Allah (c.c.)'ın
yarattığı ilk nur vücuttan yaratılan bu ilk nebi, öz nur sahibi
olup, asliyet taşır. Yani hamuru ilk nurun en üstün tarafından ve
özünden yaratılmıştır. Mahlukat içindeki yeri zatiyet arz ettiğinden,
mahlukatın baba tarafında yer alır. Nasıl ki Adem (a.s.) anasır
bedenin ilk babası ise, bu ölümsüz nebi de nur beden sahiplerinin
böylece babası oluyor. Nur vücudu yine nur vücut sahipleri görür.
Yani peygamberler ve melekler. Tabii görmek isterler ve izin alabilirlerse.
Zati mutlak Allah (c.c.) için ne ise, bu baş nebi de Peygamberimiz
Muhammed Mustafa için de ismi azam itibarı ile aynıdır. Dal isim
itibarı ile Adem (a.s.) ilk nebidir. Bu nebilik risalet yönlüdür.
Bir de velayet yönlü olanı var ki, o da gelecekte İsa Peygambere
verilmiştir. Yani bu ölümsüz nebinin nur vücudunun umumileştirdiği
velayeti amme ile gelecek. Bu İsa (a.s.) Peygambere verilen ilahi
yetkidir.
İsa (a.s.) ölümsüz yaratılışa sahiptir. Çünkü vücudu nurdandır.
Nur vücut için ölüm söz konusu değildir. Ölüm anasır beden için
söz konusudur. İsa Peygamber Meryem Ananın bedeninden anasır bir
beden alıp resul olmuş ise de, bu beden anasır itibarıyla Meryem'e
aitti. Nur bedeninden erkeğe ait zati bağlantı ve bedeni karışım
ile baba tarafından İsa, Mesih ismi ile risaleti yürüttü. Böylece
İsa anasır bedenini anasından, nur bedeni kendinden olmak üzere
dünyaya geldi. İsa beden itibarı ile çift hüviyetli olup, Mesih
ismi ile Kur'an'da beyan olmuştur.
İsa'nın nur vücudu galip geldiğinden, nur vücut sahası olan semaya
(gök) çıkarılmıştır. Sema Hakk'ın vücudundan kısmen nurlandırılan
Hakk'a ait bir yerdir. Yedi tabaka olup en latif olduğu yedinci
tabaka Hakk'ın hududunda bulunur. Bu üst taraftır. Bu çok latif,
yani gözle görülemeyecek kadar ince yapılı varlıktır. Bu yedinci
tabakadan yaratılanlar bunu görürler. Her nur vücutta bu yedi tabakadan
hamur bulunur. Ancak her vücutta bu yedinci tabakayı görmek ilahi
müsaade işidir. Biz bu konuda yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak
dünyadan yıldızlara bakıp ne kadar bilgi sahibi olabiliyorsak, o,
nur fezasından o kadar bilgi sahibi olabiliriz.
Bu yazıyı okuyanların kafasında şöyle bir soru doğar. O da şu:
ölmeyen nur beden ölen anasır bedenden üstün değil mi? Cevap: Evet.
Ancak şu gerçekleri bilelim. Birincisi: ölüm en büyük uyanıştır.
Mahlukata verilen ne kadar vücut var ise hepsinde ölüm denen olay
olur. Çünkü madumdurlar. Hayatları Hakk'a ait bedenden olur. Toprak
ağaca hayat verdiği gibi. Hiçbir iş yoktur ki o işte hesap, matematik
bulunmasın. Bilginin, işin temelinde mutlaka hesap vardır. Hesabın
da içinde (0) sıfır vardır. (0,1,2,3,4,5,6,7,8,9) bu dokuz sayının
onuncusu sıfırdır. Bu sıfır tüm hesapların yapılmasında, çözülmesinde
çıkış kapısıdır. Sol tarafta durduğu zaman boş sandalye gibidir.
Hiçbir varlık göstermez. Sıfır bu haliyle ezeliyet hüviyeti taşır.
Fakat rakamın sağında bulunursa her sayıyı on kat büyütür. Bu haliyle
de sıfır ebediyet hüviyeti taşır. İşte hesap içinde sıfır ne ise,
Hakk içinde de madumdan yaratılan mahlukat ta odur. Zira mahlukatta
ezeliyet yok, ebediyet vardır. Mahlukat sağdadır. Yani Hakk'ın doğru
anlaşıldığı, doğru bilindiği yerdedir. Şeytan ise bunun tersi olan
sahada olup soldaki sıfır gibidir.
Ölüm uyanışı en çok anasır bedende olur. İnsanı kamil olacak uyanış
yalnız anasır beden içinde bulunur. Öteki nurdan ve ateşten yaratılan
bedenlerde uyanış azdır. Kısmidir, eksiktir.
"Ölmeden evvel ölünüz" hadisi şerifi,
Peygamberimizin risaletten velayete davetidir. Yani diyor ki: nefsinizi
tezkiye ederek hamlıktan olgunluğa koşun. Evliyaullahtan olun. Arifler
tarafına geçin. Bu taraf Hakk'ın tarafıdır. Buna iradi ölüm denir.
Cenazeye de tabii ölüm denir. Tabii ölümde dünyayı ve hayvaniyatı
mecburi terk etme varsa, iradi ölümde de böyle bir terk etme olmadan
nefsi tezkiye ve velayete giriş onu yakalamak olamaz. Bu değişmez
ilahi kanundur. Hükmünü icra eder, gider. Şunu da unutmayalım ki,
peygamber dahi olsa tabii ölümde az bir uyanış kalır.
Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "En üstün tecelli olan zati
tecellinin kazanılma yeri bu dünyadır. Öteki tecelliyatı esma ve
sıfat ve tecelliyatı efal ahirette kazanılır."
Büyük günahların, büyük sıkıntıların bulunduğu bu dünya en pahalı
değerlerinde bulunduğu bir alandır. Hayvaniyata çeker, gaflet
verdirir, uyutur. Fakat ölümü var uyandırır.
İsa (a.s.) Peygamber anası Meryem'den aldığı bedenle resul oldu.
Anasırdan olan uyanış sahasına girdi. Nur bedenine bağlanarak göklere
çıkarıldı. Kameri sene ile 33, şemsi sene ile 32 sene yaşadı. Gelecekte
40 sene daha peygamberlik yapacak. (33+40=73) her iki peygamberlik
ömrü toplandığında 73 sene eder ki Peygamberimizden 10 yaş fazla.
Velayette amme olarak gelecek. Tüm peygamberlerin velayetini bünyesinde
bulunduracak. Peygamberimizin risaletine girip 4 mezhebi kaldırıp,
yerine mezhebi muhammediyeyi ikame edecek. Peygamberimizin ve evliyanın
açıklaması böyle. Ne zaman geleceği bildirilmedi.
Peygamberlik velayetle başladı, velayetle son bulur. Başlangıcı
da amme idi, sonu da amme olur. Peygamberimiz hadis şerifinde der
ki: " (küntü nebiyyen) Ben nebi oldum idi. Adem su ile
(tın) öz toprak arasında iken." Hadisi şerife efâli
amme ile başladı. Kur'an dili arapçası okuyan bunları bilir. Beş
kelime ile tanıtılır. Kevn, istikrar, vücdan, sübut, husul. Birincisi,
kevndir. Küntü kevni bir yaratılışla ben oldum diyor. Ve manayı
tüm mahlukata şamil kılıyor. Mana amme olunca da peygamberler dahil
ademoğlu, cinni taifesi, melekler, şeytan, bilemediğimiz diğer mahlukat
bu ölümsüz ilk nebinin ruh bakımından nübüvveti içinde bulunuyor.
Şu hadis şerif insanla Allah (c.c.) arasında varlık bakımından
maket yönlü örnek oluşturur. O da şu: (Türkçeleştirerek) "Şüphesiz
Allah (c.c.) Adem'i kendi sureti üzere yarattı." Yani Allah
(c.c.)'ın zati mutlak tarafı vardır ki, Allah (c.c.) zati mutlak
olan O Büyük Yaratıcı'dan uzanan has isimdir. Tektir ve eşsizdir.
Ezeliyet ve ebediyete kadar uzanan uluhiyet sahası vardır. Zatı
vardır, ruhu vardır, isimleri ve bedeni vardır. Kendisinin yaratılış
biçimi, şekli, zati durumu ne ise hepsini baş nebi denilen ilk nurdan
olan ilk insana vermiştir. İkisi hariç. Birincisi ağaç-toprak misali
değişimli uzantı şeklinde olan vücut oluşumu. İkincisi (Adem'in
aslı) ezeliyet yoktur, sadece ebediyet vardır. Bu ikisi dışında
Allah (c.c.)'ta ne varsa, ilk nebide hepsi var. Allah (c.c.)'ın
izniyle olmak kaydıyla.
Arif olmayan, irfanın ne olduğunu bilmeyen, Hakk nedir, halk nedir
bilemez. Zaten insanı kamil o kişidir ki Hakk'a halka eşit ölçüde
bakar. Bu bakış medeni milletlerde farkında olmayarak devlet idaresinde
laiklik anlayışını getirmiştir. Bu anlayış insanın en üst tarafından
kaynaklanır.
Eğer veli köprüyü karşıya geçerde Hakk sahasında konuşursa, halka
arkası dönük olur ve sadece Hakk tarafını görür. Velilerden biri
bu sahada iken şu sözleri söylemiştir: "Ben benmiyim, ben
banayım. Bana benden secde bu. Yarim eder hu, ben ederim hu."
Şeriata ters düşen her bilgi kabul görmez. Eksiktir. İnsan kendine
secde edemez. Peki bir veli yanlışı nasıl söyler. Burada açıklama
olsun diye Hakk Teala izin verdi. Bize diyor ki, insanı kamil Hakk
Sahasına girince bilmeyerek böyle konuşur. Zira Hakk tarafında Hakk
konuşulur. Tavan insanı kamil sahasıdır. Taban şeriatı muhammediyedir.
Din bu yolun sağında ve solunda bulunur. Şeriat bu görüş için der
ki: o sözleri konuşan halktandır. Kendini inkar ederek bu sözü söylediğinden
bu söz din için geçerli değildir. Tek taraflı olduğundan.
Bu sahadan Peygamberimiz şu hadisi şerifle şunları söyledi: "Kim
ki beni gördü, o kadar var ki Hakk'ı gördü." Bu saha kurbi
feraizdir. Yani farz emirlerin geldiği sahadır. Peygamberimiz o
sahadan emir almış, getirmiş ve yaymıştır. İbadeti orta saha olan
kamil sahasında yapmıştır. O tek tarafta ibadet etmez.
Resulü Ekrem Efendimiz yalnız Hakk sahasında da şöyle konuşmuştur:
"Ben de sizin gibi bir anne ve bir babadan oldum" diyerek
halka ait sahadan resullük elbisesini çıkarıp herkes gibi iken bu
sözleri söyledi. Bu halk tarafı bedeni, Hakk tarafı ruhi mana taşır.
İkisinden hayat olur.
Hakk tarafının bir ucu Allah (c.c.)'a (yani üst taraf itibari ile),
bir ucu insana bağlıdır, bununda ortası vardır. Bir tarafı -ki Allah
tarafı- kurbi feraiz çıkış yeridir. Kur'an sahasıdır. Halk tarafı
kurbi nevafil tarafıdır. Bu taraftan hadisi şerifler gelir. Her
ikisi de Hakk'a aittir.
Mevlit yazarı merhum Süleyman Çelebi baş nebi ilk insanı tanıtırken
şöyle der: "Var iken ol yok idi insu melek. Arşu ferşu ayu
kün (dünya) hem nuh felek."
Arş, güneş demektir. Ferş ise, o güneşten ışık alan tüm yıldızlar
manzumesi, yani kainat, ay, dünya ve 9 seyyare. Tüm mahlukatı içine
alan bir ifade kullanıyor. Ne melek vardı, ne şeytan, ne cinni taifesi,
ne de Adem (a.s.) yaratılmamıştı. Bütün bunlardan önce ilk insan
baş nebi vardı. Yani ölümsüz insan, yani babayı alem.
Muhammed (s.a.v.) ve İsa (a.s.), ikisi de amme yetkili nebilerdir.
Yani tüm ademoğluna şamil yaygın yetkiye sahip nebidirler. İki amme
yetkilisinin mutlak surette bir başı olacak. İşte o da baş nebi,
ilk nur nebisi, ilk nurdan olan insan, diye isimlendirdiğimiz, yahut
isimlenen nur güneşidir. Allah kendi birliğinin karşıtı olarak bu
nebiyi yarattı. Bunu besmelede de remz etti. Bu besmele ariflerin
şekillendirmesidir. Şöyle ki, (l) b harfi ilk nebiyi temsil eden
bir mana taşıyor. Teklik hüviyeti ile arada uzanan çizgi berzehi
bir ara boşluğuna sahiptir. Önce Allah'a, sonra Rahman'a, daha sonra
da Rahim ile son bulmuştur. Bu üç isimden Allah, velayet ilmi ile
uluhiyete bağlıdır. O'nu temsil eder. Bu sebepten Allah Kur'an'da
İsa için, "ruhum İsa" deyimini kullanmıştır. Ayetle
belirlenen bu açık ifade, İsa'nın ve İsa'ya verilen velayet ilmi
külliyatını haber vermektedir. İsmi azam olan Allah ismi ana isim
olarak İsa'nın kapısıdır.
Rahman'a gelince; O da ana isimdir. Bu beden tarafı itibarıyla
ismi azam karşıtıdır. Bizim nebimiz Muhammed Mustafa, Ahmedi tarafıyla
bu isim içinde ammedir. Tüm ademoğluna şamil olmak üzere bu isme
bağlıdır.
Rahim ise; iki büyük rahmeti icra eden ana isimdir. Nurdan (hidayet
yolundan) rahmeti görecek olan cennet ehli ile, nardan (ateşten)
rahmeti görecek olan inkar ehline rahmeti tanzim eder.
Bu üç isim ve bu üç isme bağlı tüm mahlukat Baş Nebi'de merkezleşir.
Orası Allah'a bağlı çıkış kapısıdır. Allah'ın birliğine eşdeğerdir.
Hac ona ait bir ibadettir. Her insan ömründe, hem de senenin üç
günü içinde bir defaya mahsus olmak üzere farz kılınmıştır. Her
ibadette farziyet vakti gelince tekrarlanır. Fakat hac için bu söz
konusu değildir.
Muhiddini Arabi (k.s.) bir açıklamasında şöyle der: "Rahmet
Hakk'ta olmaz. Rahmet Allah'ta olur." Bu açıklama bize
Allah'tan mahlukata uzanan ve Hakk ismi ile tanıtılan tek ölümsüz,
ilk insandır der. Ölümsüz nebi budur. İlk nurun hamurundan olmuştur.
Kur'an dili Arapçasında adı semadır. Sema nurani sahadır.
Adem ise arz olarak bilinen anasırdan yaratılmıştır. Onun da bir
tarafı Hakk'tır. Yani Hakk bir uzantı oluşturarak Adem'e bağlandı.
Yani baba tarafı olan Hakk, tenezzülati ilahiye oluşturup, kendisi
müsemmanın (dal isimlerin merkezi) mazharı iken, Adem'i dal isimle
kendine mazhar kılmıştır. Hakk'ın bu uzantısı halktan ayrı haliyle
görününce, buna secde edilir. Adem'e secde etmek budur. Yoksa görünen
anasıra secde olmaz, küfürdür. İnsanın insana tapması kesinlikle
yasaktır. Şirktir, dinsizliktir.
Bu ölümsüz insan için Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.), Marifetname
isimli eserinde, "babayı alem" tabirini kullanır.
Enbiya suresi 34. ayet: "O şey ki biz onu yarattık. Senden
önce ölümsüz olarak" der. Bu ayet bize bu babayı alemin
Hakk tarafına bağlı nur vücudun da ölümsüz olduğunu haber veriyor.
Fususulhikem'de yer alan açıklamada, Şeyhi Ekber İsa (a.s.)'yı
tanıtırken -ki yaratılışının özelliğini- şöyle der: "İsa'nın
ruhu ile bedeni birbirinden ayırt edilemez." Bundan ötürü
Hakk Teala O'na ruhum İsa Demiştir. Ölümsüzlük O'na da uzanmıştır
ki, Meryem'den olan kısmi uzantısı semaya, yani, nur vücuda yükseldi.
Bu konuya yeterli açıklık getiren Resulü Ekrem Efendimiz Buhari'de
yer alan hadisi şerifte der ki: "(s.601-no:928-929);
Meryem oğluna (İsa'ya) insanlar içinde en yakın olan benim.
Peygamberler babaları bir, anaları ayrı kardeşlerdir. Onunla aramızda
nebi yoktur. (929. Hadisi şerif te şöyle) Meryem oğlu İsa'ya
insanlar içinde en yakın benim. Dünya ve ahiret içinde bütün peygamberler
kardeştirler. Bir babanın ayrı kadınlardan doğmuş çocukları gibidirler.
Dinleri birdir."
"(603-932. Hadisi şerif) İmamınız sizden ve sizin içinizde
iken Meryem oğlu size indiği vakit nasıl olursunuz."
Bu üç hadisi şerif Hakk'a bağlı tek din anlayışını bariz bir şekilde
ortaya koymaktadır. Tüm insanların bir din içinde ilk insana bağlı
olduğunu açıklıyor. Bu babayı alem hakkında yeterli bilgi İslam
Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile İsa (a.s.)'ya aittir. Belki
her peygamber buna ait haber, bilgi sahibidir. Ancak arifler onu
açıklayamıyor. Şiddetli nur voltajı onları yakıyor.
Bursalı İsmail Hakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı eserinin 278. Sayfasında
bu konuya açıklık getirerek şöyle der: "Resulüllahın (s.a.v.)'ın
akılda kemalleri ne rütbede olduklarını Allahu Teala'dan gayri kimse
bilemez. Ol rütbeye duhul lazımdır. Ol makama ise her kim gireyim
deyu kast ettiyse muhterik oldu (yandı). Onların mertebeleri
dürden (uzaktan) seyr olunur. Yerden gökteki yıldızı seyreder
gibi, ıraktan olan seyir ise muhıt (dört taraflı görüş) değildir.
Bursalı İsmail Hakkı cihetten Cenabı nübüvvet bir yüzden malum,
bir yüzden meçhuldur. Ve lakin veli ile nebi, nebi ile nebiyyul
enbiyanın (peygamberlerin peygamberi) farkları sema ve arz
arasıdır (nur vücut ile anasır vücudu arası gibi). Bu
makamda derler ki, Kur'an'ın zahiri (dünyaya ait tarafı)
erbabı zahire delil, batını (iç yüzü) eshabı hakayıka
(hakikatleri bilenlere) bürhandır, yani delildir."
Şimdi ayet, hadis ve kibarı kelamları, herkesin anlayacağı manada
inceleyelim. Önce ayetin manasına bakalım. "Senden önce,
ölümsüz olarak onu yarattık" deniyor bu ayette. Ölüm, Allah
için söz konusu olamaz. Ölüm, mahlukat için söylenir. Acaba nasıl
bir varlıktır ki, ölmüyor. Halbuki hiçbir mahluk yoktur ki ölmesin.
Ammeye nebi olduğu halde, Ahmed'in anasır tarafı olan Muhammed Mustafa
(s.a.v.) öldü. Keza yine bir amme nebi olan İsa'nın şeriat tarafı
olan Mesih te öldü. Ahmed ve İsa amme olunca, iki amme için bir
merkez şart olur. Aksi halde Allah'ın birliğine ters düşer. Nasıl
bir varlıktır ki ölmüyor. Adı nedir. Biz O'na ölümsüz nebi dedik.
Başka isim bulamadık.
928-929 hadisi şeriflerde: "Meryem oğlu İsa'ya en yakın
olan benim" diyor. Eğer bu yakınlık dünyaya geliş itibarı
ile söylenmiş olsa idi, Zekeriya, Yahya nebiler çok daha yakın geldiler.
Sonra dünya ve ahirette deniyor. Bütün peygamberler kardeştirler.
Ahiret işin içine girince bu yakınlık nuranidir. Yani anasır beden
itibarıyla değil. Zaten anasır beden fanidir. Kevni vücuda (beka
vücuduna) bağlı kalarak fani değildir. Tüm elementler ve bunlara
bağlı çürümezlerin özü kevnidir. Altın, bakır, krom, alüminyum,
gümüş gibi madenlerin özünü kastediyorum. Bunlar fani varlık içinde
bakidir.
Kur'an'ın mülk suresinin üçüncü ayetinde der ki: "Semaları
yedi tabaka yarattı." Burada semavat ve tabaka kelimelerinin
sonunda tenvin (iki esre, iki ötrü) vardır. Bunları yalnız
Allah bilir, demektir (bildirdikleri de bilir). Bu tenvinli kelimelerin
manalarını nurdan yaratılanlar anlar. Onlar da yedi tabakadır. Sema
diye isimlenen nur vücut ta yedi tabakadır. Semanın ve tabakasının
nasıl bir vücut olduğunu ancak o vücut kendisine verilenler bilir.
Şöyle bir soru doğuyor. Bir başka ayette Allah (c.c.) kendisini
tanıtırken: "Allah semaların ve arzın nurudur"
der. Burada nur ile semanın ayrı ayrı varlık olduğu görülüyor. Nur
nedir, sema nedir? Arz da, sema da madumdur. Yani mahlukat için
yaratılmış varlıklardır. Hakk'ın vücudundan bu iki tarafa üflendi.
Onlar da nurlandı. Ve de hayat buldu. Ruh ile nur da ayrı ayrı hakikatleri
olan varlıklardır. Ruh Hakk'ın zatındandır. Nur ise Hakk'ın bedenindendir.
Ruh zati, vücut sifati taraf oluşturur.
Hadisi şerifte: "Peygamberlerin dinleri birdir" açıklaması
var. Bu bize şunu diyor. Allah bir, din bir, merkezi de birdir.
Merkezden kastım, baş nebi, ilk nebi babayı alem diyerek tanıtmaya
çalıştığımız, o ölümsüz insandır. Onun hakkında yeterli bilgi Ahmed'le
İsa'da olur. Zira bunların nur vücutları bilmeye, görmeye ve anlamaya
mezundur, izinlidir.
Bursalı İsmailhakkı (k.s.) açıklamasında bu tarafı, Ahmed'in üst
tarafı itibarı ile ilk nebiyi yalnız Allah bilir diyor. Ayrıca orasını
yıldızlar kadar uzakta örneğini veriyor. Kutup yıldızını misal alalım.
Bu yıldız devamlı kuzeyde bulunur. Dünyaya merkez oluşturur. Varlığı
hakkında nasıl bir maddeden olduğu, uzaklığı, büyüklüğü, hareketleri,
içinde canlı varlık olup olmadığını bilemeyiz. Bunları bilmek isteyenlerin
yandığını kaydediyor. Bu kitabın bir başka yerinde "Hakk
libassız görülmez" der. Burada libas kelimesinin manası,
nurdan gelen tecellinin önünde ilahi bir tecelli kıran perdesi olduğunu,
bu perdenin Hakk'ın görünmesine engel olmayacak şekilde yaratıldığını
haber vermektedir. Güneşe renkli camla bakmak gibi bir şey.
Ahmed'in nur vücudundan Muhammedin anasır vücuduna uzanan nur külliyatı
için için Bursalı: "Cenabı nübüvvet bir yüzden bilinir,
bir yüzden bilinmez" diyor. Muhammedin (s.a.v.)'in
bilinmeyen tarafı ile ne büyük risalet ve velayet taşıdığını tefekkür
eyle. Sonra da Allah'ın bilinmezliğine pay ayır. Ve işin ciddiyetine
biraz eğil. Haddini bil, akıbetini düşün.
Bu tarafı çok iyi bilen Peygamberimiz ashabına şöyle hitap etmiştir:
"Ey ümmeti eshabım! İçinizde Allah'ı en çok bilen benim.
O'ndan da en çok korkan da benim." Demedi ki Allah'ı bilen
benim. En çok bilen benim demekle, Allah'ın bilinmezliğine işaret
etti. Ayrıca en çok korkan benim demekle de, dini bilgi Allah korkusu
vermiyorsa, o, dinin dışında kalan bilgi demektir. Yani şeytani
bilgidir.
Baş nebide iki amme peygamber var. İsa da bu merkeze bağlıdır.
Her ikisi de iki ayrı bedenle baş nebide merkeziyet oluşturur. Bizim
taraf, yani risalet tarafından yola girdiğimizde, nebi Ahmed'de
işimiz biter.
Eğer velayet tarafından yola girersek, o zaman İsa'nın üst hududunda
yolumuz biter. İkisi de baş nebide, tek din anlayışı içinde birdir.
Her ikisine de iman kapımız açıktır. Amentüye iman eden her mümin
rusul (resuller) kelimesinden çıkan mana ile tüm peygamberlere inandığına
imza atmıştır. İmzasını inkar etmeyen her müminin yolu budur. İsa'yı
velayet itibarı ile tanımak mecburiyetindedir.
Tüm nebi ve velide bulunan geçmiş ve gelecekteki velayet ilmi İsa'da
toplanmıştır. Veliler bunu böyle açıklar. Buna inanmayan iman bakımından
topaldır, kördür ve sağırdır. Dini bütün olanlar bunu inkar edemezler.
Dini bütün olanlar ariflerdir. Onların aşağı tarafta komşuları olan
biz havas ehli olanlardır. Şeriat ve hakikatin ortasında bulunurlar.
Allah'a nihayetsiz şükürler olsun ki, bizi irfan ilşminden haberdar
kıldı. Avam tabakasının şeriat anlayışına mahkum etmedi. Malum olduğu
üzere peygamberler dışında tüm insanlar üç sınıftır. Birincisi avamdır.
İkincisi havasdır. Üçüncüsü arifindir. Yani arifler. Avam şeriatta
kalıri daha ilerisini bilemez. İmamların kontrolünde olurlar. İtikat
ehlidirler. Risaletten gelen ve ibadete ait olan fıkıh ilminden
bilirler. Fıkıh ilminin dışında bilgileri yoktur. Ümitleri yüksek,
hayalleri boldur. Havas ise tarikat sahasında bulunur. Bu saha şeriatle-hakikatın
ortasında yer alır. Şeriate yakınolursa levvame makamında
bulunur. Bu makam renklerle ilerleyiş işareti verir. Hakikate yakın
olursa genelde mülhime makamında bulunur. Bu makam aklı beşeri
aşan ve bilgi sahasına giren irfan ilmine kısmen ulaşılan makamdır.
Beden eziyetine bağlı tarafta yer alır. Çok çalışmak, sıkıntı, çile,
hülasa tarikat mekarimi ahlak ile yapılan işlerde bulunur.
Arifin ise hakikat ehli olanlarda aranır. Zira nefis tezkiye olmuş
öz insan mertebesine ulaşmıştır. Bu sınıf, dünya malından yok denecek
derecede nasibi olanlardır. Hakk'ın velayet sınırları içinde yaşarlar.
Burası, ölmeden önce ölenlerin yeridir. Hakk'ın fezasında bulunan
velayet içinde, kişi, Hakk'la görür, Hakk'la duyar, Hakk'la yürür.
Tüm işleri Hakk'a ait olur. İradei cüziyesi Hakk'ın iradei külliyesi
tarafına varmıştır. Artık o dünyanında, ahiretinde öresine geçmiştir.
Onlar için, korku, hüzün yoktur. Bunların birinci, ikinci, üçüncü
sınıfları vardır. Birinci grupta yer alanlar tecelliyatı zat ile
beden sahibidirler. Bunlar bu yüksek tecelliye dayanacak şekilde
muhkem ve özel beden sahibidirler. Allah onlara bu tecelliyi verirken
o bedeni de veriyor. Bunların çoğunun ölmüş bedenlerine izinsiz
yaklaşamazsınız. Anasır bedenine yerleşen bu tecelli elektrik gibi
çarpar ve de öldürür. Bunlar, Allah'ın koruması altındadır.
Her üçününde bedenleri çürümez, kıyamete kadar gider. Ancak ilahi
dokunulmazlığı olan bu taraftan şeytanın nasibi yoktur. Yani şeytan
bu makamı bilmez. Zaten bunu bilse müslüman olurdu. Ne var ki bu
tecellinin kazanılma yeri bu fani dünyadır. Zira esfele safilindir.
Allah'ın en uzağında bulunan yer demektir. Diğer iki tecelli ahirette
de kazanılır. Şeytana da bu hak verilmiştir. O da bu iki makama
girer. Yaratılışına uygun olmak kaydı ile. Ariflerin beyanı böyle.
Şeriatla-hakikatın izahı için en müsait örnek İstanbul boğazının
su akışı ile olur. Üst tarafı Akdeniz'e, alt tarafı Karadeniz'e
akar. İkisi de aynı su olduğu halde tersine akışları vardır.
Reğmi Hakk, Nusret OSmanoğlu |