ÖLÜMSÜZ NEBİ (Peygamber) NEDİR ve KİMDİR? (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Allah (c.c.)'ın yarattığı ilk nur vücuttan yaratılan bu ilk nebi, öz nur sahibi olup, asliyet taşır. Yani hamuru ilk nurun en üstün tarafından ve özünden yaratılmıştır. Mahlukat içindeki yeri zatiyet arz ettiğinden, mahlukatın baba tarafında yer alır. Nasıl ki Adem (a.s.) anasır bedenin ilk babası ise, bu ölümsüz nebi de nur beden sahiplerinin böylece babası oluyor. Nur vücudu yine nur vücut sahipleri görür. Yani peygamberler ve melekler. Tabii görmek isterler ve izin alabilirlerse.

Zati mutlak Allah (c.c.) için ne ise, bu baş nebi de Peygamberimiz Muhammed Mustafa için de ismi azam itibarı ile aynıdır. Dal isim itibarı ile Adem (a.s.) ilk nebidir. Bu nebilik risalet yönlüdür. Bir de velayet yönlü olanı var ki, o da gelecekte İsa Peygambere verilmiştir. Yani bu ölümsüz nebinin nur vücudunun umumileştirdiği velayeti amme ile gelecek. Bu İsa (a.s.) Peygambere verilen ilahi yetkidir.

İsa (a.s.) ölümsüz yaratılışa sahiptir. Çünkü vücudu nurdandır. Nur vücut için ölüm söz konusu değildir. Ölüm anasır beden için söz konusudur. İsa Peygamber Meryem Ananın bedeninden anasır bir beden alıp resul olmuş ise de, bu beden anasır itibarıyla Meryem'e aitti. Nur bedeninden erkeğe ait zati bağlantı ve bedeni karışım ile baba tarafından İsa, Mesih ismi ile risaleti yürüttü. Böylece İsa anasır bedenini anasından, nur bedeni kendinden olmak üzere dünyaya geldi. İsa beden itibarı ile çift hüviyetli olup, Mesih ismi ile Kur'an'da beyan olmuştur.

İsa'nın nur vücudu galip geldiğinden, nur vücut sahası olan semaya (gök) çıkarılmıştır. Sema Hakk'ın vücudundan kısmen nurlandırılan Hakk'a ait bir yerdir. Yedi tabaka olup en latif olduğu yedinci tabaka Hakk'ın hududunda bulunur. Bu üst taraftır. Bu çok latif, yani gözle görülemeyecek kadar ince yapılı varlıktır. Bu yedinci tabakadan yaratılanlar bunu görürler. Her nur vücutta bu yedi tabakadan hamur bulunur. Ancak her vücutta bu yedinci tabakayı görmek ilahi müsaade işidir. Biz bu konuda yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak dünyadan yıldızlara bakıp ne kadar bilgi sahibi olabiliyorsak, o, nur fezasından o kadar bilgi sahibi olabiliriz.

Bu yazıyı okuyanların kafasında şöyle bir soru doğar. O da şu: ölmeyen nur beden ölen anasır bedenden üstün değil mi? Cevap: Evet. Ancak şu gerçekleri bilelim. Birincisi: ölüm en büyük uyanıştır. Mahlukata verilen ne kadar vücut var ise hepsinde ölüm denen olay olur. Çünkü madumdurlar. Hayatları Hakk'a ait bedenden olur. Toprak ağaca hayat verdiği gibi. Hiçbir iş yoktur ki o işte hesap, matematik bulunmasın. Bilginin, işin temelinde mutlaka hesap vardır. Hesabın da içinde (0) sıfır vardır. (0,1,2,3,4,5,6,7,8,9) bu dokuz sayının onuncusu sıfırdır. Bu sıfır tüm hesapların yapılmasında, çözülmesinde çıkış kapısıdır. Sol tarafta durduğu zaman boş sandalye gibidir. Hiçbir varlık göstermez. Sıfır bu haliyle ezeliyet hüviyeti taşır. Fakat rakamın sağında bulunursa her sayıyı on kat büyütür. Bu haliyle de sıfır ebediyet hüviyeti taşır. İşte hesap içinde sıfır ne ise, Hakk içinde de madumdan yaratılan mahlukat ta odur. Zira mahlukatta ezeliyet yok, ebediyet vardır. Mahlukat sağdadır. Yani Hakk'ın doğru anlaşıldığı, doğru bilindiği yerdedir. Şeytan ise bunun tersi olan sahada olup soldaki sıfır gibidir.

Ölüm uyanışı en çok anasır bedende olur. İnsanı kamil olacak uyanış yalnız anasır beden içinde bulunur. Öteki nurdan ve ateşten yaratılan bedenlerde uyanış azdır. Kısmidir, eksiktir.

"Ölmeden evvel ölünüz" hadisi şerifi, Peygamberimizin risaletten velayete davetidir. Yani diyor ki: nefsinizi tezkiye ederek hamlıktan olgunluğa koşun. Evliyaullahtan olun. Arifler tarafına geçin. Bu taraf Hakk'ın tarafıdır. Buna iradi ölüm denir. Cenazeye de tabii ölüm denir. Tabii ölümde dünyayı ve hayvaniyatı mecburi terk etme varsa, iradi ölümde de böyle bir terk etme olmadan nefsi tezkiye ve velayete giriş onu yakalamak olamaz. Bu değişmez ilahi kanundur. Hükmünü icra eder, gider. Şunu da unutmayalım ki, peygamber dahi olsa tabii ölümde az bir uyanış kalır.

Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "En üstün tecelli olan zati tecellinin kazanılma yeri bu dünyadır. Öteki tecelliyatı esma ve sıfat ve tecelliyatı efal ahirette kazanılır."

Büyük günahların, büyük sıkıntıların bulunduğu bu dünya en pahalı değerlerinde bulunduğu bir alandır. Hayvaniyata çeker, gaflet verdirir, uyutur. Fakat ölümü var uyandırır.

İsa (a.s.) Peygamber anası Meryem'den aldığı bedenle resul oldu. Anasırdan olan uyanış sahasına girdi. Nur bedenine bağlanarak göklere çıkarıldı. Kameri sene ile 33, şemsi sene ile 32 sene yaşadı. Gelecekte 40 sene daha peygamberlik yapacak. (33+40=73) her iki peygamberlik ömrü toplandığında 73 sene eder ki Peygamberimizden 10 yaş fazla. Velayette amme olarak gelecek. Tüm peygamberlerin velayetini bünyesinde bulunduracak. Peygamberimizin risaletine girip 4 mezhebi kaldırıp, yerine mezhebi muhammediyeyi ikame edecek. Peygamberimizin ve evliyanın açıklaması böyle. Ne zaman geleceği bildirilmedi.

Peygamberlik velayetle başladı, velayetle son bulur. Başlangıcı da amme idi, sonu da amme olur. Peygamberimiz hadis şerifinde der ki: " (küntü nebiyyen) Ben nebi oldum idi. Adem su ile (tın) öz toprak arasında iken." Hadisi şerife efâli amme ile başladı. Kur'an dili arapçası okuyan bunları bilir. Beş kelime ile tanıtılır. Kevn, istikrar, vücdan, sübut, husul. Birincisi, kevndir. Küntü kevni bir yaratılışla ben oldum diyor. Ve manayı tüm mahlukata şamil kılıyor. Mana amme olunca da peygamberler dahil ademoğlu, cinni taifesi, melekler, şeytan, bilemediğimiz diğer mahlukat bu ölümsüz ilk nebinin ruh bakımından nübüvveti içinde bulunuyor.

Şu hadis şerif insanla Allah (c.c.) arasında varlık bakımından maket yönlü örnek oluşturur. O da şu: (Türkçeleştirerek) "Şüphesiz Allah (c.c.) Adem'i kendi sureti üzere yarattı." Yani Allah (c.c.)'ın zati mutlak tarafı vardır ki, Allah (c.c.) zati mutlak olan O Büyük Yaratıcı'dan uzanan has isimdir. Tektir ve eşsizdir. Ezeliyet ve ebediyete kadar uzanan uluhiyet sahası vardır. Zatı vardır, ruhu vardır, isimleri ve bedeni vardır. Kendisinin yaratılış biçimi, şekli, zati durumu ne ise hepsini baş nebi denilen ilk nurdan olan ilk insana vermiştir. İkisi hariç. Birincisi ağaç-toprak misali değişimli uzantı şeklinde olan vücut oluşumu. İkincisi (Adem'in aslı) ezeliyet yoktur, sadece ebediyet vardır. Bu ikisi dışında Allah (c.c.)'ta ne varsa, ilk nebide hepsi var. Allah (c.c.)'ın izniyle olmak kaydıyla.

Arif olmayan, irfanın ne olduğunu bilmeyen, Hakk nedir, halk nedir bilemez. Zaten insanı kamil o kişidir ki Hakk'a halka eşit ölçüde bakar. Bu bakış medeni milletlerde farkında olmayarak devlet idaresinde laiklik anlayışını getirmiştir. Bu anlayış insanın en üst tarafından kaynaklanır.

Eğer veli köprüyü karşıya geçerde Hakk sahasında konuşursa, halka arkası dönük olur ve sadece Hakk tarafını görür. Velilerden biri bu sahada iken şu sözleri söylemiştir: "Ben benmiyim, ben banayım. Bana benden secde bu. Yarim eder hu, ben ederim hu." Şeriata ters düşen her bilgi kabul görmez. Eksiktir. İnsan kendine secde edemez. Peki bir veli yanlışı nasıl söyler. Burada açıklama olsun diye Hakk Teala izin verdi. Bize diyor ki, insanı kamil Hakk Sahasına girince bilmeyerek böyle konuşur. Zira Hakk tarafında Hakk konuşulur. Tavan insanı kamil sahasıdır. Taban şeriatı muhammediyedir. Din bu yolun sağında ve solunda bulunur. Şeriat bu görüş için der ki: o sözleri konuşan halktandır. Kendini inkar ederek bu sözü söylediğinden bu söz din için geçerli değildir. Tek taraflı olduğundan.

Bu sahadan Peygamberimiz şu hadisi şerifle şunları söyledi: "Kim ki beni gördü, o kadar var ki Hakk'ı gördü." Bu saha kurbi feraizdir. Yani farz emirlerin geldiği sahadır. Peygamberimiz o sahadan emir almış, getirmiş ve yaymıştır. İbadeti orta saha olan kamil sahasında yapmıştır. O tek tarafta ibadet etmez.

Resulü Ekrem Efendimiz yalnız Hakk sahasında da şöyle konuşmuştur: "Ben de sizin gibi bir anne ve bir babadan oldum" diyerek halka ait sahadan resullük elbisesini çıkarıp herkes gibi iken bu sözleri söyledi. Bu halk tarafı bedeni, Hakk tarafı ruhi mana taşır. İkisinden hayat olur.

Hakk tarafının bir ucu Allah (c.c.)'a (yani üst taraf itibari ile), bir ucu insana bağlıdır, bununda ortası vardır. Bir tarafı -ki Allah tarafı- kurbi feraiz çıkış yeridir. Kur'an sahasıdır. Halk tarafı kurbi nevafil tarafıdır. Bu taraftan hadisi şerifler gelir. Her ikisi de Hakk'a aittir.

Mevlit yazarı merhum Süleyman Çelebi baş nebi ilk insanı tanıtırken şöyle der: "Var iken ol yok idi insu melek. Arşu ferşu ayu kün (dünya) hem nuh felek."

Arş, güneş demektir. Ferş ise, o güneşten ışık alan tüm yıldızlar manzumesi, yani kainat, ay, dünya ve 9 seyyare. Tüm mahlukatı içine alan bir ifade kullanıyor. Ne melek vardı, ne şeytan, ne cinni taifesi, ne de Adem (a.s.) yaratılmamıştı. Bütün bunlardan önce ilk insan baş nebi vardı. Yani ölümsüz insan, yani babayı alem.

Muhammed (s.a.v.) ve İsa (a.s.), ikisi de amme yetkili nebilerdir. Yani tüm ademoğluna şamil yaygın yetkiye sahip nebidirler. İki amme yetkilisinin mutlak surette bir başı olacak. İşte o da baş nebi, ilk nur nebisi, ilk nurdan olan insan, diye isimlendirdiğimiz, yahut isimlenen nur güneşidir. Allah kendi birliğinin karşıtı olarak bu nebiyi yarattı. Bunu besmelede de remz etti. Bu besmele ariflerin şekillendirmesidir. Şöyle ki, (l) b harfi ilk nebiyi temsil eden bir mana taşıyor. Teklik hüviyeti ile arada uzanan çizgi berzehi bir ara boşluğuna sahiptir. Önce Allah'a, sonra Rahman'a, daha sonra da Rahim ile son bulmuştur. Bu üç isimden Allah, velayet ilmi ile uluhiyete bağlıdır. O'nu temsil eder. Bu sebepten Allah Kur'an'da İsa için, "ruhum İsa" deyimini kullanmıştır. Ayetle belirlenen bu açık ifade, İsa'nın ve İsa'ya verilen velayet ilmi külliyatını haber vermektedir. İsmi azam olan Allah ismi ana isim olarak İsa'nın kapısıdır.

Rahman'a gelince; O da ana isimdir. Bu beden tarafı itibarıyla ismi azam karşıtıdır. Bizim nebimiz Muhammed Mustafa, Ahmedi tarafıyla bu isim içinde ammedir. Tüm ademoğluna şamil olmak üzere bu isme bağlıdır.

Rahim ise; iki büyük rahmeti icra eden ana isimdir. Nurdan (hidayet yolundan) rahmeti görecek olan cennet ehli ile, nardan (ateşten) rahmeti görecek olan inkar ehline rahmeti tanzim eder.

Bu üç isim ve bu üç isme bağlı tüm mahlukat Baş Nebi'de merkezleşir. Orası Allah'a bağlı çıkış kapısıdır. Allah'ın birliğine eşdeğerdir. Hac ona ait bir ibadettir. Her insan ömründe, hem de senenin üç günü içinde bir defaya mahsus olmak üzere farz kılınmıştır. Her ibadette farziyet vakti gelince tekrarlanır. Fakat hac için bu söz konusu değildir.

Muhiddini Arabi (k.s.) bir açıklamasında şöyle der: "Rahmet Hakk'ta olmaz. Rahmet Allah'ta olur." Bu açıklama bize Allah'tan mahlukata uzanan ve Hakk ismi ile tanıtılan tek ölümsüz, ilk insandır der. Ölümsüz nebi budur. İlk nurun hamurundan olmuştur. Kur'an dili Arapçasında adı semadır. Sema nurani sahadır.

Adem ise arz olarak bilinen anasırdan yaratılmıştır. Onun da bir tarafı Hakk'tır. Yani Hakk bir uzantı oluşturarak Adem'e bağlandı. Yani baba tarafı olan Hakk, tenezzülati ilahiye oluşturup, kendisi müsemmanın (dal isimlerin merkezi) mazharı iken, Adem'i dal isimle kendine mazhar kılmıştır. Hakk'ın bu uzantısı halktan ayrı haliyle görününce, buna secde edilir. Adem'e secde etmek budur. Yoksa görünen anasıra secde olmaz, küfürdür. İnsanın insana tapması kesinlikle yasaktır. Şirktir, dinsizliktir.

Bu ölümsüz insan için Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.), Marifetname isimli eserinde, "babayı alem" tabirini kullanır.

Enbiya suresi 34. ayet: "O şey ki biz onu yarattık. Senden önce ölümsüz olarak" der. Bu ayet bize bu babayı alemin Hakk tarafına bağlı nur vücudun da ölümsüz olduğunu haber veriyor.

Fususulhikem'de yer alan açıklamada, Şeyhi Ekber İsa (a.s.)'yı tanıtırken -ki yaratılışının özelliğini- şöyle der: "İsa'nın ruhu ile bedeni birbirinden ayırt edilemez." Bundan ötürü Hakk Teala O'na ruhum İsa Demiştir. Ölümsüzlük O'na da uzanmıştır ki, Meryem'den olan kısmi uzantısı semaya, yani, nur vücuda yükseldi.

Bu konuya yeterli açıklık getiren Resulü Ekrem Efendimiz Buhari'de yer alan hadisi şerifte der ki: "(s.601-no:928-929); Meryem oğluna (İsa'ya) insanlar içinde en yakın olan benim. Peygamberler babaları bir, anaları ayrı kardeşlerdir. Onunla aramızda nebi yoktur. (929. Hadisi şerif te şöyle) Meryem oğlu İsa'ya insanlar içinde en yakın benim. Dünya ve ahiret içinde bütün peygamberler kardeştirler. Bir babanın ayrı kadınlardan doğmuş çocukları gibidirler. Dinleri birdir."

"(603-932. Hadisi şerif) İmamınız sizden ve sizin içinizde iken Meryem oğlu size indiği vakit nasıl olursunuz."

Bu üç hadisi şerif Hakk'a bağlı tek din anlayışını bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Tüm insanların bir din içinde ilk insana bağlı olduğunu açıklıyor. Bu babayı alem hakkında yeterli bilgi İslam Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile İsa (a.s.)'ya aittir. Belki her peygamber buna ait haber, bilgi sahibidir. Ancak arifler onu açıklayamıyor. Şiddetli nur voltajı onları yakıyor.

Bursalı İsmail Hakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı eserinin 278. Sayfasında bu konuya açıklık getirerek şöyle der: "Resulüllahın (s.a.v.)'ın akılda kemalleri ne rütbede olduklarını Allahu Teala'dan gayri kimse bilemez. Ol rütbeye duhul lazımdır. Ol makama ise her kim gireyim deyu kast ettiyse muhterik oldu (yandı). Onların mertebeleri dürden (uzaktan) seyr olunur. Yerden gökteki yıldızı seyreder gibi, ıraktan olan seyir ise muhıt (dört taraflı görüş) değildir. Bursalı İsmail Hakkı cihetten Cenabı nübüvvet bir yüzden malum, bir yüzden meçhuldur. Ve lakin veli ile nebi, nebi ile nebiyyul enbiyanın (peygamberlerin peygamberi) farkları sema ve arz arasıdır (nur vücut ile anasır vücudu arası gibi). Bu makamda derler ki, Kur'an'ın zahiri (dünyaya ait tarafı) erbabı zahire delil, batını (iç yüzü) eshabı hakayıka (hakikatleri bilenlere) bürhandır, yani delildir."

Şimdi ayet, hadis ve kibarı kelamları, herkesin anlayacağı manada inceleyelim. Önce ayetin manasına bakalım. "Senden önce, ölümsüz olarak onu yarattık" deniyor bu ayette. Ölüm, Allah için söz konusu olamaz. Ölüm, mahlukat için söylenir. Acaba nasıl bir varlıktır ki, ölmüyor. Halbuki hiçbir mahluk yoktur ki ölmesin. Ammeye nebi olduğu halde, Ahmed'in anasır tarafı olan Muhammed Mustafa (s.a.v.) öldü. Keza yine bir amme nebi olan İsa'nın şeriat tarafı olan Mesih te öldü. Ahmed ve İsa amme olunca, iki amme için bir merkez şart olur. Aksi halde Allah'ın birliğine ters düşer. Nasıl bir varlıktır ki ölmüyor. Adı nedir. Biz O'na ölümsüz nebi dedik. Başka isim bulamadık.

928-929 hadisi şeriflerde: "Meryem oğlu İsa'ya en yakın olan benim" diyor. Eğer bu yakınlık dünyaya geliş itibarı ile söylenmiş olsa idi, Zekeriya, Yahya nebiler çok daha yakın geldiler. Sonra dünya ve ahirette deniyor. Bütün peygamberler kardeştirler. Ahiret işin içine girince bu yakınlık nuranidir. Yani anasır beden itibarıyla değil. Zaten anasır beden fanidir. Kevni vücuda (beka vücuduna) bağlı kalarak fani değildir. Tüm elementler ve bunlara bağlı çürümezlerin özü kevnidir. Altın, bakır, krom, alüminyum, gümüş gibi madenlerin özünü kastediyorum. Bunlar fani varlık içinde bakidir.

Kur'an'ın mülk suresinin üçüncü ayetinde der ki: "Semaları yedi tabaka yarattı." Burada semavat ve tabaka kelimelerinin sonunda tenvin (iki esre, iki ötrü) vardır. Bunları yalnız Allah bilir, demektir (bildirdikleri de bilir). Bu tenvinli kelimelerin manalarını nurdan yaratılanlar anlar. Onlar da yedi tabakadır. Sema diye isimlenen nur vücut ta yedi tabakadır. Semanın ve tabakasının nasıl bir vücut olduğunu ancak o vücut kendisine verilenler bilir. Şöyle bir soru doğuyor. Bir başka ayette Allah (c.c.) kendisini tanıtırken: "Allah semaların ve arzın nurudur" der. Burada nur ile semanın ayrı ayrı varlık olduğu görülüyor. Nur nedir, sema nedir? Arz da, sema da madumdur. Yani mahlukat için yaratılmış varlıklardır. Hakk'ın vücudundan bu iki tarafa üflendi. Onlar da nurlandı. Ve de hayat buldu. Ruh ile nur da ayrı ayrı hakikatleri olan varlıklardır. Ruh Hakk'ın zatındandır. Nur ise Hakk'ın bedenindendir. Ruh zati, vücut sifati taraf oluşturur.

Hadisi şerifte: "Peygamberlerin dinleri birdir" açıklaması var. Bu bize şunu diyor. Allah bir, din bir, merkezi de birdir. Merkezden kastım, baş nebi, ilk nebi babayı alem diyerek tanıtmaya çalıştığımız, o ölümsüz insandır. Onun hakkında yeterli bilgi Ahmed'le İsa'da olur. Zira bunların nur vücutları bilmeye, görmeye ve anlamaya mezundur, izinlidir.

Bursalı İsmailhakkı (k.s.) açıklamasında bu tarafı, Ahmed'in üst tarafı itibarı ile ilk nebiyi yalnız Allah bilir diyor. Ayrıca orasını yıldızlar kadar uzakta örneğini veriyor. Kutup yıldızını misal alalım. Bu yıldız devamlı kuzeyde bulunur. Dünyaya merkez oluşturur. Varlığı hakkında nasıl bir maddeden olduğu, uzaklığı, büyüklüğü, hareketleri, içinde canlı varlık olup olmadığını bilemeyiz. Bunları bilmek isteyenlerin yandığını kaydediyor. Bu kitabın bir başka yerinde "Hakk libassız görülmez" der. Burada libas kelimesinin manası, nurdan gelen tecellinin önünde ilahi bir tecelli kıran perdesi olduğunu, bu perdenin Hakk'ın görünmesine engel olmayacak şekilde yaratıldığını haber vermektedir. Güneşe renkli camla bakmak gibi bir şey.

Ahmed'in nur vücudundan Muhammedin anasır vücuduna uzanan nur külliyatı için için Bursalı: "Cenabı nübüvvet bir yüzden bilinir, bir yüzden bilinmez" diyor. Muhammedin (s.a.v.)'in bilinmeyen tarafı ile ne büyük risalet ve velayet taşıdığını tefekkür eyle. Sonra da Allah'ın bilinmezliğine pay ayır. Ve işin ciddiyetine biraz eğil. Haddini bil, akıbetini düşün.

Bu tarafı çok iyi bilen Peygamberimiz ashabına şöyle hitap etmiştir: "Ey ümmeti eshabım! İçinizde Allah'ı en çok bilen benim. O'ndan da en çok korkan da benim." Demedi ki Allah'ı bilen benim. En çok bilen benim demekle, Allah'ın bilinmezliğine işaret etti. Ayrıca en çok korkan benim demekle de, dini bilgi Allah korkusu vermiyorsa, o, dinin dışında kalan bilgi demektir. Yani şeytani bilgidir.

Baş nebide iki amme peygamber var. İsa da bu merkeze bağlıdır. Her ikisi de iki ayrı bedenle baş nebide merkeziyet oluşturur. Bizim taraf, yani risalet tarafından yola girdiğimizde, nebi Ahmed'de işimiz biter.

Eğer velayet tarafından yola girersek, o zaman İsa'nın üst hududunda yolumuz biter. İkisi de baş nebide, tek din anlayışı içinde birdir. Her ikisine de iman kapımız açıktır. Amentüye iman eden her mümin rusul (resuller) kelimesinden çıkan mana ile tüm peygamberlere inandığına imza atmıştır. İmzasını inkar etmeyen her müminin yolu budur. İsa'yı velayet itibarı ile tanımak mecburiyetindedir.

Tüm nebi ve velide bulunan geçmiş ve gelecekteki velayet ilmi İsa'da toplanmıştır. Veliler bunu böyle açıklar. Buna inanmayan iman bakımından topaldır, kördür ve sağırdır. Dini bütün olanlar bunu inkar edemezler. Dini bütün olanlar ariflerdir. Onların aşağı tarafta komşuları olan biz havas ehli olanlardır. Şeriat ve hakikatin ortasında bulunurlar.

Allah'a nihayetsiz şükürler olsun ki, bizi irfan ilşminden haberdar kıldı. Avam tabakasının şeriat anlayışına mahkum etmedi. Malum olduğu üzere peygamberler dışında tüm insanlar üç sınıftır. Birincisi avamdır. İkincisi havasdır. Üçüncüsü arifindir. Yani arifler. Avam şeriatta kalıri daha ilerisini bilemez. İmamların kontrolünde olurlar. İtikat ehlidirler. Risaletten gelen ve ibadete ait olan fıkıh ilminden bilirler. Fıkıh ilminin dışında bilgileri yoktur. Ümitleri yüksek, hayalleri boldur. Havas ise tarikat sahasında bulunur. Bu saha şeriatle-hakikatın ortasında yer alır. Şeriate yakınolursa levvame makamında bulunur. Bu makam renklerle ilerleyiş işareti verir. Hakikate yakın olursa genelde mülhime makamında bulunur. Bu makam aklı beşeri aşan ve bilgi sahasına giren irfan ilmine kısmen ulaşılan makamdır. Beden eziyetine bağlı tarafta yer alır. Çok çalışmak, sıkıntı, çile, hülasa tarikat mekarimi ahlak ile yapılan işlerde bulunur.

Arifin ise hakikat ehli olanlarda aranır. Zira nefis tezkiye olmuş öz insan mertebesine ulaşmıştır. Bu sınıf, dünya malından yok denecek derecede nasibi olanlardır. Hakk'ın velayet sınırları içinde yaşarlar. Burası, ölmeden önce ölenlerin yeridir. Hakk'ın fezasında bulunan velayet içinde, kişi, Hakk'la görür, Hakk'la duyar, Hakk'la yürür. Tüm işleri Hakk'a ait olur. İradei cüziyesi Hakk'ın iradei külliyesi tarafına varmıştır. Artık o dünyanında, ahiretinde öresine geçmiştir. Onlar için, korku, hüzün yoktur. Bunların birinci, ikinci, üçüncü sınıfları vardır. Birinci grupta yer alanlar tecelliyatı zat ile beden sahibidirler. Bunlar bu yüksek tecelliye dayanacak şekilde muhkem ve özel beden sahibidirler. Allah onlara bu tecelliyi verirken o bedeni de veriyor. Bunların çoğunun ölmüş bedenlerine izinsiz yaklaşamazsınız. Anasır bedenine yerleşen bu tecelli elektrik gibi çarpar ve de öldürür. Bunlar, Allah'ın koruması altındadır.

Her üçününde bedenleri çürümez, kıyamete kadar gider. Ancak ilahi dokunulmazlığı olan bu taraftan şeytanın nasibi yoktur. Yani şeytan bu makamı bilmez. Zaten bunu bilse müslüman olurdu. Ne var ki bu tecellinin kazanılma yeri bu fani dünyadır. Zira esfele safilindir. Allah'ın en uzağında bulunan yer demektir. Diğer iki tecelli ahirette de kazanılır. Şeytana da bu hak verilmiştir. O da bu iki makama girer. Yaratılışına uygun olmak kaydı ile. Ariflerin beyanı böyle.

Şeriatla-hakikatın izahı için en müsait örnek İstanbul boğazının su akışı ile olur. Üst tarafı Akdeniz'e, alt tarafı Karadeniz'e akar. İkisi de aynı su olduğu halde tersine akışları vardır.

Reğmi Hakk, Nusret OSmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]