Velayet ilmi ile
bakıldığında kadın genelde ikiye ayrılır. Birincisi, ev kadınıdır.
Bu kadınlar şeriatı Muhammediye çerçevesinde, risalet terbiyesine
bağlı inançlı kadınlardır. Peygamberimiz hadisi şerifte: "Eğer
insan insana tapaydı, kadın kocasına tapardı" demek suretiyle
erkeğin kadına karşı olan üstünlüğünü tanıtmıştır. Bir hadisi şerifte
de: "Kadının en yakın mescidi evinin köşesidir" der. Kadınlarla
ilgili çok hadisi şerifler vardır. Fakat biz sadece iki tane ile
yetindik. İlerde geniş bilgi vereceğiz.
Kadının ikincisi; serbest kadındır. Bu tip kadınlar İslam Dini
çerçevesinde bulunurlar. Yani bu kadınlar toplumun içinde yaşamayı
gaye edinirler, çalışırlar, tahsil yaparlar, meslek sahibi olurlar.
Kafalarına uygun erkeklerle evlenirler. Şeriatı Muhammediye'ye göre
değil, kendilerine göre namus sahibidirler. Erkeklerle arkadaşlık
ederler, gezerler, tozarlar. Fakat önemli ölçüde sınır ihlalleri
yapmazlar. Bunun içinde az da olsa toplumun dışına çıkanları olur.
Bunlar yekun tutmazlar.
Bu tip kadınlar kıyamet yaklaştıkça çoğalacaklar. O kadar çoğalacaklar
ki, ev kadını bulmak neredeyse imkansız hale gelecek. Kadın vardır,
ev kadınıdır. Bağında bahçesinde çalışır, şeriat çerçevesinde kapalıdır.
Kocasının helal kazanç sahibi olabilmesi için, kendisi de aile bütçesine
katkıda bulunur (Türkiye'yi kastederek konuşuyorum). Bu ülke cumhuriyetten
sonra şer ve hayrı serbest kılan döneme girmiştir. Bu serbestlik
bir toplumun ilim ve bilgiyi yakalaması için elzemdir. Hakk Teala
şer ve hayra izin vermeyen bir toplumu istiklalden mahrum kılar.
Amentüyü bilen herkes bu altı şartın birinin kader-hayır-şer olduğuna
inanır. İmanın şartlarından olan hayır ve şerre eşit ölçüde izin
vermeyen toplum, esaretten kurtulamaz. Zira amentüyü kabul eden
herkes hayır ve şerrin Allah (c.c.)'tan geldiğine iman eder. Bu
demektir ki, her hayır eşdeğer bir şerden bize ulaşır. Şerri atan,
hayrı da atmış olur. Bu hassas bir meseledir. Ayıklanması güçtür.
Bunu ayıklamak ve anlamak isteyen her kişi Hakk'ın lisanları olan
eşyaya baksın. Şöyle ki; hurmayı, eriği, şeftaliyi, kirazı yersin.
Çekirdeğini atarsın. Dışı dikenli olan kestanenin dışında olan dikenlerini
atarsın, içini yersin. Meseleyi böyle anla, böyle değerlendir. Şunu
da iyi bil ki, bu bir yakınlık meselesidir. Yani, kişi Allah (c.c.)'a
yakın olursa şer uzaklaşır, hayır yaklaşır, hayrı alır. Tersinesi
olursa, şerri alır. Kısacası hayır ve şerden hiçbiri açıkta kalmaz.
Behemehal sahibini bulur. Burada davranış biçimi önemlidir. Yani
çalışma ve helal lokma birinci derecede hayra yakın olur ve hayrı
yakalar. Kuru lafla yürütülen din, hayali öteye geçmez. Velayet
ilmi, çalışmadan karnını doyuranı dinin dışında görür. Zira helal
kazanç bir emek sonucu kazanılandır. Mesleği konuşmaktan öteye geçmeyen
meslek sahipleri genelde, yani ağırlıklı olarak şer tarafında bulunurlar.
Diyanete bağlı din görevlisi memurlar bunların başında gelir. Osmanlı
döneminde çok seyrek de olsa takva (Allah (c.c.) korkusu
taşıyan, helal yiyen) din adamları vardı. Onların dini açıdan çok
önemli bir tavsiyeleri vardı. O da şöyle: "hocanın (yani
cami imamlarının ve diğer din görevlilerinin) dediğini tut, yaptığını
yapma." Benim gençliğimde bu söz çok konuşulurdu. Şimdi unutuldu.
Zira din görevlisi (genelde) dini bırakmış rejimle uğraşıyor.
Yine kadının kimliğine dönüyoruz. Bilindiği üzere şeriatı Muhammediye'nin
emri ve tanıtım yeri Kur'an-ı Kerim'deki ahkam ayetleridir. Tüm
ademoğluna şamil tarafları vardır. Risaletin ferdiyet tarafında
bulunan bu ayetler, kişiyi ve aileyi yönlendiren, Hakk'a ait kanunlardır.
Ancak bunlar ilahi anayasa hüviyeti taşırlar. Anayasa demek, kanunların
doğup geldiği yer demektir. Her devletin anayasası olur. Bunu örnek
alarak ilahi anayasayı tanıtalım.
Yetkili, ehliyetli, ileriyi gören kişiler tarafından hazırlanan
bu anayasa, uyulması mecburi olan genel prensiplerdir. Bu anayasa
madde madde kayıt altına alınır. Milletin meclisinde bu maddelere
bağlı olarak kanunlar çıkar. Ancak bu anayasanın yorumunu yürüten
bir anayasa mahkemesi vardır. Çıkan kanunun anayasaya uygun olup
olmadığına bu mahkeme karar verir. Sonuçta bu kanun ya kısmen, ya
da tamamen kabul edilir, ya da iptal olur.
İşte Kur'an-ı Kerim'deki bu ahkam ayetlerinin de kendine göre anlayanı
ve yoranı vardır. Bu ilahi anayasanın tek baş yorumcusu Peygamber
Efendimiz'dir. Yardımcıları ariflerdir. Yani kalp gözü açık olan
ve bu gözlerle Hakk'ı gören İslam evliyasıdır. Bunların dışında
hiç kimse bu ahkam ayetlerine mana veremez. Verilirse İslamı yaşayan
İslam devletlerindeki cehaletin ve vahşetin boyutları ortaya çıkar.
Asrımızda gördüğümüz manzara bunun açık şahitidir.
23 kameri sene devam eden asrı saadet dönemi, hicretten sonra Medine'de
inzal olan 27 sure bu ahkam ayetlerini getirmiştir. Bu ayetlerin
kiminin süresi Peygamberimizin ahirete dönmesi ile hükmü bitmiştir.
Kimisi münferit olay kapsamındadır. Kimisi velayet ilminin
açıklanmasına izin verilen hicri kameri 627, hicri şemsi 608 senesinde
hükmü kaldırılmıştır. Kimisi de kıyamete kadar devam edecektir.
Her şuurlu şu soruyu soracaktır. Bunun ayıklanmasını kimden ve
nereden öğreneceğiz? Cevabı açıktır. Önemli olanları Peygamberimizden,
ikinci derece önem taşıyanları evliyadan öğreneceğiz. Muhiddini
Arabi (k.s.) bunların başında gelir. Zira o Hatemülevliya'dır.
Yani velilerin özü ve en yükseğidir.
Bilindiği üzere fiil, sözden üstündür. Yani kişideki davranış biçimi,
onun sözünden çok daha kesin bir ifade ortaya koyar. Bu gerçeği
dikkate alarak Peygamberimizin fiili durumunu, davranış ve yaşayışını
birinci derecede delil kabul ederek, ahkam ayetlerine bakacağız.
Önce şer'i (yani şeriata ait ) hükümleri tanıyalım. Kur'an-ı Kerim'deki
bu ahkam ayetlerinde kısasa kısas hükmü vardır. Yani işlenen her
suçun cezası aynı ile yapılır. Zina edenler taşlanır, hırsızın eli
kesilir, kadın başına vurmamak kaydıyla hafifçe dövülür. Buna benzer
tüm hükümlerin hepsini şüphe yok ki, Peygamberimiz en iyi anlayandır.
Öyleyse Peygamberimizin hayatını inceleriz. O nasıl uygulama yaptıysa
onu esas alırız. Zira şeriatın sahibi odur. Onun hayatı ve davranışı
kıyamete kadar gelecek ademoğluna örnektir.
Önce kadın dövülür mü, dövülmez mi hükmünü peygamberimizin davranışları
ile görelim. Peygamberimiz Allah (c.c.)'ın emri çerçevesinde, gerek
kendi hanımlarını, gerekse evlatlarını vahiy gelmek suretiyle nikahlamıştır.
Yani Allah (c.c.), Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya hangi hanımı
nikahlayacağını ismen bildirmiştir. Keza kızlarını da hangi erkeğe
vereceğini de Allah (c.c.) emretmiştir.
Buhari'de açıklandığı üzere Peygamberimiz nikahına 11 hanım dahil
etmiştir. İkisi kendi sağlığında vefat etmiştir. Ayşe validemizle
Sevde validemiz, hicrete üç sene kala nikahına girmiştir. Yani bu
iki validemiz 13 sene Peygamberimizin nikahı altında kalmıştır.
Çünkü Peygamberimiz kameri sene ile 53 yaşında iken hicret etmiştir.
25 sene Hatice validemiz nikahında bulundu. O vefat edince Sevde
ile Ayşe validemizi aldı. Bu iki hanımı ile 5 sene kaldıktan sonra
Hafsa validemizi nikahına aldı. Hicretin üçüncü yılında bu nikah
gerçekleşti. Yani ahirete dönüşüne 8 sene kala. Diğer 6 hanımını
bundan sonra aldı. Ahirete dönüşüne 3 sen kala son hanımını aldı.
Üç sene 9 hanımla nikahını sürdürdü.
Biz Müslümanlara, kıyamete kadar örnek olacak hanımları ile ilgili
bir olay vuku bulmuştur. Şöyle ki: her hanımın ayrı evi vardı. Sıra
ile hepsine giderdi. Bu hanımlardan ikisi anlaştı. Dediler ki, benim
nöbetime geldiğinde ağzın kokuyor, diyeceğim. Ne kokuyor, diye sorunca
(kokusu hoş olmayan bir çiçek var. Arı ondan bal yapınca istenmiyen
koku verir) herhalde kokulu bal yedin diyeceğiz. Peygamberimiz hayır
böyle bir bal yemedim dediyse de, ne bileyim ağzın kokuyor, dedi.
Ötekine gidince aynı sözle karşılaştı. Bu iki hanımın anlaşarak
böyle bir iddiada bulunduklarını sezince, onlara: "İster misiniz,
balı size haram kılayım" deyince, ayet geldi: "Hanımlarına
küsüpte benim nimetimi haram yapamazsın" emri geldi.
Bunu üzerine Peygamberimiz kendisini, yani nefsini bir ay süreyle
mescide, hasırlar üzerine yatarak cezalandırdı. Bu bize, hanımlarınıza
kızdığınızda yatağına girmeyin, anlamında tembih yüklüdür. Sebepleri
ne olursa olsun, herhangi bir anlaşmazlıkta suçu kendisinde aramayan
erkek, peygamberden kopmuş demektir.
Kur'an-ı Kerim'deki ahkam ayetlerine bakarak, hanımını döven kişinin
ahvali şu kişiye benzer ki, dava konusu olan bir meselede hakim
karşısına çıkıp anayasa maddeleri okuyarak hakkını arması gibi bir
şeydir bu. Peygamberi örnek almayan kişi, hem Kur'an'dan hem de
dinden kopar.
Ululemir olan evliya son sözü konuşur. Yeter ki eser sahibi olsun.
Yani Hakk'tan gelen ilhamla şeriatı Muhammediye'yi temel alan bir
teferruatla kitap yazmış olsun. Herkes şunu iyi bilmelidir ki, şeriat
olmayan yerde din olmaz. Binanın temeli ne ise, İslam Dini'nde şeriat
odur. Ancak şeriatı herkes kendine göre yorumlar. Bunlar gerçek
şeriat anlayışı değildir. Şeriatı Muhammediye'yi hakkıyla ve layıkıyla
anlayan, şeriat ehli dediğimiz ariflerdir. Bunların başında velayet
ilmi açısından Peygamberimizi temsil eden Muhiddini Arabi (k.s.)
vardır. O ve çevresi bu konuda söz sahibidir.
Önüne gelen, eline kalem geçiren herkes dine ait kitap yazıyor.
Bu gibiler boş kafa taşıyan zavallılardır. Hiçbir veli yoktur ki,
Hakk'tan ilham gelmeden kitap yazmış olsun. Her aklı başında olan
kişi ilham nedir? diye sorar. Bunu tanıtalım. İlham; kalp gözü açık
olan kişiye Hakk'ın tavsiyesidir. Bu nasıl olur. Ona, yani arife
şu konuda bir kitabın yazılmasına ihtiyaç olduğu görüntülü, ya da
duyumlu olarak anlatılır. Havas ehli (basiret sızıntılarını yakalayan)
olmayan bunu zor anlar. Ancak bir örnek vermeye çalışalım. Televizyonda
bir görüntüye şahit olursun. Aç kalmış bir aile var, ona yardım
edersin. O görüntü yardım için bir ilhamdır. Bir başka örnek de
şöyle; hadisi şerifte Peygamberimiz der ki; "Kim ki bildiklerini
tatbik eder, Allah (c.c.) onu bilmediği ilme varis kılar." Varis
demek; babadan, deden gelen mal ve mülke sahip olmak demektir. İşte
bunun gibi Hakk'tan sana bilgi akışı gelir. Bu bir ilhamdır. Ancak
serbest anlayışa girer. Kitap öyle değildir. Halkın eksiğini giderecek
öneme haiz tarafı vardır. Ona ancak arifler memurdur.
Kur'an'da der ki: "Hırsızın elini kes." Peygamberimizin
risaleti zamanında, yani asrı saadette 23 senelik süre içinde kimsenin
eli kesilmiş değildir. Burada iki çeşit el vardır. Birisi insan
bedeninde bulunan eldir. Buna mukayyet el denir. Bir de mutlak el
vardır. Bu el ilimde ve akılda aranır. Bu da hırsızlığa iten sebepleri
öğrenmek, onları kaldırmak. Bunları bulmak ve kaldırmak mümkün değilse
hapse atarsın. Böylece hırsızın elini kesmiş olursun.
İlkel kafaların vahşi anlayışı, insanın bedenindeki kolun elini
keser. Bunlar peygamberi tanımayanların işidir. Bunları yapanların
şu görüşe yer verdikleri anlaşılır. Allah (c.c.) peygamberden üstündür.
Biz Kur'an'ı tanır, onunla hükmederiz, diyerek peygamberi aşarlar.
Onların bu vahşi görüşü batıldır. Ve de ahirette bunu tatbik edenlere
büyük bir vebal yükler..
Kur'an'daki "Zina eden taşlanır" ayeti de, aynı vahşi anlayışla
taşlarla erkek ve kadın öldürülür. Oysa her besmele çekmeden önce
'Eüzü billahi mineşşeytanirrecim' deriz. Türkçe manası; "şeytanın
taşlamasından Allah (c.c.)'a sığınırım." Burada ki taşlamayı
öğren, sonra taşla. Bu taşlama velayet ilmine göre tesirli sözlerle
şeytanı uzaklaştırmadır. Recm, lisana bağlı söz sahasıdır. Akılla
yürütülür. Hapislik ve işkencesiz diğer tedbirler söz ve lisan kapsamına
girer. Yani para cezası, uzun süre hapishanede yatmak gibi cezalar,
zinada bir bedeldir. Para cezası en önemlisidir. Zira beden eziyeti
bedelidir. Şöyle düşün; bir erkeğe ve kadına zinadan dolayı her
birine altmış yevmiye karşıtı ceza verdin. Veya doğrudan çalışma
cezası verdin. Çalışmak, bedene eziyet vermek demektir. Eziyet ise
ölüm cezasından bir uzantı hüviyeti taşır. Nefsi ıslah etmek bakımından
büyük bir tedbirdir.
Ancak zina ve namaz kılmamak zati suçtur. Bunların kefaretine anasır
bedene uygulanacak ceza kafi gelmez. Yani zati suçun cezası azap
çekmeyi gerektirir. Puanlama yaparak bunu anlatalım. 250 gr. bir
taşı on metreden bir insan var kuvvetle atınca, çektiği acı bir
azaptır. Bunu bir kabul edelim. Anasır beden böyle 100 tane taşa
dayanır ve ölür kabul edelim. Oysa zinanın azabı 1000 taş azabı
gerektirir. Kalan 900 taşlık cezayı cehennemde beka vücudu ile ödeyecektir.
Zati suçun kefareti (ceza bedeli) dünyada ödenemediği için. Ayrıca
bu hak kul hakkı değil, Hakk'a ait haktır. Bu itibarla insanlar
buna ölüm cezası veremez. Toplumun ıslahı ve ailenin haklarının
korunması için tedbirler uygulanır. Onları da yukarda saydık.
Söz deyip de geçme. Biri diğerine küfredince kavga çıkar. Kavga
büyür, ölüme götürür. Bundan büyük taş mı olur. Her söz içindeki
kelimeler, insana tesir eden manalar yüklüdür. Kelimeler lisan parçalarıdır.
Taş da kaya parçasıdır. Kehf suresinde "Recmen bilğeyb" ayeti
buna açık delildir. Yani gayba taş attılar deniyor. Ayetin evvelinde
söylenen sözler var, kısa kesiyorum.
Ölüm cezasına gelince; Allah (c.c.)'ın birliğine bağlı olan velayet
ilminin içinde ölüm cezası yoktur. Zaten cezaların hepsi velayet
ilmi ile uygulanır. Risaletde ceza yetkisi yoktur. Zira risaletten
şeriat gelir. Şeriatta ibadet vardır. Fıkıh ilmi vardır. Ay, ışığını
nasıl güneşten alıp da dünyaya yansıtıyorsa, risalet de velayetten
aldığı bilgiyi dünya tarafına, yani fani bedene bağlı olan aklı
beşere yansıtır.
Soru: 'kısasa kısas ayeti var, bu niye inzal oldu?' Cevap: 'kısas
demek, işlenen suç ağırlığınca ceza demektir.' Öldüreni öldürmekle
ceza yeterli gelmez. Allah (c.c.) cehennemi ceza yeri olarak yarattı.
O cezayı ölüm bilmeyen beka vücudu, yani kevni vücut öder. Sonra
en son tekamül ettirip Allah (c.c.)'ın yarattığı ademoğluna ölüm
cezası vermek, yalnız Allah (c.c.)'a aittir. Zira o kişide, yani
öldüren kişide şuur olup olmadığını yalnız Allah (c.c.) bilir. Peygamberimiz
Allah (c.c.)'ın emri olmadan hiçbir zaman ölüm cezası uygulamamıştır.
Öldürene ölüm cezası vermek, peygamberi velayet ilmi ile bilmeyen
ve tanımayanların işidir.
Dinsiz idarelere gelince: her millet ilmen ve ahlaken vahşeti atınca,
idam cezasını kaldırır. Bunun yerini müebbet hapis cezası koyar.
İdam cezası veren milletlerde vahşet devam ediyor demektir. Geniş
bilgi ayrıca verilmiştir.
İki türlü erkeklik-dişilik vardır. Birincisi ahlakidir. İkincisi
bedenidir. Ahlaki erkeklikte davranış biçimi esastır. Bu gibilerde
güvensizlik olmaz. Yalan konuşmaz, kimsenin hakkını yemez, verdiği
sözde durur, tek eşli hayata sımsıkı bağlı olur. Kendi namusu gibi
herkesin namusuna saygılıdır. Hülasa dünyaya meyletmez. Dünyayı
binek gibi kullanarak yaşar. Burada kadın erkek ayırımı yoktur.
Havva yaratılmadan önce Adem ne idi ise, bu ahlaki erkeklik de odur.
Bunun tersinesi dişiliktir. Bedeni erkeklikte ahlaki erkeklik çoğunlukla
bulunduğundan, erkekler denir. Dişi olanları azdır.
Kadınlarda çoğunlukla dişilik bulunduğundan, dişi mahluk tabiri
kullanılır. Hiçbir kadına dişilik davranışı görmeden dişi mahluk
denmediği gibi, hiçbir erkeğe de erkeklik davranışı görmeden erkek
denemez.
Hayvanlarda da erkeklik-dişilik vardır. Tüm vahşi ve zararlı hayvanlar
dişilik tarafında yer alır. Sivrisinek denilen hayvanın dişisi,
sıtma mikrobu taşır. Faydalı hayvanların hepsi erkeklik tarafında
olur.
Bitkilerde de ahlaki bakımdan erkeklik-dişilik vardır. Zehirli
bitkilerle, zararlı tüm bitkiler dişilik tarafında yer alır. Yenen
gıda veren, ilaç yapılan her bitki, erkeklik kapsamında bulunur.
Madenlerde de, yani eşyada da erkeklik-dişilik vardır. Bakırın
zehiri bunu açıkça ortaya koyar. Zira çıplak bakır kap içine yemek
konmaz, zehirlenir. Onun bu zehiri dişilik tarafında yer alır. Krom
madeni zehirsizdir. Yemek içinde ne kadar süre bulunursa bulunsun,
zehir yapmaz. Bu da erkek tarafında yer alır.
İnsanın bedeni bu üçünü bünyesinde bulundurur. Yani hayvan, bitki
ve madeni kainatın çekirdeği olan insan, bu erkeklik ve dişiliklere
mekan oluşturur. Kur'an dili Arapçası okuyan herkes müzekker (erkek),
müennes (dişi) olarak bu iki kelimeyi öğrenir. Zira Kur'an'da geçen
erkek, dişi kelimeleri her bilginin hayır ve şer kanadını tanıtır
ki ona göre gerçek mana bilinsin.
Dişilikte, dünyaya çeken ve bağlayan korkunç bir mıknatıs vardır.
Bu mıknatıs şehvettir. Kadınların en tehlikeli dişisi bu eğilim
içinde olanlardır. Zamanımız dünyasında kadını kadın olmaktan çıkaran
tüm rejimlerde Allah (c.c.)'ın laneti vardır. Bu konuya işaret eden
Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "leanellahunnazıre vel
menzure". Manası; "(Şehveti harekete geçiren) Mahrem
yerlerini açanlara da, bakanlara da Allah (c.c.) lanet etmiştir."
Lanet; ahiret adına kovulmak anlamına gelir ki bu gibiler dünya
içi yaşantıya mahkumdur. Yani bunlar uzun süre azap görüp ateşi
alışınca rahmet görür. Bu rahmet Allah (c.c.)'ın ateşe olan rahmetidir.
Allah müminini bunlardan uzak kılsın.
Dinlerde ilim olmadığı için hiçbir üniversite öğretim üyesi ve
onların talebeleri olan siyasetçiler ve emsali genelde dini ciddiye
almazlar. Onlara göre Allah var olsa idi ya kendisini gösterir,
ya da ortaya ilim koyardı. Bak gör ki insan çalıştı, gelişen bunca
fen ve teknoloji elde etti, gelişmeler ortaya koydu. Var olan, ilim
ortaya koyar. Biz varız ve de bunu gerçekleştirdik. Dinsiz ilmin
eğitim sisteminin davranışlarından çıkan mana bu.
Velayet ilmine izin vermeyen, evliyanın dine giriş kapısını tıkayan,
onları kafir ilan ederek öldürülmesi için fetva çıkaranlar, İslam
dini içinde gözüken din adamları, ruzu mahşerde günah hammalı olarak
yerlerini alırlar. Bugün üniversite kapılarında, ilim dilencisi
haline gelen imanlı çocukların çektikleri çilelerin vebalini, evliyayı
dışlayanlar yüklenecektir.
Nikahın aslında üç esas unsur bulunur. Birincisi Hakk, ikincisi
erkek, üçüncüsü kadın. Bu üçü nikahta yer alır. Kalp gözü açık olan
basiret sahipleri üçünü de müşahede ederler. Yani peygamberler ve
arifler. Gözleri yalnız dünya tarafını görenler ise ikisini görürler.
Yani kadın erkeği, erkek de kadını görür.
Nikah, Adem neslinin çoğalması için yapılan ilahi düzenlemedir.
Bu cinsi ilişki ile gerçekleşir. Bu cinsi ilişkide zevklenme vardır.
Zevklenmenin evvelinde gıdalanma vardır. Gıdalanmada iki taraftan
insanın anasır bedenine besin gelir. Yani dünya ve ahiretten gıdalanma
olur. Bu iki taraf gıdası bazen tek gelir. Peygamberlere ve evliyaya
ağırlıklı olarak ahiret tarafından gıda gelir. Peygamberimiz, 23
kameri sene devam eden risalet süresince, beslenişi ahiret tarafından
olmuştur. Ona bakıp da iki üç günde bir iftar edenlere şöyle derdi:
"Siz bana bakmayın. İftar edip yemeğinizi yiyin. Bani Rabbim
doyurur." Bundan şu mana çıkıyor. Kişinin karnı ne ile doyarsa,
zevklenmesi de oradan olur. Rabbi nereden onun gıdasını vermişse,
zevklenmeyi de oradan vermiştir. Bu zevklenme mutahhardır (temiz).
Yani Hakk'ın kendine yakın kullarına verdiği zevklenmedir. Buna
insani zevklenme denir. Dünya gıdası ile gıdalanan bedenden
hasıl olan zevke, hayvani zevklenme denir. Hayvani zevklenme
şehvetle oluşur. İnsani zevklenme ise Hakk'ın zevkinden insana uzantı
oluşturur. Bu mutahhardır. Cünüplüğü yoktur. Eğer şehvetten içinde
pay bulunmazsa.
Peygamberimiz 23 sene ne yedi, ne içti, ne de uyudu. Hicrete üç
sene kala Sevde ile Ayşe validemizi aldı. Bunları
nikahına dahil ettikten 19 ay sonra hicret oldu. Medine'ye geçti.
2 sene sonra, yani hicretin üçüncü yılında Hafsa validemizi
aldı. Ve yedisini hicretten sonra aldı. Bir arada dokuz hanım bulundurdu.
Hepsini de vahiy ile aldı. Yani emir Hakk'tan geldi ve hepsini nikahladı.
Hakk'a ait insani zevklenme, hayvani zevkleşmenin 70 misline kadar
çıkar. Daha ne kadar ötesi var, orası Hakk'a ait bir meseledir.
Bizim bilgimiz buraya kadardır.
İnsani zevklenmede karşı tarafta nisa vardır. Yani kadının
ahiretteki temiz tarafı. Burada şehvet zevki bulunmaz. Kur'an dili
Arapça'sında kadının iki ismi vardır. Birisi nisadır. Ötekisi
miredir. Nisa ahiret tarafıdır. Burada Hakk'tan gelen zevk
bulunur. Mire ise dünya tarafıdır. Hayvani zevkle kaimdir. Şehvet
bağlantılıdır.
Bu konuya açıklık getiren Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der:
"Sizin dünyanızdan bana üç şey kamıştır. Nisa, tayyip, gözümün
nuru namaz içindedir." Peygamberimiz burada nisa (temiz kadın)
kelimesini kullandı. Mire demedi. Nisa; Kur'an dili Arapça'sında
'müfredi olmayan cem' demektir. İzahı şöyle; kadının anasır
beden görmeden önce olan Hakk içindeki teklik tarafı. Yani mahlukata
ait çokluk tarafına geçmeden önceki insan tarafı. Bunu biraz daha
geniş anlatalım. Yediğimiz her yemek, aldığımız her gıda mikropsuz
ve temiz olur. Mideden geçince necaset olur. Bu gıda üst taraf olan
ağızda, yahut ağıza girmeden önce nasıl temiz ise, kadın da dünyaya
gelmeden önce böyle temiz idi. İşte bu nisadır.
Ahiret tarafından gıdalanan Peygamberimiz, temiz ve nurani beden
ile elbette ki nisa ile nikahını icra ederdi. O'na verilen 11 hanımdan
ikisi vefat etti. 9'zu bir arada bulundu. Kız olarak aldığı tek
hanımı, Ebubekir'in kızı Ayşe validemizdi. Allah peygamberimize
Ayşe'yi şeriatı Muhammediye'yi temsil etmek üzere nikahlattırmıştı.
Peygamberimiz, diğer hanımları Ayşe'yi kıskanınca onlara; "Ayşe
için bana sıkıntı vermeyiniz. Bütün vahiyler onun nöbetinde bana
gelmiştir" dedi. Bakire demek, burada ilk oluşum demek olur.
Yani ilk nikahla başlayan evlilik. Hakk'tan gelen sevgi ve muhabbetin
kapısının açılmasıdır. Şeriatı Muhammediye yeni bir şeriattı. Amme,
yani umuma şamil şeriat olduğu için, Peygamberimizin Ayşe validemizden
çocuğu olmamıştır. Zira nisa bağlantılı idi ve teklik arz ediyordu.
Şeriatı Ahmediye (tüm mahlukatı içine alan ve evveli bilinmeyen
şeriat) için Hatice validemiz peygamberimize verilmişti. Peygamberimizden
15 yaş büyük olması hikmeti, şeriatı Ahmediye'nin geniş kapsamlı
bir şeriat olduğuna işaret ederken, Hatice validemizin iki evlilik
yapmış bir dul olarak ona verilmesi, geçmiş iki şeriata işaret eden
hikmet taşıyordu. Bunun hangi peygamberin şeriatı olduğunu bilemeyiz.
Peygamberimizin bütün çocuklarının (evlenecek kadar yaşayan) Hatice'den
olması, bunların ayrıca kız olması, dal isimlere bağlı şeriatlerin
habercisi hüviyeti taşıyordu.
Allah (c.c.)'ın Resulü Ekrem Efendimize vahiyle nikahına aldırdığı
diğer sekiz hanımı, Adem'den İsa'ya kadar uzanan geçmiş şeriatların
özeti hikmetini taşıyordu. Hakk Teala'nın hikmeti iktizası, Peygamberimize
tüm şeriatların muhabbeti ilahiye zevkini, nisaiyat tarafından bu
hanımları aracılığı ile veriyordu. Hadisi şerifte Kur'an dili Arapça'sıyla
şöyle başlıyordu: "Hubbibe ila min dünyaküm sülas..." Önce
nisadan başladı. Zira nisa anasır itibarı ile zati uzantının dönüş
hududu demektir. Arifler lugatında, min kelimesi teklil manasını
aldı. Yani az bir şey dedi. Sonra sülas dedi. Yani teslisi hakikiye
işaret etti. Teslis; üçlü birlik anlamındadır. Teslis geniş kapsamlıdır.
Hakk, erkek, kadın üçlüsü bir teslistir. Erkek, kadın, çocuklar
bir teslistir. Güneş ışıkları dünya üzerine bulunduğu yerden üç
şey gözükür. Dünya, güneş, ay. Bu da bir teslistir. Cismi basitte
(atom çekirdeğinde) proton, nötron, elektron bulunur. Bu da bir
teslistir.
'Hicret haftası' içinde, hicret sonunda üç önemli gün bulunur.
Birincisi, ilk cumanın kılınması. İkincisi; kameri senenin ilk günü,
yani başlangıcı, üçüncüsü; şemsi takvimin başlangıcı ve ilk günü.
Hikmeti ilahiye açısından bu da bir teslistir.
Teslis (üçlü birlik) velayet ilmi ile gelen önemli bilgi ve hikmetlerden
biridir. Tesliste en büyük hikmet taşıyan, yaratma teslisidir. O
da şöyle. Birincisi Allah (c.c.)'ın iradesi, ikincisi madüma (yokluğa)
hitap eden 'ol' emri, üçüncüsü madumda bunu kabul eden kabiliyetin
bulunması. Yaratma olayını gerçekleştiren bu teslis, kainatın faturasıdır.
Velayet ilminin en üst tarafında İsa peygamberin bulunması, İsa'nın
şeriatında teslisin ön planda yer almasına sebep oldu. Ancak usul
tarafı doğru, yani bilinmesi, inanılması ve konuşulması gayet makul
ve doğrudur. Esasa gelince, yani bu üç unsur nedir anlayışına gelince;
Allah, Allah'ın oğlu İsa, Allah'ın karısı Meryem diye teslise mana
verdiler. Papaların, patriklerin ve papazların bu batıl anlayışı,
yaratan ile yaratılanı yan yana koydu. Ne yapsınlar, idrakleri,
yani bilgileri bundan öteye geçemedi. Orada düğümlendi kaldı.
Velayet ilmi ile Hakk'ı kalp gözü ile gören arifleri bilmeyen,
anlamayan Müslüman mollalarına gelince; teslisi bir Hıristiyan görüşü
sanarak karşısında yer aldılar. Oysa kendini din adamı zanneden
şeriatçı mollalar, yani müftüler, imamlar ve onların başları, inanış
değil de yaşantı itibarı ile gaflette papazlardan ileri bir tarafları
yoktur. Zira Hıristiyanların şeriatında, yani din bilgisinde velayet
ilmi yoktur. Bu sebepten onlarda ruhbanlık sınıfı vardır. İslam
dininde ruhbanlık yoktur. Ayet ve hadisle sabittir. Onların velayet
ilmi ve bilgisi olsaydı, ruhbanlık çukuruna düşmezlerdi.
Eşyayı konuşturan, velayet ilmi ve irfanla tanışmış olsa, Hakk'ı
konuşturur. Müsbet ilmi geliştirenler, eşyayı mana itibarı ile konuşturuyorlar.
Ancak inkar yolunu seçerek.
Sadede gelerek tekrar nikaha dönelim.
Önce İsa peygamberin sırlarla örtülü nikah meselesine açıklık getirelim.
Şunu herkes kesin bilmelidir ki, bütün peygamberler Hakk'a ait ana
din anlayışı ve yaşayışı içinde bulunurlar. Bu din bütün mahlukatı
içine alan bir yapıya sahiptir. Her peygamberin bu din içinde ayrı
bir yeri vardır. Bağlı bulunduğu ilim, velayet ilmidir. Bu sebeple
hiçbir millet bu peygamber bize aittir deyip de kendine pay çıkarmaya
kalkışmasın. Zira Allah birdir, dini de birdir. Peygamberler bu
dinin içinde yer alır.
İsa (a.s.) nur vücuda sahip bir peygamberdir. İsa için ölüm söz
konusu değildir. İdris peygamber de aynıdır. Hatta Hakk Teala Adem'e
ruhundan üflediğinde, dünyaya gelecek tüm ademoğlu bu üfleme içinde
bulunuyordu. Fakat İsa bunların dışında idi. Allah ariflere, evliyaya
her hikmetini çözme yetkisi vermemiştir. Bu bir sırdır ve de Allah'a
aittir.
Cebrail, Meryem'e İsa'nın nur vücudundan üflediğinde, anasır itibarı
ile Meryem esas alınmıştır. Zira her insanda kemiklerden maadası
kadına aittir. Sadece İsa'dan beden itibarı ile kemikleri oluşturan
buharlaşmış bir sıvı Meryem'in ana rahmine ulaştı. Kemikler, zati
varlıktan gelen, yani zati mutlak tarafından uzantı oluşturduğundan
beden çürür, kemikler çürümez. Bu sebepten Kur'an-ı Kerim'de Meryem'in
oğlu Mesih ismi geçer. İsa ikinci değişimde eksiksiz gelecek. Yani
kısmi değil, tam varlığı ile gelecek.
Meryem'in İsa'yı doğurması, kendine has bir nikahla gerçekleşmiştir.
Bu nikahın şahidi Cebrail ve diğer ilgili meleklerdir. Ruhun varlığına
ve ahirete inanan herkes iman yönünden buna da inanır. Bu gerçeği
sadece iman nuru görür.
Yardımcı bilgi olarak bir başka olayı tanıtalım. Bir kadın belden
yukarısı insan, belden aşağısı yılan olan bir canlı dünyaya getirdi.
Bu öyle bir tarihi olaydır ki iftira edecek bir yanı yok. Zira kadın
yılanla çiftleşemez. Kadına sordular; 'ne oldu sana da böyle
bir canlı doğurdun?' Cevaben dedi ki; 'hini muvakkatte, yani
inzal olma sırasında (birkaç saniyelik bir andır) gözlerimin
önünden bir yılan geçti.' Bu demektir ki, kadının irade-i cüziyesinde
Hakk Teala yaratma işleminde kısmi pay bırakmıştır. Bu görüntü rüya
görüntüsüne benzer. Özel bir görüntüdür.
Cebrail Meryem'e göründüğünde çok korkmuş ve bağırmaya başlamıştı.
Cebrail Meryem'e: "Korkma! Ben Cebrail'im. Sana İsa'yı üflemeye
geldim" dedi. O zaman korku gitti. Yerini sevgi aldı. Bu sevgi
kadının erkekle sevişmesi sırasında olan sevginin nurlu taraftan
gelen sevgi karşıtıdır. Bu beşeri akılla izahı mümkün değildir.
Sadece iman sahibi için küçük bir tanıtım hüviyeti taşır.
Bu konuya ilmi açıklık getiren şeyhi ekber Muhiddini Arabi, Fususulhikem
isimli eserinde şöyle der: "Eğer Cebrail Meryem'in o korkusu
içinde ona İsa'yı üfleyeydi, İsa yüzüne bakılamayacak kadar bir
çirkinlik içinde dünyaya gelirdi." Bu demektir ki, kadın sevgi
ile yola gelen bir yaratılışa sahiptir. Arif ya da arifler yolunda
olan kişi, velayet ilmi içinde telkin yoluyla, yani tesir edici
sözlerle yumuşak bir dille eşinin içindeki (varsa) şımarıklığı ve
tembelliği atar. Yani çıkartır. Sonra da onu sevgi sahasına çeker.
Çocuk alacaksa, gönlünü sevgi dolu bilgilerle doldurur. Sonra ilişkiye
girer.
Allah (c.c.) ilim sahasına iki ayrı nesilden olan nikahlanmayı
da getirmiştir. Bu tarihi canlı tablo Seba melikesi Belkıs ile canlı
olarak karşımıza çıkmıştır. Bilindiği üzere bu kadının anası insandı.
Babası ise cinni taifesinden idi. Evliyanın beyanına göre, eğer
Belkıs'ın babası insan, anası cinni olaydı, ademoğlundan hiç kimse
Belkıs'ı ne görecek, ne de tanıyacaktı. Sadece cinni taifesi onu
görecek ve bilecekti.
Hakk Teala insanların hafızasına bu canlı tarihi olayı yerleştirmek
için, onu bir kavmin başına getirmişti. Süleyman peygamberin devrinde
yaşayan bu kadın, onunla hikmetler dolu bir olaylar yaşamıştır.
Süleyman peygamber Belkıs'ın Hakk'tan başkasına taptığını öğrenince
ona, 'Hakk ile konuşan kitap yazdı.' Hud hud kuşu ile gönderdi
.
Belkıs'ın dünyaya gelişine dair değişik iddialar ortaya atılmıştır.
Şeyhi Ekber Muhiddini Arabi en doğrusunu Tercümanuleşvak
isimli eserinde açıklamıştır. O da yukarda anlattığım şekildedir.
Yani anası insan, babası cinni idi. Mevzu uzundur, kısa kesiyorum.
Zira bıkkınlık veren geniş, uzun yazı dikkatle okunmaz ve de bilinmekten
uzak olur.
Allah (c.c.) Belkıs'ı dünyaya getirmekle, insanlara cinni taifesini
tanıtmak ve onu inkar etmemeleri için tabiat kanunları çerçevesinde
insan nesli içinde böyle bir yaratma işlemi gerçekleştirmiştir.
Nasıl ki dünyaya bahşettiği % 1 (yüzde bir) rahmeti tanıtmak için
gıdalandığımız bunca nimetleri verdiyse -ki yediğimiz her şeydir
bunlar. Bu yaratılma olayı da bunun aynıdır. Rabbimiz kimseye zulmetmez.
O merhamet sahibidir.
Belkıs'ın dünyaya gelişini kadını tanıma açısından özetlediğimizde
şu gerçek ortaya çıkar. İnsan bedeninin kemiklerden maadası kadının
eseridir. Belkıs, kemikli bir bedene sahipti. Maric ismi ile bilinen
cinni neslinin ademi, zati madde olan kemiklerin aynen Adem peygamberde
bulunduğu gibi onda da mevcut idi. Onun zürriyetinden gelen bir
erkek tohumu insan kadınına ulaşınca kemik oluşuyor. Bu ayrıca anasır
diye bildiğimiz, yarısı gözle görülen diğer yarısı gözle görülmeyen
4 unsurun birbirine dönüşümünü de yeterince tanıtır. Bilindiği üzere
anasır şu dört şeydir. Toprak-su-hava-ateş. Toprakla su gözle görülür.
Hava ile ateş görünmez. Yaratılışı ateşle havadan oluşan cinni nesli,
toprak gibi katı bir cisimle nasıl yaratılma işlemi içinde olabilecekleri
hayatın içinden görüntüleniyor.
Kahin Satıh'ın anası da babası da kadındı. Yani bu erkek kadın
tohumundan yaratılmıştı. Kadının Hakk katında gerçek kimliğini tanıtan
bu olay, başlı başına canlı tembih yüklüdür. Kahin Satıh'ta kemik
denen bir şey yoktu. Bu yüzden yatalaktı. Yani ayakları üzerinde
duramazdı. Kemiği olmayan bir beden nasıl ayağa kalkabilirdi. Allah
onu yaşatmak ve kadının kimliğini tanıtmak için ona kehanet gücünü
vermişti.
Kehanet, falcılık demektir. Yani geçmişten ve gelecekten haber
vermek demektir. Allah Kahin Satıh'a öylesine sır bilme gücü vermişti
ki, geçmişten gelecekten her ne olursa olsun hepsini bilir ve söylerdi
(kıyamet hariç). Miladi 500-550 yılları arasında yaşadığı söylenir.
Peygamberimizin ne zaman nasıl geleceğini ayrıntısına kadar haber
vermiştir. Yakınları onu para karşılığı konuştururdu. Gümüşten bir
levha ile taşınırdı. Bu yüzden kendinin ve çevresinin para sorunu
yoktu. Hizmeti en iyi şekilde yapılırdı. Bu olay ilahi tembihler
dolu idi.
Hakk Teala kadının kimliğini tanıtmak için elsinei hakk (Hakk'ın
lisanları) olan eşyadan, yani anasırdan yarattığı Adem'i ve o Adem'den
yarattığı kadının kimliğini ayrı bir yaratılışla insanlara gösteriyordu.
Şeytanın ve nefsin ters taraflı çarkına kapılmamak için bir nasihat
dolu hikmetti bu.
Peygamberimizin hicri kameri 627 senesinde, ilahi faksla
şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.)'ye verdiği Fususulhikem
isimli eserinde bu konuya açıklık getirerek şöyle der: "Adem
Hakk'tan bir cüzdür (küçük bir uzantı). Kadın da Adem'den
bir cüzdür." Bu cüziyet Hakk'a yakınlık itibarı ile esastır.
Herhangi bir toplum ilimde, yaşantıda, çalışmada, yani tüm dünya
işlerinde kadını erkekle eşit görürse, o toplum Hakk'ın lanetine
uğrar. Zira erkeğe göre Hakk ne ise, kadına göre de erkek odur.
Bu demek değildir ki kadın erkeğin kölesidir. Hakk Teala nasıl insanları
koruyor, rızkını veriyor ve hürriyet haklarını onlara eksiksiz bahşediyorsa,
erkek kadına aynı hakları tanımak mecburiyetindedir. Aile içinde
kadının rızası olmadan yürütülen işler, Allah'ın rızasına ters düşer.
Ancak bu, kadının erkeğin önüne geçmek anlamına gelmez. Önemlilerini
sıralayalım. Her erkek Allah'ın emri çerçevesinde bir kadın alma
hakkına sahiptir. Buna sebep Muhammed (s.a.v.) ve İsa (a.s.)'dan
başka Adem nesli içinde hiç kimse doğrudan Allah'a bağlı değildir.
Allah umuma şamil bir ismi hastır. Yani ana isimdir. Ona
bağlı olan bu iki peygamber ammedir. Allah'ın emriyle birden fazla
kadını nikahlarına alabilirler. Ancak İsa peygamberde esas itibarı
ile nur vücut bulunduğundan, birden fazla kadın nikahına alması
söz konusu değildir. Buna göre birden fazla kadını nikah altında
bulundurmak, yalnız İslam peygamberi Muhammed Mustafa'ya verilmiştir.
O da Mirac olayı ile gelen amme yetkisinden sonra olmuştur.
Diğer ademoğlu Allah'a bağlı dal isimlerle kaimdir. Bu dal isimlerden
her biri bir grubun Rabbidir. Başlarında, yani Allah'a en yakın
yerinde bir peygamber bulunur. Ardında evliya, arifin ve mümin sıralanır.
Ta ki yaratılış frekansı hangi isme bağlı ise, hepsi bir grup oluşturur.
İşte bu dal isimlere bağlı olanlara bir kadın düşer.
Şöyle bir soru ademoğlundan herkesi tereddüde sevk eder. O da Davud
peygamberin 99 kadını nikah altında bulundurması. Davud, kendisine
kitap indirilen bir peygamberdir. Hem de halifedir. Yani Allah'ın
emriyle insan öldürme yetkisine sahipti. Allah'ın hikmetleri arasında
nikahla ilgili canlı bir tembihtir. Davud cezasız kalmadı. Kendisi
gibi bir peygamber olan Ermiya peygamberi, karısını almak için öldürmüştür.
Bu olay bize nefsine kapılarak birden çok kadın alanın akıbetini
tarihi bir olayla göstermektedir.
Her kim peygambere bakarak birden çok kadın alırsa, davranış biçimi
itibarı ile kendini peygamber durumuna sokmuştur. Ahireti karanlıktır.
Ateş satın almıştır. Kur'an'da ikişer, üçer, dörder diye bahsedilen
nikah Hakk'a ait olup, nefis mertebeleri ile ilgilidir. Ariflerden
ders almayan bunları bilemez (Nisa suresi üçüncü ayet). Zira vahideten
kelimesinde tenvin var.
Bilindiği üzere Allah insanları Cehl ismi şerifine bağlamıştır.
Cehl ismi şerifinin karşı tarafında Kemal ismi şerifini koymuştur.
Bu iki ismin arasında uzunca bir yol vardır. Bu yolun üst tarafı
Hakk'a, alt tarafı halka, yani hayvanat hududuna dayanır. Kısacası
beşer diye isimlenen bu ademoğlu tavan itibarı ile Hakk'ın, taban
itibarı ile (hayvanın kamili durumunda bulunan) maymunun arasında
oturtulmuştur.
Maymunla insan arasındaki Berzah'ta, yani boşlukta Cehl ismi şerifini
yerleştirmiştir. Hakk ile insan arasındaki berzahta Kemal ismi şerifini
yerleştirmiştir. Hakk Teala insana verdiği iradei cüziye ile bu
perdeleri aşma gücü vermiştir. Bu 70 bin perdenin aşıldığı yere
sitrei münteha (perdenin sonucu) denir. Bu 70 bin perde onar
binlik gruplar halinde 7'ye bölünür.
İlk 10 bine Emmare denir. Bu tabandır. Ve de tabiidir. Bu
10 bin dünya içi bir makam olup, herkesin eşit olduğu serbest bilgi
edinmesi ile kaimdir. Bu 10 bin içinde hayvani arzular ademoğlunun
yaşantısını yönlendirir. Üst tarafında insani ve medeni duygular
hakim olurken, alt tarafında vahşet bütün acımasızlığı ile dehşet
saçar. "şeriatı Muhammediye" emmare içinde yanlış ve ters
anlaşılır. Bu yüzden din aşağılanır.
Bu 10 binin üstünde olan ikinci 10 binin adı Levvame'dir.
Mümin ağırlıklı olarak bu 10 bin içinde hayatını yaşar. Zira dine
karşı olan inancında takva bir anlayış yerleşmiştir. Yani Allah
korkusu, Allah sevgisi dünyayı yenmiştir. Haram, helal arası görüş
güçlenmiştir. Havas ehli makamına yükselmiştir. Helal tarafına eğildiğinden
dünya malı azalır. Çok çalıştığı halde parası olmaz. Kimseye gerek
ilim bakımından, gerek ahlaki bakımından zarar vermez. Bu makamda
insanın nefsi bir üst rütbeye çıktığından, saygın kişi olarak yerini
alır. Nefsi ile yaptığı savaştan galip çıkmıştır. Herhangi bir işte
daima nefsini suçlar. Toplum idaresinde yeri yoktur.
Üçüncü 10 bin Mülhime'dir. Havas ehlinin üst makamına varmıştır.
Hakk'tan bu makama yükselene ilham gelir. Yani önceden ona bazı
sırlar bildirilir. Nefsi üçüncü makama yükselmiştir. Burası tarikatın
üst tarafıdır. Her işinde Hakk'ı görür gibi davranır. Kimsenin verdiğini
yemez. Çalıştığını yer. Midesi genelde boştur. Az yer, az uyur ve
bedeni zayıftır. Zira şişman bedende din olamayacağını iyi bilir,
Hakk sevgisi hayli yüksektir.
Dördüncü 10 bin Mütmainne'dir. Bu makamda Hakk görünür.
Zira kalp gözü açılmıştır. Artık nefis Hakk'ı gördüğünden tezkiye
bulmuştur. Yani İslam'ın beş şartından biri olan zekat gerçekleşmiştir.
Kur'an'daki salat ve zekatın bir arada zikredilmesi bu manaya işarettir.
Yani nefsinizi tezkiye etmedikçe erkan bakımından namazı eda etmiş
olamazsınız. Bu taraf namazın ahiret tarafının yerine getirilmesi
demektir. Namazın dışında yer alan şartlar dünya tarafından olup,
kişi tezkiye görmeyen nefsi ile namaz kılınca namazın yarısını kılmış
olur. Buna erkan açısından taklit namaz denir. Yani zekatsız namaz.
İşte emmareden yukarda olan bu üç makam, yani Levvame, Mülhime,
Mütmainne makamları nikahın üst tarafında bulunan Hakk'a yaklaşmayı
temin ettiğinden, nikahı hakiki olarak isimlenir. Zira Hakk'ın cemalini
görmekten hasıl olan zevk, çok daha yüksek ve mutahhardır. Yani
temizdir. Bunu iyi bilen Bursalı İsmailhakkı Kitabünnecat isimli
eserinde buna işaret ederek açıklık getirmiştir.
İslam dini çerçevesinde şeriatı Muhammediye'ye bağlı üç sınıf kadın
vardır. Birincisi arifler camiası içinde yer alan kadındır. Bu kadın
mahrem yerlerini kimseye göstermediği gibi, kendisi dahi kendi mahrem
yerlerine keyfi olarak bakmaz. Elbiseli bulunmanın yanında, evinin
duvarlarını elbise gibi kullanır. Yani sokağa çıkmaz. Ta ki çok
mecbur kalmadıkça. Ayrıca sesinin haram olduğunu bildiğinden sesini
çıkarmaz. Konuşması çok azdır.
İkincisi ev kadınıdır. Başı kapalı, giyimi uzundur. İşi oldukça
çarşıya çıkar, alıveriş eder, arazide çalışır, konuşulması gereken
yerde konuşur. Şerli kadınlarla komşuluğu yoktur.
Üçüncü sınıf kadın, serbest kadındır. Namusludur. Fakat başı açıktır.
İyiliklerle kötülüklerin hepsine kapısı açıktır. Çalışır, hayrı
sever, gezer, tozar. Şeriatın yasaklarına fazla bağlı değildir.
Bu tip kadınlar İslam şeriatının hudut boylarında yaşarlar. Yani
İslam şeriatı dışında kalan kadınlarla da yakınlık kurarlar.
Bilindiği üzere müsbet ilimler içinde yetişen batı kadını, yani
Avrupa ve Amerika kadını, İslam şeriatının tam tersi bir hayat yaşarlar.
Bunlara özenenler, şeytana ait sahayı tercih etmiş olurlar. Zira
o kadınlar kendilerine göre bir hayat yaşarlar. Dünya hayatı nefsin
ve şeytanın ters görüşüne mahkumdur. İslam'da kadının yeri ve değeri
başlıklı yazıyı burada noktalıyorum. Söylenecek çok şey var, fakat
bıkkınlık vermesin diye kısa kestim.
Mahremiyet demek; nikahı haram olan kadınlar demektir. Yani Allah
(c.c.) bize şu kadını alabilirsin, şunu alamazsın emrinin hangi
kişiler olduğunu bildirmesidir.
Şeriatı Muhammediye'ye bağlı her erkek ve kadın bunları bilmek
zorundadır. Kur'an'da beyan olan üç ayrı mahremiyet vardır. Yani
şeriata göre Müslüman erkeğin nikah edemeyeceği kadınlar üç ana
grupta toplanır. Birincisi, nesep (soy akışı) yoluyla olandır. Bu
ana ve babanın anaları, babaları, tarafları. Buna usul denir. Yani
dedelerin, babaanne ve anneanne tarafları. Bu demektir ki üst taraf
derinliğine doğru uzanır. Bir de bunun füru tarafı vardır (füru,
teferruat demektir). Baba ve anaya bağlı evlatlar arasında nikah
haramdır. Burada öz ile üvey eşittir. Ana ve babadan herhangi birisinin
torun uzantısı bulunan tüm çocuklar arasında nikah haramdır. Ancak
usul ve füru eşit değildir. Usulde mahremiyet daha çoktur. Şöyle
ki, kişinin dayısı ve teyzesi ile nikah haram olurken, dayı ve teyze
çocukları birbiriyle evlenebilir. Dayı, teyze, hala ana seviyesi
olup, usul tarafıdır.
Bir erkeğin kız kardeşinin kızları, o kızların kızları, oğlunun
kızları, sonsuza dek uzayan sulb içinde mahremiyet kapsamındadır.
Zira erkek bunlara karşı usul içinde bulunur. Kadının da erkek kardeş
açısından durumu aynıdır.
İkinci mahremiyet nikahla gelen mahremiyettir. Burada da usul
ve füru ayrı ayrı mahremiyet sınırları çizerler. Burada da
erkeğin baldızının kızları, onların kızları istikametinde uzar gider.
Keza kaim biraderin kızları ve oğulları, bunların kızları, onların
çocukları, torunlarının torunları, mahremiyet kapsamına girer. Yeter
ki bu çocuklardan her biri erkeğin hanımının kardeşi ya da kız kardeşine
uzanan tarafı olsun. Hepsinin nikahı haramdır.
Her erkeğe hanımı sağ iken, yani nikahı devam ettiği sürece baldızı
kız kardeşi hükmündedir. Kesinlikle nikahı haramdır. Bu yüzden her
erkek baldızına şehevi arzu ile bakamaz. Onu kızı gibi kız kardeşi
gibi görmek ve kollamak mecburiyetindedir. Aksi halde dini ve ahlaki
kan bozukluğuna sürüklenir.
Soru: baldızını almak nasıl oluyor? Bunun şer'i kuralları şöyle:
bir erkeğin karısı ölür ya da boşanırsa, nikah ortadan kalkar. Nikah
kalkınca, nikahla gelen mahremiyet de kalkar. Böylece baldızının
nikahlanması serbest olur. Bu füru yoludur.
Usul yolunda durum değişir. Erkeğin hanımı ölse de, hanımının annesi,
anneannesi istikametinde çık çıkabildiğin kadar hepsi o erkeğin
annesi sayılır. Hem dünya, hem de ahirette kesintiye uğramadan devam
eder. Ayrıca kaim valide seviyesinde olan hanımın teyzesi ve halası
kaim valide gibidir. Onların da kendileri ve annelerinin mahremiyeti
dünya ve ahirette devam eder. Yani kişinin karısı ölmüş olsa dahi,
kaim validesinin, hanımının teyzesi ve halasının cenazesini tutar
ve mezara koyar. Zira mahremidir. Hiçbir sakıncası yoktur.
Şimdi de hanımı ölen erkeğin veya kocası ölen kadının bekleme sürelerine
gelelim. Her ikisi de 4 ay 10 gün beklemek zorundadır. Yani 129
gün geçmeden evlenemezler. Zira nikah hala devam ediyor demektir.
Bazı mollalar bu gerçeği yalnız kadın için 4 ay 10 gün olarak bilirler.
Oysa erkek de aynı hükme tabidir. Şöyle ki, erkeğin hanımı geride
küçük çocuklar bırakarak öldü. Baldızı vardır. Bakire kızdır. Bu
erkeğin bu bakire kızı alması için 4 ay 10 gün beklemek mecburiyeti
vardır. Şeriatı Muhammediye içinde Allah'ın emri böyle. Mollaların
çoğu bilir ki bu 4 ay 10 gün kadınlar için geçerlidir. Neden bu
süre kondu diye sorduğumuzda, gebelik süresinin geçmesi içindir
derler. Halbuki gebelik süresi 40 gündür. Olsun 50 gün burada. 129
gün var. Şöyle bir soru doğuyor: ayis olan, yani adetten kesilen
bir kadında, batı dilinde menopoza giren bir kadın da yumurta faaliyeti
sona ermiştir. Yumurta üretmeyen kadın gebe kalamaz. Kadınlarda
bu (genelde) 45 ile 55 yaş arasında gerçekleşir. Çevre sebepleri
kadını evlenmeye zorlar ve de evlenecek. Gebelik durumu söz konusu
değildir. Şimdi bu kadının kocası öldükten sonra 4 ay 10 gün beklemeyecek
mi, elbette ki bekleyecek. Bu dört ay 10 gün nikah uzantısıdır.
Gebelikle alakası yoktur. Velayet ilminden tahsili olmayanın araştırma
ve inceleme kabiliyeti olmadığından, bu ve bunun gibi meseleleri
çözemez. Lokomotifin arkasında takılan vagon gibi durumu vardır.
İradesi tam işlemez.
Bir soru daha: bu dört ay on günü hangi bilgi esasına göre 129
gün olarak hesapladın? Her okuyan buna açıklık getir demek ve öğrenmek
hakkına sahiptir. Cevaplayalım: Risalet, yani şeriatın çıkış kaynağı
ibadet için esas olduğundan, bağlı bulunduğu takvim kameri takvimdir.
Hesaplar bu takvim çerçevesinde yapılır. Ayın dünya çevresinde dönme
süresi esas alınmıştır. Bu süre bize göre 29 gün 12 saat 38.5 dakikadır.
Yani 29.5 günden 38.5 dakika fazla. Ayın görünmesi (hilal zamanı)
akşamdan akşama olduğundan, ayların biri 29 gün, öteki 30 gün olur.
4 ay içinde iki 29, iki de 30 gün bulunur. Bunları topladığında
118 gün eder. 10 günü de ekleyince 128 gün olur. Ancak bu 38.5 dakikanın
birikimi zamanla 1 gün oluşturduğundan, şüpheyi def etmek için bu
128 güne bir gün ekleriz. 129 gün olur. İşte karısı ölen adamla,
kocası ölen kadında nikahtan kalan uzantı süresi budur. Bu süre,
iki tarafa uzanan Hakk'ın ölmez varlığının nikah içine yerleşmiş
olan gizli uzantısının süresidir. Bu süre dolmadan yeni bir nikah
helal olmaz.
Üçüncü mahremiyete gelince; bu süt kardeşlik, sütten gelen mahremiyettir.
Bilindiği üzere anne sütü çocuğun bedeninin ruhla birleştiği en
yakın yerine gidebilen emsalsiz bir gıdadır. Bu sütteki sırları
tıp dünyası kıyamete kadar tam anlamıyla çözemez. Bu sebepten bu
meseleye aklımızla değil Rabbimize olan inancımızla gireriz. Bir
anneden süt emen çocuklar süt kardeşi olurlar. Süt, birinci derecede
kanla bağlantılı olduğundan, insan tohumunun (spermin) kandan özleşerek
meydana geldiğinden, durum yaratılma açısından, yani çocuğun dünyaya
gelmesi açısından son derece önemlidir. Her Müslüman bunları bilmek
zorundadır.
Süt kardeşlikte veraset yoktur. Yani malla, mülkle ilgili tarafı
yoktur. Diğer iki mahremiyette vardır. Sütte mahremiyetin kapısı
tektir. Sadece bedenle ilgili olup, hayli sakıncalı tarafları vardır.
Akraba evliliklerinden doğan çocuklardan daha büyük özürlü çocuk,
süt kardeşlerin evlenmesinden dünyaya gelir. Buna şahidim. 5 çocuklu
ailenin çocuklarının 4'ü felçli gibi idi. Güçlükle ayakta durabiliyorlardı.
Sebebini sorduğumda, anne ve baba arasında süt kardeşlik olduğu
cevabını aldım. Özürlü çocukların dünyaya gelme nedeni ağırlıklı
olarak Allah'a bağlı dal isimlerin birbirine ters düşmesinden kaynaklanır.
Bu mesele öyle bir ilahi sırlarla örtülüdür ki, bunu Allah'tan başka
bilen olamaz. Tıp bunu çözemez. Boşuna kimse güven beslemesin.
Mümin kişi bunu istihare ederek Rabbinden sorar, öğrenir. Mümin
o kişidir ki, ehli sünnete ahlaki yönden (genelde) tabi olmuştur.
Yani hayrı, şerrinden ağır gelir. Bunlar iyi için beyaz rengi, kötü
için siyah rengi rüyasında görmek üzere Rabbinden talep ederler.
İki rekat istihare namazı kılarak uykuya yatarlar. Sonuç gelir.
Bazen bu, açık tavsiye şeklinde tecelli eder. Bu ülkede bu asırda
mümin bulmak yok gibidir. Zira bütün İslam ülkelerinde haram-helal
ayırımı yapan çok azdır. Kendi iki eliyle çalıştığını yemeyen millet
ve kul Hakk'ı gözetmeyenden mümin olmaz. Kabulü şüpheli bir ibadet
yolunda olanların bu istihareden faydalanması mümkün olmaz. Haramla
kararan kalp, istihare görüntüsü vermez.
Bir erkeğe oğlunun hanımı mahremdir. Yani kızı hükmündedir. Oğlu
ölse de durum değişmez. Ta ki yeni bir evlilik yapıncaya kadar.
Evlatlık edinmede durum farklıdır. Bir erkek çocuğu evlatlık edinen
babanın, o evlat edindiği oğlunun hanımı mahremi olmaz. Peygamberimiz
evlatlığı ölünce Allah'ın emriyle hanımını almıştır. Allah (c.c.)
bunu resulüne yaptırmakla bir bulanıklığı gidermiştir.
Burada iki yarım vardır. Bilinmesi zaruridir. Birisi süt kardeşlikten
gelir. Nikahta haramiyet var. Fakat mülk yok, varislik yok. Evlatlıkta
tersinesi var. Yani mülk var, veraset var, fakat nikah haramiyeti
yoktur. Ayrıntılara geçmiyorum, bilinmesi gerekenleri kayıt altına
alıyorum.
İslam şeriatının koyduğu bu mahremiyetleri tanımayan, ne gibi zorluklar
görür ve de neleri bilmesi gerekir. Her ademoğlunun soyundan gelen
uzantı 600 seneye kadar derine iner. Bu amme şeriat süresidir. Bu
süre içinde oğuldan oğula (yaklaşık) 35 göbek oluşur.
Bu 35 göbeği nereden tespit ettin diye sorulunca cevaben deriz
ki: Osmanlı devleti 625 sene devam etmiştir. Bu süre içinde 36 padişah
gelmiştir. 625'in 25'ini bir padişaha ayırdık. Ve 36 dan 1'i düştük
35 kaldı.
Demek oluyor ki geçmişe uzanan 600 sene içinde, yani 35 göbek öteden
her kişi az ya da çok nesil huyundan, ahlakından pay taşıyor. Sulb
yoluyla ve kanla bağlantılı olan bu soy akışı kişinin terbiyesine
yansır. Dedeye, babaya doğru yaklaştıkça daha büyük güç kazanır.
Eğer bu kişi, bu soy akışına ters düşen bir davranış içine girerse,
devamlı sinirleri bozuk olur. Bir insanın soyu dindar, doğru, güvenilir
olur da kendisi bunun kısmen ya da tamamen tersinesi bir hayat yaşarsa,
soy akışından gelen basıncın tesiri altına girer ve sinirli olur,
çalışmaya eli varmaz. İnsanlara karşı nefret yüklü hareketleri olur.
Ümitsiz ve dalgındır. Aile içinde geçimsizdir. Bu tersinelik kana
işlenince, doğacak çocuğa da yansır. Bu ahval en çok müspet ilim
tahsili alanlarda görülür. Dinde ilim olmayınca, fakültelerden gelen
inandırıcı ve ispatlı bilgi kişide galebe çalar. Yani ilimsiz dini
yener. Bu yenilgiye karşı, Hakk'ın soy akışlı desteği basınç yapar.
Bu durum fertlerin sinir hastası olmasına sebeptir.
Allah'a inanan kişide velayet ilmi olmazsa, kurtuluşu yoktur. Eğer
iman sahibi ise, üniversitelerde tahsil aldığı bilginin yanında
bu ilmi de bilmelidir. Dünyada ne kadar millet varsa, hepsinin bu
ilimden az ya da çok tahsil sahibi olması gerekir. Ayrıca bu ilimde
hem gıda, hem de şifa vardır. Zira Hakk'a ait ilimdir. Eşyadan kaynaklanan
her ilimde hacim tesiri vardır. Yani insan bedeninin her tarafına
güneş ışığının eşyaya tesiri gibi tesiri olur. Hareket içinde olan
kan ile birinci derecede ilgilidir. Düşünen kişide nasıl kilo kaybı
oluyorsa, bunun tersinesi velayet ilminde görülür. Yani beslenme
ve sıhhat olur. Kişide ahiret tarafından gelen gıdalanma akışı olur.
Dinden nasibi olan, fakat şeriatı Muhammediye'den uzak bir ahval
içinde yaşayan kadınlarla ilgili peygamberimizin ve evliyanın dişi,
ahlaklı olmayan erkeklere önemli tavsiyesi; hadisi şerifte Peygamberimiz
der ki: "Bir işte tereddüt ettiğimiz zaman, onu eşinize sorun.
Dediğinin aksini yapın." Bu demektir ki doğruyu yakalamak, kadının
görüşünün aksini yapmakla mümkündür. Kadından aşağı olan çok erkekler
vardır ki, onlara sorup da aksini yapmak doğruyu bulmaktır.
Ariflerden biri yaşanmış şöyle bir hikaye anlatır. Emevi devleti
zamanında idi. Adamın biri evinin damına çıkmış evi devrediyordu.
Karısı aşağıdan ona seslenerek dedi ki: 'damın kenarına çok yaklaştın.
Dikkatli ol! Düşeceksin! dedi. Adam da ona kızmış,
yukarıdaki hadisi şerife uyarak, aksine iyice damın kenarına çıkmış,
dengesini kaybedip aşağı düşmüş, bacağı kırılmış, yatağa düşmüş.
Kadın ona, beni dinlemedin peygamberin dediğine uymak için. Tehlikeli
yerde peygamberin sözü aranır mı gibi sözlerle hem kocasına hizmet
ediyor hem de sitemden geri kalmıyordu. Yatağa düştüğünün üçüncü
günü idi. Akşamdan sonra kapı çalındı. Aç kapıyı hükümetin emri
var. Biz görevlileriz, dendi. Kadın kapıyı açtı. Kadına kocan nerede
diye sordular. Kadın, hastadır yatıyor dedi ve durumu anlattı. İnanmadılar,
içeri girip adamın gerçekten ayağının kırık olup olmadığını inceleyip
baktılar. Bırakıp gittiler. Gelenler Muaviye'nin adamları idiler.
Hazreti Ali'nin ordusuna karşı savaşmak için asker topluyorlardı.
Eğer adamın ayağı kırık olmasaydı kazeyte (iç savaş) için ölecekti.
İç savaşta ölenler şehit olamazlar.
İnanılır kaynaklara göre ademoğlu neslinden 124 bin peygamber dünyaya
gelmiştir. İçlerinde bir tek kadın peygamber yoktur. Ayrıca, keşiflerde
(din dışı kişilerin icat dediği) yani motorun, uçağın, elektriğin,
telefonun, radyonun, televizyonun, bilgisayarın vs. ne varsa hepsinde
erkeğin imzası vardır. Zira erkeğe nispetle Allah (c.c.) kadına
yarım akıl vermiştir. Bu sebepten kadından başkan olmaz. Belki olur,
o toplumda kadından az aklı olanlara. Velayet ilmine göre kadın
ikinci derecedeki göreve getirilir. Yani cumhurbaşkanı olamaz, başbakan
olur.
Her milletin idarecisi ve idarenin bel kemiğini oluşturan kuruluşlar
şu gerçeği iyi bilmelidirler ki, dine öncülük edenler ululemiri
bilmiyor ve tanımıyorsa, yani velayet ilmini bilmiyorlarsa, bunların
hem ahlaki, hem de iktisadi yönden zararlarını kontrol altına almak
çok güç olur. Sayıları arttıkça problemleri de artar. Gerçek din
anlayışından yoksun olan ilimsiz din adamı görevlisi, ters anlayışın
mahkumudur. Kör abid (kör ibadet edici) diye tavsif edebileceğimiz
bu şaşkınlar, İslam dinine set çekenlerdir.
Bu ülkede kadınların geleceğini tehlikeye sokan üç eğitim kuruluşu
vardır. Bunlar şöyle: kız kuran kursları, kız imam hatip okulları,
kız ilahiyat fakülteleri. Bu okullarda verilen bilgi genelde dinden
uzaktır. Yani irfanla bağlantılı değildir. Belki kelamcı anlayış
içinde yürütülmektedir. Kelamcı anlayış demek, sözü söze bağlayarak
bilgi üretmektir. Böyle bir ilim hayalden öteye geçmez. Bu gençlerin
bu bilgi ile hafızaları dolar. Hakk katında değeri yok gibidir.
İslam evliyasının elsine-i Hakk (Hakk'ın lisanları) diye isimlendirdikleri
eşya dili Kur'an'ın Hakk'la mahlukat arasında yerleştiği dildir.
Bu dil hayal değil, gerçektir. Bunu anlamak için araştırma yapmanıza
lüzum yoktur. Fakültelere bak, tahsil eşyaya bağlıdır. Ziraat fakülteleri,
eczacılık fakülteleri, tıp fakülteleri (eşyanın özü olan insana)
fizik kimya vs. ne varsa hepsinin bilgi kaynağı eşyadır.
Kelamcı kafa sorar, bu üç okulun zararları nelerdir. Ayet ve hadisten
ayrılmayan bir bilginin zararı nedir? Cevaplayalım. Her bilgi Hakk
katında olan değeri ile ölçülür. Bu okullarda tahsil edilen bilgi
velayet ilmi ile bağlantılı olmadığından, bu okullardan alınan diploma
ahlaki açıdan ölüm fermanıdır. Şeytan destekli olduğundan, bu kızlar
varlıklı, tahsilli eş bulmak için diplomalarını araç olarak kullanırlar.
Tembelliği telkin eden şeytanın emrine girerler. Bilmezler ki, "Dünya
ahiretin tersinesidir" hadisi şerifi ne anlama gelir. Rahat
yaşamanın ahirette karşılığı sıkıntıdır. Onu bilmez, bilse de dinlemez.
Diplomasına güvenir. Eğer ona ders veren öğretmeni şöyle demiş olsa,
belki ıslahı mümkündür. Bakın ey kızlar! Peygamberimiz ne diyor:
"Haramla beslenen vücut cennete giremez." Bir başka hadisi
şerifte ise: "Bir lokma haram 40 gün yapılan ibadetin kabulüne
engeldir." Bu sebepten haramla helali birbirinden ayırıp helal
tarafında yer alın. Alacağınız erkek ya esnaftır ticaretle uğraşır.
Ticaretin yüzdesi şudur. Ya işverendir. İşçi-işveren arası ücretlerin
haram-helal hududu şudur. Ya işçidir, ya da memurdur. Memurun helal
kazanç sahibi olabilmesi için şöyle bir davranışı olmalıdır. Ayrıca
şu bilgiyi de vermesi şarttır. Bu ülkede gelir dağılımı bozuktur.
Ferd başına düşen milli gelir şudur. Bu milli gelirden helal para
kazanmak zordur. İkiden fazla çocuk sahibi olmayın. Eğer üç olursa
kadının aile bütçesine katkıda bulunması gerekir, gibi bilgileri
geniş tutarak bilgi veren öğretmen olsa, belki bir nebze caiz olur.
Oysa tam tersine, şeriat iktidarı peşinde olan bir partiden milletvekili
nasıl olurum hayali kuran dinsiz bir anlayışın peşinde koşar durur.
Bu o kızın ebedi hayatını söndüreceğini bilmez. Ümit bağladığı diploması,
baş örtüsü ya da çarşafı ahiret pazarında çok düşük değerden hesaplanınca
bütün ümitleri suya düşer. Şimdi size, şeriatın sahibi Muhammed
Mustafa'dan baş örtüsünün gerçek değeri hakkında hadisi şeriflerle
açıklama yapacağız. Lütfen dikkatle okuyun.
Kadınların başını kapamasına ait 'Nur suresi 31. ayette'
şöyle der: peygambere hitaben (risaletle) "De ki, mümin kadınlar
başlarını kapatsınlar." Acaba mümin hangi kadındır. Makamı nedir
ki emir ona geliyor. Hadisi şerifle bunu tanıyalım. Peygamberimiz
bu konuda şöyle der: "Mümin, müminin aynasıdır." Bu hadisi
şerifin manasını ululemir makamında bulunan ariflerden dinleyelim:
"Mümin o kişidir ki, Esmaülhüsnada bulunan Allah'a bağlı dal
isimlerden olan 'mümin' ismine aynadır." Peki ayna nedir. Bunu
irfanla tanıyalım.
Ayna, kişinin kendisini görmesini sağlayan ve biri iki yapan hayal
aleminden kaynaklanan parlak levha. Bu ayna, seni sana gösterir.
Ululemirden bir veli şöyle der: "Sen seni bil sen seni, sen seni
bilmek necatındır (kurtuluşundur) senin." Bir başka veli
de şöyle der: "Ayinedir (aynadır) bu alem, her şey Hakk
ile kaim. Miratı risaletten (risalet aynasından) Allah (c.c.)
görünür daim." Feza boşluğu içinde ne görürsen ki, bu alemdir.
Senin aynandır. Onları bilmek, insanın kendisini bilmesidir. Görmez
misin, çekirdek toprağa gömülünce ağaç olur. O ağaç kendi çekirdeğinin
yaygın uzantısıdır. Ceviz ağacını örnek alalım. Cevizi dikersin,
ceviz ağacı olur. Sonra o ağacın dalının ucunda binlerce ceviz çekirdeği
olur. Eğer bu çekirdek akıl sahibi olsaydı, şöyle bir soru soracaktı:
'Ben kimim, neyim, beni kim yarattı? Bu ağaç benim neyim olur? diyerek
kendi kimliğini arardı. İşte o ceviz ağacı insana kıyasla dünyadır.
Bedeni insan, bunun çekirdeğidir.
Bu konuya bir başka ifade ile açıklık getiren Mevlana Celaleddini
veli (Konya'da yatan veli) şöyle der: "Şaşı biri iki görür.
Biz (veliler) ikiyi bir görürüz." Bu açıklama ile
aynayı da biraz olsun tanıtmış olduk.
Mümin kişinin kimliğini Peygamberimiz bir başka hadisi şerifte
şöyle tanıtır: (Türkçe kaydediyorum) "Mü'minin firasetinden sakınınız.
O (mümin) Allah'ın aziz ve Celil isimlerinin nuru ile bakar."
Burada, firaset kelimesi çekirdek içeren mana taşır. Arapça lügata
baktığınızda manası 'bilmek, anlamak' demektir. Arifler ıstılahında,
Allah'ın aziz ve Celil isimlerinde bulunan, yakan ve öldüren nurları,
darlanan kişinin silah olarak kullanması demektir. İşte mümin Hakk
katında böyle bir güç sahibidir.
Başını kapamaya ısrar eden bu kız çocukları, üniversite kapılarında
direniş göstermeleri şeriatı Muhammediye'ye uygun olsaydı, yani
Allah'ın rızası çerçevesinde bulunsaydı, bir tek kızın firaseti
onları engelleyenlerin helak olmasına yeterdi. Bilindiği üzere elektronik
güç misali tesiri olan bu nur, mümin gözlerinden istediği kişiye
ulaşınca, kişinin kalp atışlarına kilitlenir. Hasmının kalbi durur
ve ölür.
Mümine bu fırsatı veren Hakk Teala şeytan tarafına da aynı izni
vermiştir. Yani elektroniği yaygın bir güç haline getiren ileri
teknoloji sahipleri, kalp durduran silahı yıllar önce yapmayı başarmışlardır.
İnsanın beden ısısına bağlanan bu silah, cephede siperdeki askeri
saf dışı bırakır. Bu, peyklerle yürüyen akıl almaz bir silahtır.
Evliyadan Abdullah Bosnavi'nin divanında bu silahın varlığına işaret
eden sözleri şöyle: "Bir acayip savaş olur. Nazar kıl sırrı yezdana"
der. Yani Allah'ın sırlarına bak.
Osmanlı padişahlarından Yıldırım Bayazit Bursa'da bir veliyi, yani
evliyadan birisini öldürmek için 40 adamını memur etti. O veli bir
ayet okuyarak kırkının da ölmesine sebep olmuştur. Evliyayı küçümsemeye
gelmez. Yetkileri, Hakk katında büyüktür.
Erzurumlu İbrahimhakkı (ks) Marifetname isimli kitabında
yer alan bir şiirinde şöyle der: "Buldun bu nuru Kur'an'ı, ne
hacet ilmi yunani. Ki ol aşkı ayan etmiş, bu eşyayı beyan etmiş."
Bu kızların başlarını kapamaya ısrar etmesi, peşinde koştukları
ilim, bilgi itibariyle inkarın peşinde oldukları anlamı çıkar. Her
Müslüman kız başını kapatır. Ancak din ilmi peşinde olmalıdır.
Halife Hazreti Ömer (r.a.) salgın hastalıkla başı dertte olan bir
kabileyi ziyarete gitti. Hastalara çare bulmak için Ömer'den yardım
istediler. Ömer de her hastaya üç İhlas bir Fatiha okuyup üfledi.
Hastalar iyileşti. Bunu duyan sahabe de aynı şekilde okuyup üfledi.
Fakat hastalar iyileşmedi. Durumu önce Ömer'e anlattılar. Bakın
ne cevap verdi: "Ömer size ağzını verecek değil ya."
Yani Kur'an'ın değeri kişinin Hakk'a yakınlığı ile ölçülür. Kur'an'ı
silah mermisi kabul edelim. Bu mermileri silahı arızalı birine verirseniz
mermiler bir işe yaramaz. O mermileri hedefe atacak silah olması
şarttır. İşte silah insan, Kur'an da mermi gibidir. Zira Kur'an
insanın Hakk tarafından gelmiştir. İslam dini o kapıdan gelmiştir.
Burada bunu kayıt altına almamın gayesi, önce Kur'an'a velayet
ile girilmeyi tembih etmektir. Bu ilim mekarimi ahlakı yakalamak
için Allah'ın açtığı büyük kapıdır.
Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "Efdalül e'mali
(niyet iş söz) ahzemuha." Türkçe manası şöyle: "Faziletin
en büyüğü ve en çoğu, içinde en yorucu, en büyük bilgi ve korku
olan işlerdir." Bu hadisi şerifte mana çekirdeği taşıyan tek
kelime, fazilettir. Faziletin manası Ehteri kebir lügatında;
'kendinin dışındakinden faydalanmaktır' der. Velayet ilmini gerçek
manada anlayanlara göre manası şöyle: "Kişi dine tam uyum sağlayarak,
Hakk tarafından ahiret hesabına büyük kazançlar elde etmesi demektir."
Bunun iki yolu vardır. Birisi velayet ilmini ariflerin anladığı
gibi bilmek ve anlamak, ikincisi; iki elinle çalıştığın helal kazançla
kendini ve evladü ayalını beslemektir.
Bir işte düşünce ve beden yorgunluğu ne kadar çok olursa, orada
o kadar büyük fazilet var demektir. Fazilet kelimesinin öz manası,
dünyayı kendisine haram kılan kimselerdir. Yani genelde dünyayı
aşanlar. Bunlar zamanını hayır yolunda harcayan, mal, mülk ile uğraşmayan
takva insanlardır.
Bir insanın yaptığı işte düşünce ve beden eziyeti yoksa veya sadece
fıkıh ilmi ile uğraşılıyorsa, orada tembellik hakimdir. Zira, fıkıh
ilminde bıkkınlık ve sıkıntı veren bir dimağ yorgunluğu olmaz. Biz
bunu yaşadık ve de yaşıyoruz. Tembellik esaretle sonuçlanan bir
akıbet taşır. Bütün din hizmetlerinde tembellik ön plandadır. İslam
dini, kesinlikle esareti ret eder ( tembellik ve esaret başlıklı
yazımıza bakılsın). Şimdi tekrar Kur'an kurslarına dönüyoruz.
Kur'an'ı okumak isteyen herkesin bir hafta içinde Kur'an'ı okumayı
öğrenmesi mümkündür. Yeter ki o kişi öğrenmeyi içten arzu etsin.
Ayrıca, bu Latince yazıyı bilmiş olsun. Kur'an'a girmek, onu okumak
bu kadar basit, bu kadar kolaydır. Hem de Allah'ın emri çerçevesinde
sünnettir. Zira okunması sünnet olunca, öğrenmesi de sünnettir.
Yani peygamberden yansıyan Allah'ın üçüncü sınıf emridir. Allah
(c.c.) hiçbir Müslüman'a, "neden kuran okumayı öğrenmedin?" diye
hesap sormayacaktır. Ancak, ezberlemesi gereken Kur'an'lar için,
kişi için hesap vardır. Bilindiği üzere namaz kılmak farzı ayindir.
Yani zati emirdir. Bu namazın içinde kıraat farzdır. Öyle olunca
da ezbere namazlara yetecek kadar Kur'an bilmek, ezberlemek farzdır.
Hiçbir cami imamı yoktur ki, imamlık yaptığı mihrabın önüne Kur'an'ı
koyup ta, ona bakıp Fatiha ve zammı sure okumaz. Hafızasına yerleştirdiği,
yani ezberlediği Kur'an ile namazı kıldırır. Allah (c.c.) insanlara
dimağ içinde hafıza diye isimlenen, ağızdan kulağa, kulaktan dimağa
uzanan görünmez kitap vermiştir. Akıl, hayal gözüyle bu kitaptan
Kur'an okur. Zaten hafız demek bu hafızaya Kur'an'ı sığdırarak okumak
demektir. Hal böyle olunca hafızaya Kur'an'ı yerleştirmek farz olur.
Zira Kur'an'ı ezberlemek farzı kifayedir. Yani bir beldede, ya da
bir ilçede üç kişi Kur'an'ı ezberlerse, diğerlerinden bu farziyet
kalkar.
Tüm lisanların yerleşim yeri, insanların hafızalarıdır. Kağıt üzerinde
kayıtlı olmak diye bir şey yoktur. Bundan anlaşılıyor ki, farzı,
vacibi ve sünneti yerine getirecek kadar Kur'an ezberlemek mecburiyeti
vardır. Cami imamları, her Müslüman çocuğa beş yaşından itibaren
(aklı eriyorsa daha da küçük yaşta olabilir) camilere ilan yoluyla
çocukları çağırıp Kur'an okutmak, ezberletmek mecburiyetindedir.
Buna izin vermeyen idareciler, yani milleti yönetenler, Allah'ın
akıl almaz cezasına çarptırılırlar. Önce, bu yasağı idareye getiren
millet, en fazla ceza görür. Sonra idareciler. İşte Marmara zelzelesi.
Millet vergilerle bu cezayı çekti ve çekiyor da. Allah (c.c.) emrinin
önü tıkanmaz sel getirir, zelzele getirir, yangın getirir, fırtına
getirir. İnsanların başına ne geleceği bilinmez.
Sıra kız kuran kurslarına gelince: bunlar çoğaldıkça Allah'ın laneti
ve musibeti o nispette artar. İslam dininde böyle bir şey yoktur.
Geçmişte şeriatla idare edilen ve yıkılan Osmanlı döneminde böyle
bir öğretim sistemi yoktur. Bunların iki büyük zararı vardır. Birisi
şeriatı Muhammediye'yi bozmak, öteki rejimi yıkmaya çalışmak.
Peygamberlerin, peygamberliklerini icra ettikleri ve peygamberimiz
Muhammed Mustafa'da özleşen Hakk taraflı, mekarimi ahlak açısından
bu kız kuran kurslarında verilen din bağlantılı dersleri inceleyelim.
Bunları incelemek için Kur'an kurslarını gizlice dinlemek gerekmez.
Bu kurslara kızlarını veren ailelerin konuşmalarını dinleyin. Ayrıca
bu kızların davranışlarını inceleyin, gerçekleri açık bir biçimde
görürsünüz. Evlenmek için ileri sürdükleri şartlar, batıdaki kadınların
hayat şartları istikametindedir. Mekarimi ahlakı hiç görmeyen tarafları
da vardır.
Bilindiği üzere Peygamberimiz hadisi şerifte: "Mekarimi ahlakı
tamamlamak için gönderildim" der. Demedi ki, ben Kur'an'ı veya
dini tamamlamaya geldim. Bu demektir ki, mekarimi ahlak dinde esastır.
O da Peygamberimizde eksiksiz mevcuttu. 23 kameri sene devam eden
risalet süresinde, Peygamberimizin bütün hareketleri, Hakk'a ait
olup kimi kısa vadeli kimi, orta vadeli, kimisi de kıyamete kadar
uzanan bir örnek hüviyeti taşıyordu. Peygamberimizin kadınlarla
ilgili önemli kısmını tanıyalım (buhari hadisi şeriflerine bak).
Peygamberimiz her savaşa giderken hanımlarından birini beraberinde
getirirdi. Seyretmek için değil, geri hizmetlerde görevli olarak
gelirlerdi. Yani yaralanan askerlere su verir, onlara destek sağlıyorlardı.
Bir seferinde Ayşe validemiz kırbası ile (meşin su kabı) yaralılara
su verirken, ayak bilezikleri dahi dışarıda kalmıştı. Yani ok yağmuru
altında savaşın içinde bulunuyordu. Ölümünü hiç düşünmeden. Hem
de bu bir peygamber hanımı idi.
Şimdi gelin İslam'da kaydı bulunmayan, tamamen siyasi iktidarı
ele geçirmek için kurulan kız Kur'an kurslarına bakın. Buralarda
Kur'an'a duyulan sevgi ve saygı çerçevesinde ahlaki değerlerimizi
yok eden bir öğretim vardır. Genç kızlar buralarda önce evlenmenin
şartlarını öğrenirler. Şöyle ki: İslam dininde bir kız evlendiği
erkeği tanır. Annesini, babasını bakamaz. Ayrı bir ev tutacak. Orada
ikisi beraber yaşayacak. Gerekirse hizmetçi verilecek. Kadın evden
dışarı çıkamaz. Ana ve babanın bir erkek evladı var, yaşlandılar.
Bunlara kim bakacak? sorusuna cevap hazır. Bana ne! Huzur evlerine
ver. Avrupalılarda kız 18 yaşını doldurunca ana baba tarafından
evden atılır. Oysa bizde kız, bu yaşlarda koruma altına alınır.
Yani ailenin namusu içindedir. Kısacası İslam dininde aile için
müşterek bir düzen mevcuttur. Bu düzeni ayakta tutmak herkesin görevidir.
Bir kız aldığı erkeğin anne ve babasını tanımazsa, o erkeğin sevdiklerini
sevmezse, onda İslami değerler çökmüştür. Çamaşırı çamaşır makinesi
yıkar. Yemek için ateş yakmak yok. Oysa İslam dini çalışmaya ve
ahlaki değerlere önem verir.
İşte bu Kur'an kursları tembellik aşılayan şer kurumlarıdır. Kur'an
öğrenince büyük bir merasim yapılır, yemekler pişer, hediyeler dağıtılır.
Hoparlörden, her taraftan duyulan kızların açık sesleri ortalığı
çınlatır. Yarım akıl kadınlar cehaletle buluşunca, düğün kalabalığını
çok geride bırakan bir topluluk oluşur. Hep hepsi bir haftalık bir
çalışma sonucu öğrenilen Kur'an, hem de sünnet.
Hayat tecrübeden ibarettir. Her yaşlı insanın mutlaka hayat tecrübesi
vardır. Bu tecrübe o kişinin hayatının özüdür. Dindar, aklı başında
gençlerin yaşlıların tecrübesine ihtiyacı vardır. Ana ve babaya
itaatin yanında tecrübe ve tembihine de her gencin ihtiyacı vardır.
Hayatın deneyimli kısa yolu budur.
Kıyamete kadar gelecek ademoğlu nesline örnek olacak olan asrı
saadet, yani Peygamberimizin risalet dönemi tembihler doludur. Tecrübe
ile ilgili Peygamberimizin örnek bir davranışını hatırlatalım. Bir
gün Peygamberimiz sabah namazına gitmek üzere evden çıkmıştı. Yolda
gayet yavaş giden bir ihtiyar erkeğe rastladı. Ona saygı duydu ve
onu geçmedi. Namaz vakti geçti. Bilindiği üzere sabah namazı güneş
doğduktan 45 dak. sonra kılınır. Fakat sevabı yoktur. O ihtiyardan
izin isteyip geçip yürüyebilirdi.
Peygamberimizin davranış biçiminden, yani hareketlerinden gelen
sünnet birinci derecede önem taşır. Hadisi şerifler söz ile kaim
olduğundan, ikinci derecede önem taşır. Zira söz işten üstün olamaz.
Sözde yanlış anlaşılma olur. Fakat işte olmaz. Çünkü, canlı görüntüsü
vardır.
Bundan anlaşılıyor ki, tecrübe İslam'da büyük önem taşır. Bir yaşlının,
o yaşa gelinceye kadar yaşadığı yanlışları yaşamamak için, en kısa
yolu takip etmek, tecrübeye önem vermekle olur. Hz. Ali (r.a.) bu
konuda şöyle der: "Tecrübe kazanılmış ilimdir." Bundan da
ders almayanlar, yanlışlar ve doğruların iç içe bulunduğu 'ham
hayat' yolunu seçer. Toplumsal açıdan buna gericilik
denir.
Meclisler kurup istişare oluşturmaktan maksat, tecrübeyi sarnıçlamak
ve değerlendirerek kısa özlü ve makul yolu seçmektir. Büyük işlere
ait tecrübeler, canlı birer ibret levhasıdır. Bunlar içinden kadınlarla
ilgili olan büyük bir ibret levhasını tanıtmak üzere kayıt altına
alıyorum. Bu ibret levhası Rusya'da yaşanan komünist rejiminin yıkılışının
içinden çıkmıştır. Kısaca anlatalım.
Komünist rejimi dinsizliği esas alarak yola girmişti. Okullarda,
Allah (c.c.) yoktur. Eğer Allah (c.c.) var olsa idi, biz insanlar
gibi gözükürdü, şeklinde yüzlerce dini inkar eden derslerle çocuklara
72 sene dersler verildi. Bu dersler Allah'ın (c.c.) ayakta tuttuğu
aile mefhumu gücü ile çökertildi. Yani kadının tutum ve davranışı
ile komünizm yıkıldı. Yani şöyle: Allah (c.c.) anne-çocuk arasında
olan sevgiyi babaya nispetle üç kat fazla vermiştir. Bu demektir
ki, çocukların terbiyesinde, anne birinci, baba ikinci, okul öğretmeni
üçüncü durumdadır.
Rus çocuğu okuldan aldığı dinsizlik dersini eve gelince annesine
anlattı. Annesi ona bunlara inanma Allah (c.c.) vardır. Bu kainat
onun gücü ile ayakta durur. İsa peygamberi bize gönderdi. Onu tanımamız
için. Bak insanlar ölüyor. Ölenin her şeyi de ölür. Fakat Allah
(c.c.) ölmez, gibi sözlerle çocuğun hafızasına giren dinsizlik derslerini
anneler Allah'ın verdiği sevgi suyu ile yıkayıp atıyorlardı. Bu
anneler çocuklarına diyordu ki; benim sana söylediklerimi ne öğretmenine,
ne de arkadaşına söyleme. Beni öldürürler ya da hapse atarlar, annesiz
kalırsın, diyerek dinsizliği aileye sokmadılar. 72 sene sonra komünistler
baktılar ki, kiliseye gizlice kayıtlı 40 milyon insan var. Sonuçta
bu rejim çöktü, dağıldı ve bitti. Kısaca denilebilir ki, kadınlar
terbiyede en önemli güçtür.
Bir başka ibret levhası da firavunun karısı Asiye'nin Musa peygamberi
saraya alıp büyütmesi sonucu, firavun hanedanına son vermesi olayıdır.
Bu Asiye açısından olay ferdidir. Musa peygamber açısından umuma
şamildir..
Bu ibret levhalarından açıkça anlaşılıyor ki, kadınların yanlış
yönlendirilmesi toplum için büyük zararlar doğurur. Bu ülkede din
anlayışı bulanıktır. Bunu yönlendirenler samimi değildirler. Çalışmadan
karnını doyuranlar azalmadıkça, bu millet iflah etmez.
Sonuç olarak gerçek Müslüman'a deriz ki, bizim bu yazdıklarımızı
okuyan kişide şu vasıflar olması şarttır. Sırasıyla, helal kazanç
sahibi olması. Yani iki eliyle çalıştığını yiyecek. Ticaretle meşgulse,
İslami açıdan ticaretin yüzdesini bilecek ve onu yaşayacak. Kira
parası asla yemiş olmayacak. Ne evini, ne de mülkünü kiraya verip
onun kazancından yiyemez. Camilerde, namaz ve ibadet memurluğu yapanlar,
yani diyanete bağlı tüm görevliler. Sonuç itibariyle aracı durumunda
olanlar, tümüyle bu saydıklarımı, yazdıklarımı beyhude okumasınlar.
Onların din anlayışına ters gelir. Zira haram kazanç şeytanın ters
görüş sahasına çektiğinden, din anlayışları şeytanın ters anlayışları
ile eşdeğerdir. İbadete önem verirler, fakat haram-helal hesabı
yapmazlar. Bu sebepten bizim onlarla ilgili bir bilgiye yerimiz
yoktur. Allah (c.c.) mekarimi ahlak peşinde olan gerçek Müslümanlara
idrak ihsan etsin.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |