayıflatıcı elbise kullandığı anlaşılmaktadır. Nasıl bir
koruyucu elbise kullandığına dair bu beşeri aklın yeterli idrak
gücü yoktur. Öldükten sonra ruhumuzun karar kılacağı beka vücudumuz
bunu biraz daha geniş anlar. Resulü Ekrem Efendimiz hadisi şerifte
ne güzel söyler: "Nas uykudadır, öldükten sonra uyanırlar."
Burada nas kelimesi tüm adem nesli demektir.
Bu konuya diğer yazılarımızda yeterli açıklık getirdik. Sözü uzatmadan
peygamberimize dönelim. Bütün peygamberlerin peygamberliklerini
bünyesinde özleştiren Allah, her ilmi de ona cem etmiştir. O'nun
Hakk tarafı Ahmedi, halk tarafı ise Muhammedi hüviyete
sahipti. Ahmedi tarafı ile tüm mahlukata nebi iken, Muhammedi tarafı
ile tüm ademoğluna risalet-i ammeyi getiriyordu. Hicretten 17 ay
önce gerçekleşen Mirac vakası ile bu iki beden birleşiyordu (geçmiş
yazılarda da var).
Nur vücut sahibi Ahmet ile anasır vücut sahibi Muhammed ikilisi
Mirac ile birleşince, Peygamberimizin anasır bedeni de nurani bir
hüviyet kazanmıştır. Bu olay Medine'ye varılmakla tamamlanmıştı.
Medine demek risaleti amme demektir. Medine demek ademoğlu için
medeni anlayışın doğması demektir. Medine demek Hakk katında en
yüksek değer taşıyan ibadetlerin açıklanması demektir. Medine demek
hicret haftası içinde bulunan Cuma gününün kameri takviminin başlangıcının,
şemsi takvim başlangıcının ve peygamberimizin ana rahmine inişinin
ilanı demektir. Medine demek Resulü Ekrem Efendimizin şeriatı Muhammediye'nin
doğuşu demektir.
Resulü Ekrem Efendimiz ilk nebi hüviyeti ile, yani Ahmedi taraftan
amme sıfatıyla şu hadisi şerifi irad etmiştir. Hadisi şerif şöyle:
"Küntü nebiyyen ve ademe beynelmai vettın." Meali şöyle:
"Ben nebi oldu idim, Adem su ile çamur arasında iken." Bu
hadisi şerif çok önemlidir. Bunu edebi manada tanıyalım. Edebin
ne olduğunu tanıtalım. Hz. Ali der ki: "Edeb, aklın suretidir."
Bu anlayış içinde mana üretimi yapalım. Küntü kelimesi ammeye ait
işlerde kullanılır. Yani bütün mahlukat için peygamber oldu idim,
Adem su ile çamur arasında iken. Adem peygamberin yaratılışına ait
üç safha vardır. Birincisi; su ile çamur arasında olduğu zaman,
ikincisi; tek başına kaldığı zaman. Yani erkek olarak kendi vardı.
Henüz Havva anamız kendinden doğmamıştır. Böylece bir süre bekar
hayatı yaşadı. Üçüncü zaman Havva kendisinden yaratıldığı zaman.
Bilindiği üzere Adem ile Havva bir süre cennette kaldılar. Acaba
neden demedi ki Adem'in Havva'dan önceki zamanından önce ben nebi
idim. Yahut, Adem ile Havva cennetten dünyaya gönderilmeden önce
ben nebi idim. Yahut adem Havva cennetten dünyaya gönderilmeden
önce ben nebi idim, şeklinde bir ifade kullanmadı. İlk yaratılmaya
başlandığı zaman ki çamurdan bir bedeni dahi ortada yok. Su ile
çamur tabirini kullandı.,
Bu demektir ki Adem'den önce ademoğlu gibi binlerce mahluk gelmiştir.
Hepsinden önce ben nebi idim demekle bize ilk nebi diliyle şöyle
söylüyor: "bu binlerce neslin gelmesine ilk nebi olarak öncülük
ettim. Anasır bedenden ibaret olan Muhammedi nurlandırarak kendime
bağladım. Bu benim binlerce neslin içinden yürüttüğüm Hakk destekli
nurlandırmamdan biridir. Anasır denilen (toprak-su-hava-ateşten
ibaret) eşyadan Adem nebi ile elbise takındım. Bu elbise ile
Muhammed'e kadar yürüdüm. Sonra da bu elbiseyi kendime bağladım
(bu kaçıncı elbisedir kim bilir)" diyor. İşte bu ilk nebi bağlantısı
ile Kur'an'da "Seni alemlere rahmet için gönderdim" ayeti
yer alır. Bunun gibi ilk nebi bağlantılı ayetler vardır. Biz sadece
bir ayetle iktifa ettik.
Mirac ile kesinleşen ve hicretle ilan edilen risalet-i amme, yani
şeriatı Muhammediye bütün ademoğlunu kapsamına alır. Bu anlayış
istikametinde İslam dini içinde iki ümmet vardır. Birisine ümmeti
icabet denir. Yani bu şeriata inanan ve bunu yaşayanlar. Ötekine
ümmeti davet denir. Yani ademoğlundan gelmiş ve gelecek ne
kader insan varsa hepsine Hakk'tan gelen açık davetiye vardır.
Arap'a Türk'e bakarak değil, ululemir diye bilinen müseccel İslam
evliyasının eserlerini inceleyerek, anlayarak, velayet ilmi ile
yukarıdan aşağıya inenler bu gerçek din anlayışına vakıf olurlar.
Bunlar, yani bu beş velinin isimleri şöyle: birincisi, Hatemülevliya
diye bilinen, yani peygamberlerin risaleten özü ve sonuncusu olan
İslam peygamberi bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın Hz. Ali'den
uzanan velayet ilminin en üst bilgisine vakıf olan, Hatemülevliyası
Muhiddini Arabi (k.s.) peygamberimize verilmiş olan bu ilmin
(peygamberler hariç) en yükseğine vakıf olan veli demektir. 475
eseri vardır. İkincisi, Bursalı İsmailhakkı'dır. 167 eseri
vardır. Üçüncüsü, Erzurumlu İbrahimhakkı'dır. 30 eseri
vardır. Dördüncüsü, Abdullah Bosnavi'dir. Beşincisi, Abdülkerim
Çiğli'dir. 30 eseri vardır.
Bu beş veli, İslam dini ve İslam şeriatını hakkıyla bilen, yaşayan
ve açıklayan Allah'ın gerçek dostlarıdırlar. Bunlardan başka bir
çok veli vardır. Fakat hiçbirisi dinin üç ana kapısı olan şeriat-
tarikat-hakikat üçlüsünü gerçek anlamda izah edemez. Fakülte bitirdiği
halde dinleri ve din adamlarını ilmi açıdan yetersiz bulan ve bu
konuda arayış içinde olan her tahsil sahibine tavsiyemiz budur.
Sakın olası Arap'a, Türk'e bakıp da İslam dini budur diyerek karar
vermesin. Dinde gerçek anlayış bu beş velinin (kitap mafyası tarafından
bozulmamış) eserlerinde vardır. Bizim bu yazdığımız yazılar onların
eserlerinden özet bir tanıtımdır.
Her yerde, her bölgede evliyadan olduğunu söyleyen çok sayıda yalancı
veli vardır. Bunlara inanmayın ve kanmayın. Yazdıkları kitapları
okumayın. Bunları dinlemek, yazdıkları kitapları okumak, Allah'ın
bilgi hafızasını hurdalığa ya da çöp kutusu haline getirmektir.
İslam dini Hakk'a ait olup, hiçbir millet bu din bizden çıktı,
bize aittir diyemez. İşte Kur'an-ı Kerim, işte ayet. Hakk teala
diyor ki: "vema muhamedün illa resul". Meali şöyle: "Muhammed
yoktur, illa resul vardır." Bu yazdığım yanlış anlaşılmasın.
Burada Hakk Teala dinin sahibi benim. Risaletle gelenler bendendir
diyerek, mahlukatı dışlıyor. Yani peygamberden gördükleriniz bendendir.
Peygamber bir vasıtadır. Bana inanın, bana bağlanın diyor. Bu konuya
açıklık getiren Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat isimli
eserinde şu olayı anlatır:
Bir gün Resulü Ekrem Efendimiz sahabe ile otururken bir ara Ebubekir
(r.a.)'e şöyle bir soru sorar: "Ya sıddık en çok kimi seversin?"
Ebubekir cevaben dedi ki; "Allah'ı ya Resulellah." Resulü
Ekrem Efendimiz tekrar sorar: "Peki beni sevmez misin?" Sıddık
tekrar cevap verir: "seni de severim ama O'ndan, yani Allah'tan
ötürü." Bu cevabı çok olgun bulan Resulümüzün bakın son cümlesi
ne olur: "İşte ya sıddık, şimdi imanını kurtardın" der.
Yukarıdaki ayetin bir uzantısı olan Resulü Ekrem Efendimizin bu
sözleri, imanın ne demek olduğunu şahıslara, kişilere, krallara,
tarikat şeyhlerine, putlaştırırcasına bir saygı duymanın Hakk'tan
kopmak anlamına geldiğine açık delildir. Kur'an'daki şu ayette "Allah'a
ve resule ve ululemr'e itaat edin" manasındaki ayet, aynı mananın
bir başka uzantısıdır. Burada ululemir şeriattan öteye geçemeyenlerin
anladığı gibi değildir. Kalp gözü açık olanlar kastediliyor. Yani
Hakk'ı görenler. Hakk'ı görmeyenler ululemir olamaz. Bu beş veliden
başkasına inanmak, yanlışa koşmaktır. Ne demişler; 'şüpheli can
cennete giremez.' Şüpheyi defetmeye bak.
Resulü Ekrem Efendimize Arapların Hakk katındaki kimliği sorulduğunda
şöyle dedi; "Arap'ın diğer milletlere karşı üstünlüğü, takva
iledir". Bundan da anlaşılıyor ki, hiç kimse peygamberler ve
evliya için bu bizdendir diyemez. Madenler içinde altın ne ise,
insanlar içinde peygamberler ve evliya odur. Kim Hakk'a yakın olursa,
o peygambere yakın olur. Dinin tapusu Allah'ın kudret elindedir.
Mekke ve Medine mekan itibarı ile Allah'a ait mukaddes şehirlerdir.
Dünya Allah'a aittir. Mülk onun, insanlar onundur. Her ne kadar
Kur'an Arapça ise de, bu mahlukat bağlantılıdır. Hakk'a ait büyük
kitap elsine-i Hakk olan eşyadır. Kur'an bu eşya ile Allah'a ait
sırları çözer.
Kur'an'da: "Kuranen Arabiyyen lealleküm takilun" der. Kuran(en),
Arabiyy(en) kelimelerinde tenvin vardır. Yani iki tane üstün vardır.
Kuran dili Arapçası okuyan herkes bilir ki, tenvin taşıyan kelimenin
manasını yalnız Allah bilir. Lealle kelimesi illetin varlığını tanıtır.
Manası şöyle: "olur ki belki, umulur ki, siz akıl edersiniz."
Bu demektir ki Arapça ile de Kur'an çözülemez. Bir yere kadar gidersiniz.
Kalp gözü açılıp Levhi Mahfuz'dan Kur'an okumaya Arapça çıkış merdivenidir.
Kur'an'ı ululemirden dinleyin. Onlar bu kitabı anlarlar. Kuran dili
arapçası Kur'an ile gelmiştir.
Özet olarak deriz ki, peygamberimize mekarimi ahlak yönünden kim
yakın olursa, o kişi Resulün sahabesinden olur. Her veli sahabe-i
resuldür. Zira onlar kalp gözü ile peygamberi gördüklerinden kıyamete
kadar ne kadar veli gelirse hepsi sahabe kapsamına girer. Onlar
için dün, bugün, yarın yoktur.
Kimde hayır fazla ise, kim güvenilir kişi ise, o peygamberin yakınıdır.
Kimlerde şer galipse, o peygamberden uzaktır. Aslında Mekke-Medine
İslam dünyasının manen ortak yerleridirler. Hakk'a ait oldukları
için.
Fakat bunu arayan soran olmadığından, ait olduğu devlete büyük
yük olmuştur.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |