Din; dört
ana unsurdan oluşur. Birincisi "Allah'ın Dini"dir.
Muhammed (s.a.v.)'e bağlı Arapça lisanla buna İslam Dini
denir. Eğer bir peygamberin külliye tarafı risaletinde yer almışsa,
ümmetçi şeriatçı olduğu kadar, Allah'ın dininin de resulüdür. Yani
Allah katında çift hüviyet sahibidir. Dünya ve ahiretten her birine
kapıları açıktır. Kitabı tektir. O da Kur'an'dır. Kur'an'ın da müteşabih
ayetleri ile Allah'ın dinine bağlıdır. Zira bu tarafı ile Kur'an
tüm mahlukata ammedir. Muhkemat ayetler ümmet anlayışına bağlıdır
ve Allah'ın dininden bir daldır. İbadete bağlı tarafı ile şeriat
adını alır. Hem Allah'ın dinini, hem de şeriatı tek bedenle
yürüten tek bir resul vardır. O da Muhammed'dir. Muhammed (s.a.v.)
bu Adem neslinden gelen külliye ve ferdiye tarafı
bulunan ve her iki tarafa açıklık getiren tek peygamberdir. İlk
Nebi olan ve nur vücutla tüm peygamberlerin çıkış merkezinde
yer alan Ahmed Nebi de, tek vücutla ruhların peygamberidir.
İlk Nebi'nin mukabili ve sonu Muhammed'dir. Ahmed ve Muhammed
birbirinin uzantılarıdır. Ancak Ahmed tüm peygamberlerin babası
tarafında bulunur. Buhari hadisi şerifleri arasında açıklanan hadisi
şerifte Peygamberimiz der ki: "Bütün peygamberler kardeştirler.
Bir babanın ayrı ayrı kadınlardan olan evlatları gibi." Burada
ana tarafı Allah'a (c.c.) bağlı dal isimlere işarettir. Zira
bu taraf ferdiyet arz eder. Yani fürkani sahada yer alır.
Erkek zati, kadın esmai yaratılışa sahiptir. Zatta her bakımdan
teklik vardır. Fakat Allah'a bağlı isimlerde çokluk vardır. Bu sebepten
bir erkek birden fazla kadınla evlenebiliyor (Erkeklerin en yükseğinde
birden fazla kadın almak izni var, fakat kadınlarda yoktur). Ancak,
bu sadece Allah'ın emriyle Muhammed (s.a.v.)'e verilmiştir. Biz
burada O'nu kastediyoruz. Dal isimlere bağlı olan erkek ve kadın
birden fazla eş sahibi olamazlar. Çünkü kadın Adem'den yaratıldı.
İnsanlarda ve hayvanlarda kemik zati Hakk'tan anasıra geçen zati
eserdir.
Adem (a.s.), Allah'ın mukabili ve mazharı olan İlk Nebi, ilk insanın
anasır beden bakımından mukabilidir. Yani temsiliyet esasına göre
muhatabıdır. Bir de nur beden bakımından muhatabı vardır.
O da İsa (a.s.)'dır. Sonuç itibarı ile. Yani gelecekte. Yoksa Meryem
oğlu Mesih, İsa'dan bir daldır. Amme değildir. Velayet itibarı
ile külliye taraflı gelecek olan İsa, ammedir. Ve de Allah'a
ait din olan İslam Dini'ne velayeti ekleyecek. İsa Peygamberde iki
ayrı vücut, iki ayrı zamanda dünyaya geliyor. Muhammed'de ise bu
tek vücutta gerçekleşmiştir.
Adem bir iken milletler neden bin oluyor? Millet ve lisan çokluğunun
hikmeti ilahi bakımdan sebebi nedir? Sorusunun cevabı açıktır. Dal
isimlerin tecellisi, iktizasıdır. Yani fürkan meselesidir. Şeriat
icabıdır. Millet, ümmet, değişik görüş ve yaşantı işi bu. Yani Hakk
Teala çeşitli hareketlerle kendisine ibadet ve kulluk edilmesini
sever. Öyle ki peygambersiz bir milletin kendilerine has arayışla
tespit ettikleri ibadet şekillerini seyreder, sever ve onlara izin
verir.
Acaba risalette olan umuma ait risalet mi önemlidir, yoksa velayet
mi? Cevaben deriz ki, ibadet bakımından risalet, ilim ve irfan bakımından
velayet üstündür. Bu ademoğlundan sadece % 1'i velayete ulaşır.
Fakat % 90'ı risalette kalır. % 9'u ikisi arasında berzah oluşturur.
Velayet % 1'i, tarikat (arayer mensubu) % 9'u, risalet % 90'ı alır.
Bu yüzdeler her asırda değişir. Biz genel tablo hesabına açıklık
getiriyoruz.
Bizim nebimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) bir bedende iki hüviyet
sahibi idi. İsa (a.s.), iki ayrı bedende iki ayrı hüviyet taşır.
Acaba hangisi daha önemli, ya da lüzumludur. Her ikisinin de ayrı
ayrı önemi ve lüzumu vardır. Şöyle ki; bizin nebimiz her kişiyi
ferdi olarak kendi ömrü içinde risalet ve velayet kapısını açık
tutup yükseltiyor. İsa (a.s.) ise risaletle velayet arasında 25
ile 30 insan ömrünü esas almıştır. Yani 25 ile 30 asır bir zamanı
açık bırakmıştır. Daha doğrusu tarikat (ara yer) sahasını 2500-3000
sene açık utuyor. İşte bu ara yer tarikat sahası, fen ve teknolojinin
gelişme çağıdır. Bundan dolayı İseviler, yani Hıristiyanlar keşifte,
buluşta önde giderler. Onları fen ve teknolojide kimse geçemez.
Bunun Allah'ın izniyle İsa (a.s.)'dan kaynaklandığını ariflerden
başkası bilemez. Zira İsa Peygamber, marifet ve irfanı fürkanla
(dal isimler sahası) yürütendir. Bizim nebimiz bunu Kur'an'la yürütmektedir.
Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile İsa (a.s.) İlk Nebi'de ikisi birdir.
İkisi de tüm Ademoğlu için çift taraflı uyandırıcıdırlar. Bu sebepten
velayet itibarıyla değil Müslüman, Hıristiyan, tüm ademoğlu eşittir
ve de kardeştir.
İkincisi, Allah'a bağlı tek din olan İslam Dini'nden sonra gelen
ikinci din anlayışı şeriatlerdir. Şeriatlar Allah'ın dinine bağlı
büyük dallardır. Avam tabakasına uzanan hidayet akışıdır. Aklı beşerle
yürütülür. Tarikattan uzak bir yol takip ederler. Allah'a bağlı
dal isimler içinde ibadet ederler. Başlarında bir resul vardır.
Muhammed (s.a.v.), İsa (a.s.) ve Davud (a.s.) gibi. Her birinin
kavmine göre, kavminin kabiliyet ve ahlakına göre şeriat düzeni
olmuştur. Kısmi din olan şeriatların ibadet ilmi dışında dini bilgileri
olmaz. İlimden yoksundurlar. Zira gidişleri Kur'ani değil, fürkanidir.
Devlet idaresine karıştıkları zaman fitne doğar. Çünkü dinin tarikat
ve hakikatından kopmaları İslam Dini'nden kopmaları demek olduğundan,
adaleti icra edemezler. Görüşleri dar, bilgileri yeterli olmaz.
İdare ettikleri millet huzursuz ve zulüm içinde olur.
Üçüncü din, anlayışı peygambersiz dinlerdir. Bu gibilerin başlarını
çeken bir kurucuları vardır (buda ve emsali gibi). Ahirete ve öldükten
sonra dirileceklerine inanırlar. Şeriatlere benzemeyen ibadet şekilleri
vardır. Bu kainatın bir sahibi olduğuna inanırlar. Putları vardır.
O put taptıklarına aracıdır. Kimisi güneşe tapar, Japon ve eski
Türkler gibi. Kimisi ateşe tapar, Mecusiler gibi. Buna benzer eşyadan
çeşitli şeylere tapanlar vardır. Bütün bunlar peygamber bilmeyen
yada tanımayan milletlerde olur. Her peygamber kendi ümmetine Allah'ın
varlığını ve birliğini tanıtmıştır. Sonuç itibarı ile bunlar vasıtalı
olarak Allah'a taparlar. Zira mülk Allah'ındır. Mülkü tanıyan, sahibini
de tanımış olur.
Dördüncü din, anlayışı inkarcıların davranışıdır. Bunlar Allah'a
ortak (şirk) koşanlardır. Ne Allah'a, ne peygamberlere, ne de kitaplara
inanırlar. İbadetle ilgileri yoktur. Onların bu inkarları ikrarın
ters yüzüdür. Gördüklerine inanırlar. Onların gördükleri her şey
Allah (c.c.)'a ait olduğundan, hayat ve yaşantıları yine Allah'a
bağlıdır. Ne var ki onların bu inkarları rahmeti ateşten görmelerine
vesiledir. Ateşi alışıncaya kadar yanarlar. İnkarları nispetinde
ateşe alışmaları sürer. Sonra Allah'tan ateşe rahmet gelir.
Soru: şeytan ateşten yaratılmıştır. Bunca fenalıkları var. Allah
onu ateşe atmakla ona ceza yerine mükafat vermiş olmuyor mu?
Cevap: ateş iki kısımdan oluşur. Peygamberimiz bu konuya açıklık
getirerek hadisi şerifte der ki: "Soğuk ve sıcak cehennemden
iki nefestir." Bunu daha ileri götüren Bursalı İsmailhakkı
Kitabünnecat adlı eserinde şöyle der: "Cinni taifesi
ateşin soğuk tarafından yaratılmıştır. Ateşin sıcak tarafına atılarak
azaplandırılacaklar. Şeytan ateşin sıcak tarafından yaratılmıştır.
Soğuk tarafına atılarak azap edileceklerdir."
Görülüyor ki ateşin iki kanatından iki ayrı mahluk yaratılmıştır.
Hakk Teala herkese ceza, azap verecek beden yaratmaya kadirdir.
Anasırdan 7 kat (arz) yerler oluşur. Ateş iki ayrı unsur sahibidir.
Hava da ikidir. Bulut oluşan, ışık tutan hava. Bu ikisi ateşin ikisine
mukabildir. Ateşle hava 2'şerden 4 tabaka oluşturur. Su ise tek
tabakadır, 5 eder. Toprak ta ikidir. İnsanın yaratıldığı öz toprak
ki ona ( ) tın denir. İkinci toprak türab ismi taşır.
Bitki yetiştiren toprak demektir. Bu toprak maden karışımlıdır.
Tın gibi saf ve tek değildir.
Soru: acaba bu dört sınıf din gidişi içinde, az da olsa bu dördünde
her bir dinden bulunur mu?
Cevap: nebiler ve veliler hariç olmak üzere bulunur. Şöyle ki,
her şeriat ehlinde Allah'ın dininden, tek din anlayışından mutlaka
vardır. Zira her şeriatın kaynağı tek din olan Allah'ın dinidir.
Üçüncüden şeriata giren taraf vardır. O da Rabbini görmeden ibadet
etmesiyle bu taraftan beraberliği olur. Ateşten yaratılanlarla da
beraberlik vardır. Zira kişi cehennemi görmeden cennete giremez.
Dünya ateşten arınmış değildir. İnsan ısısız yaşayamaz.
Gönlünde dünya malı sevgisi olan herkesin dinsizlerle paylaştığı
tarafı vardır, demektir. Böylece ademoğlu her dört din anlayışı
içinde yaşar. Ayrıca ateşten yaratılanlarla da kardeştir. Zira onlar
da anasırdan yaratılmıştır. Cinni taifesi ve şeytanın birinci derece
yaratılma unsurları şöyle: birinci ateş, ikinci hava, üçüncü su
ve dördüncü topraktır. Ateşle hava cinni ve şeytanda kopuksuz daimdir.
Su ve toprak girişli-çıkışlıdır. İnsan ise, toprak ve suyu esas
almıştır. Hava ve ateş yedektir. Yani giriş ve çıkışlıdır.
Din anlayışını kısaca tanıttıktan sonra ve de tapınma ve ibadete
ait kısa bilgi verdikten sonra, ilim tarafına ağırlık vererek arifleri
konuşturalım.
Nikah; zevklenmeyi kapsamına alan tüm sevgilerin ana ismidir. Bu
nikahın velayet ilmi içinde yeri ayrı bir mana taşır. İrade-i cüziye
hudutları içinde yeri tabii ve hayvanidir. Zira burada nikah, Adem
(a.s.) Havva ikilisinden beşeriyet içi bir oluşum vardır. Oysa nikahta
iki kapı devamlı açıktır. Birisi dinli-dinsiz herkese açık olan
kapıdır. Dünya tarafına bakan bu kapı hayvani zevklere ait nikah
kapısıdır. Erkek ve kadından ikisine taksim olan bu iki zevkin birleştirilmesi
nikahı beşeridir. Dünyaya ait bu nikah içi zevklenmenin 70
misli ahiret tarafındadır. Arifler ahiret tarafına bağlı olan bu
zevkin peşinde koşarlar.
Arifler dilinde bu nikaha, nikahı sahih denir. Velayet ilmi
içinde bulunan bu nikah aşkı ilahiye bağlıdır. Nikah şeriatta başka,
hakikatte başkadır. Buna açıklık getiren Bursalı İsmailhakkı (k.s.)
Kenzi Mahfi isimli eserinin 86. Sayfasında şöyle der: "Silsile
(veliden veliye irfan yolu) dürüst olmak, nikahı sahihten
naşidir. Şeriatte nikahı sahih (açık nikah) olmasa, hasıl
olan çocuk veledi zina olup mazmun olduğu gibi, tarikatte dahi böyledir.
Zira silsile-i tarikat nikahı maneviye mevkuftur. Ta ki mahmud ve
memduh ola. Ekabiri şuyuhtan (büyük şeyhlerden -ki makamı yüksek
velilerdir) variddir. Demişlerdir ki, "men lem yekün şeyhe,
fe şeyhahu şeytan." Manası: kimin ki gerçek veliden şeyhi yoktur,
onun şeyhi şeytandır. Bursalı açıklıyor; yani bir kimsenin istazi
hazıkı (gerçek şeyhi) ve mürşidi kamili olmasa, şeytan zincirindedir.
Yani daire-i ismi muzildedir. (yani şeytan Allah'a ait dal isimlerden
Muzill isminin mazharıdır). Tariki Hakk'a nice hadi olur. Bu
esarda (asırlarda) şeyhlik, müridlik, mübayaa ve inabet bir
kuru nam olmuştur. Onun için dalal ve bidat zaman
sabıkta (geçmiş zamanda) olandan evferdir (çoktur). Ve
lakin bu silsile-i Hakk zamanı mehdi ve İsa'ya kadar uzanır. Zira
irtibatı dünya ona merbut ve kıyamı zahir ve batın ona menvuttur
(bağlıdır). Şol cihetten ki ehli Hakk, ruhu alemdir.
Burada ehli Hakk peygamber seviyesinde İsa (a.s.)'dır. İsa, tüm
ademoğlunu yönetecek şekilde amme olarak gelecek. Velayet ilmi
ona bağlıdır. Adem'den İsa'ya uzanan tüm nebi ve velilerin
velayet ilmi O'nda toplanmıştır.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın ferdi ve külli yetkisi
içinde nikahı sahihin ne olduğunu görelim. Hakk Teala O'na bir arada
dokuz, vefat eden Hatice validemizle 10 hanım nikahlamıştı. Acaba
hikmeti ne idi, ona bakalım.
Bu 10 adet hanımından dokuzu O'na dul olarak verdirilmiştir. Bir
tek Ayşe validemizi kız olarak almıştır. Bize sünnet olan budur.
Yaşta kendisinden büyük tek hanımı Hatice idi. Ayrıca nikahında
tek hanımlı zamanı onunla geçti. İbrahim'in dışında bütün evlatları
Hatice'dendi. İbrahim, Berire isimli cariyeden olmuştu.
Şimdi hem nikahı sahihi, hem de bu hanımlara ait hikmetleri görelim.
Nikahı sahih, hayvani zevkten ve şehvetten uzak Hakk'tan
gelen bir zevktir. Tüm peygamber ve velilerde bu zevk, sevgi nisa
yönlüdür. Yani kadının Hakk tarafında olan ilahi aşk merkezinden
kaynaklanır. Şehvetle bağlantılı değildir. Hadisi şerifte Peygamberimiz:
"Sizin dünyanızdan bana üç şey kalmıştır. Nisa, tayyip,
gözümün nuru namaz içindedir" der. Arapça'da mire, Havva'dan
doğan kadındır. Her kadının nisa tarafı vardır. Nisanın arifler
lügatında manası şöyle: lafzında mufred yoktur. Yani mufredi
olmayan cemdir. Kısacası nisa kadının cennette iken yemek, içmek
fiilini işlemeden önceki halidir. Kadın bu haliyle şehvet sahasına
girmiş olmuyor. Ancak mireden de (kadının beşer tarafı) kopuk değildir.
Burası kadının Hakk tarafıdır, temizdir.
Her kadında nisa tarafı vardır. Fakat kadın bunu nefsine olan bağlılığı
ile örter ve açamaz. Kadınlardan evliya vardır (İmamı Şarani'nin
Tabakatul Kübra isimli eserine bak). Bu kadınlar nisaiyat
tarafları ile veli olmuşlardır. Ahiret tarafında bulunan kevni vücuttan
gıdalanan nisa, zevki ilahi ile Hakk'tan hem gıdalanır, hem de gıdalandırır.
Bunu aklı beşer ile kimse beyhude anlamaya çalışmasın. Kalp gözü
açılmayan kişi bu sırrı çözemez ve bu zevki bilemez. Hanımlarından
biri Peygamberimize şöyle bir soru sorar: "Ya Resulellah!
Kadının tohumu (spermi) var mıdır?" Cevaben Peygamberimiz
şöyle der: "Akıllı olasıca. Kadının tohumu olmasa çocuk
anaya benzer miydi."
Bundan da anlaşılıyor ki hanımlarıyla nisa tarafı ile nikahın gereklerini
yerine getirdi. Zaten 23 sene ne yedi, ne içti, ne uyudu. Görünürde
hem yedi, hem içti, hem de uyudu. Oysa risalet geldikten sonra gıdası
uhrevi idi. Buhari hadisi şeriflerine bak. Mucizeleri (akıl almaz
işleri) genelde yemekle olmuştur. Ahiretten gıdalanan kişi dünya
zevklerine bağlanamaz. O'nun şehvet tarafı olamaz.
İşte ariflerin, velilerin nikahı sahih diye isimlendirdikleri
bu nikah, Hakk'ın cemalinden, veliden veliye silsileli (veraseti
ilahiye akışlı) yolla uzanır gider. Elbette ki bu nikah peygamberlerde
daha güçlü olur. Adem'den İsa'ya uzanan tüm peygamberleri temsilen
gönderilen Resulü Ekrem Efendimiz'de, ne boyutta olacağı kolayca
anlaşılır.
Bu nikahı bilmeyenler, Kur'an'da mevcut ayette beyan olunan
mesna (iki), sülase (üç) ve ruba (dört) kelimelerini
dünya tarafında görüp, yanlış manalandırdılar. Oysa bu nikah, ariflere
ait nikahtır. Yani nikahı sahihtir. Ayette buna gücünüz yetmezse,
yani arif değilseniz tek hanımla yetinin demesi, dünya tarafını
ilgilendirir. Yani nikahı beşeri ki, bu nikah hayvani zevkle yaşanan
nikahtır. Dünyaya ait gıdadan kaynaklanır.
Düşün bak ki ayette bir, iki, üç, dört demedi. Yani birden başlamadı.
İkiden başladı. Zira tek hanımlı nikah şehvete bağlı olduğundan,
bu ayette haliyle ikincilikte yer almıştır. Şeriatçı kesimin tek
kadın yerine dört kadın almaları ve aldırmaları manevi aile faciası
doğurmuştur. Her evde huzursuzluk had safhaya varınca, kadınlar
dayakla susturulmuştur. Bazen bir beyaz kağıt, bazen de üç parça
kömür kadının boşanmasına, evden kovulmasına yetiyordu. Çoğu kez
gideceği yeri olmayan biçare kadınlar, bu zulme mahkum oluyordu.
Devletin Hakk katında bulunan ayani sabitesinde büyük bir birikim
oluşturan şikayetleri, basınçtan kurtulan fünye misali ağırlık
oluşturunca, infilaka sebep oldu. Sonucunda da Osmanlı İmparatorluğu
büyük bir çatırdı ile çöktü.
İmparatorluğun enkazından kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu bilgi
eksikliği sonucu hayli sancılı.
Ahiret gıdası ile gıdalanan her nebi ve veli gıdayı aldığı taraftan
zevki alır. Bu zevk aşkı ilahiden kaynaklanır. Tabii ne kadar ahiretten
gıdalanıyorsa.
Diyelim ki ahiret tarafından % 75 gıdalandı. Nisa ile ilişkide
bu yüzde ile zevklenir. Yani dünya ve ahiretten aldığı gıda nispetinde
zevkler taksim olur.
Ya bu kişi evlenmemişse durumu olur?
Cevap: değişen bir şey yok. Sadece kadın erkeğin Hakka ait zevke
vasıta olmasını sağlar. (Recul) adam ilahi aşkı tek başına elde
edince, nikahı hakikiye yalnız ulaşır. Ancak zati tecelliye ulaşmak
ve bu tecelliden gelen zevke ulaşmak kadınla olur. Hakk'ı görmede
en yakın tecelli budur. Erkek ahiret tarafı, kadın dünya tarafıdır.
Zati tecellinin elde edilme yeri dünya olunca, erkeğin dünyası da
kadındır. İşte kadınla ilahi aşka yürümenin farkı bu.
Şu gerçek iyi bilinmelidir ki, Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dan başka
hiç kimsenin birden fazla kadınla evlenmesine izin yoktur. Olanlar
Allah'ın rızası dışındadır. Zira Peygamberimiz müsemmaya bağlıdır.
Yani tüm isimlerin bağlı bulunduğu Allah (c.c.) isminin mazharıdır.
İsa (a.s.) da aynı yetkiyi taşır. O da ammedir. Ancak nur vücut
sahibi olduğundan, yani yaratılışta vücut yapısı nikahı beşeriye
müsait olmadığından, umuma şamil yaratılışa sahip olması burayı
kapsamaz.
Bu ikisinin dışında kalan (peygamberler dahil) tüm ademoğlu Allah'a
bağlı dal isimlere mazhardır. Yani Rabları, din yolunda onları terbiye
eden ilahi isim tektir. İsmi tek olanın kapısı da tektir, nikahı
da tektir.
Davud (a.s.) çok kadın nikahladı. Ancak cezasız kalmadı. Akabinde
kendisi gibi nebi olan Ermiya (a.s.)'yı karısını almak için
onu öldürdü.
Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya aldığı bu hanımların tümü vahiyle
verilmiştir. Yani Allah'ın emri ile hepsini almıştır. Bu hanımları
almasında nefsinin en ufak bir payı yoktur.
Kendisinden 15 sene büyük olan Hatice validemiz, şeriatı
Ahmediyeyi temsil ediyordu. Yaşının büyük olması, Adem'den önceki
zamanı simgeliyordu. Hatice validemizle tek hanımlı hayat yaşaması,
ölmez İlk Nebi Ahmed'in hikmetine ve temsiliyetine işarettir.
Zira o merkez, Babayı Alemdir ve tektir. Adem'den sonra gelen
tüm nebileri risaleten temsil eden Peygamberimiz, Muhammedi tarafta
Ayşe validemizi kız olarak almıştır. Bizim için evlenmede ölçü ve
örnek odur. Sünnet odur. Öteki hanımları, hem temsiliyetleri peygamberliğine
bağlıdır, hem de umuma şamildir. Bir arada dokuz hanımının bulunması,
nur vücuduna ait Ahmed ile anasır bedenli Muhammed'in birlikte risaleti
yürüttüklerinin açık göstergesidir. Sekizinin dul olması, Adem'den
Peygamberimize kadar uzanan zaman içinde gelen peygamberlerin Zati
Tecelliye bağlı aşkı ilahilerin temsiliyeti vardı.
Soru: Fususulhikem'de 25 tam, 1 yarım olmak üzere 26 peygamber
var. Bunlarda özetlenen peygamberin özü Muhammed'de merkezleşiyordu.
26 geçmiş peygamber için 26 hanım yerine neden 8 ile yetinildi.
Acaba hikmeti nedir?
Cevaben deriz ki: Allah'tan gelen aşkı ilahiye 8 hanımla
tamamlanıyordu. Yani Ahmed'e bağlı aşkı temsil etmeye ve yaşatmaya
yetmişti. Resulü Ekrem Efendimiz'in bilinen ve bilinmeyen tarafları
vardır. Aşkın kimliğini yazmak, çizmek ve lisana getirmek mümkün
değildir. Ancak onu yaşayan bilir. Erzurumlu İbrahimhakkı, Marifetname
isimli eserinde aşkı tanıtmak için şöyle der: "Aşk, Hakk'ın
zatının zatını idrakinden doğar." Esasen zata ait bilgi
sınırlıdır.
Allah (c.c.)'a sonsuz şükürler olsun ki Nusret Osmanoğlu olarak
bunu kısmen yaşadım. Hem de iki ayrı bedende. Yani birincide 12-13
yaşlarında idim. Yaşıtım sayılan bir kızda oldu. İki sene devam
etti. Sonra ağır ağır kayboldu. İkincisinde evli olduğum halde yine
başka bir evli kadınla oldu. O daha uzun sürdü. Bunun en önemli
yanı, cinsi ilişki ile, yani şehevi arzu ile hiçbir şekilde bağlantısı
olmamasıdır. Sadece o kızı ya da kadını görmek ve onunla konuşmak
arzusu taşırdım. Bu öyle bir sevgidir ki ne mal, ne mülk, ne de
para tanır. Onlar kimin olursa olsun, ben o sevgiliyi bir daha görsem,
arzusu adeta hayatı bağlar.
Hakk'a ait olan bu sevginin kadını vasıta yapması, ilahi bir yansımadır.
Ay güneşten aldığı ışığı dünyaya yansıtması gibi bir şey. Güneş
ışığını aşk kabul edelim. Ay vasıtasıyla bu ışık bize uzantı oluşturuyor.
Hem de azalarak, kısmi bir şekilde. Bu bizim Hakk'a olan gönül uzaklığının
bir tezahürüdür.
Yaşadığı makamı Allah'tan ve kendinden başka kimsenin bilmediği
Peygamberimiz Muhammed ve Ahmed'in Allah'a olan yakınlığını düşün.
Onun aşkı ne boyutta olur. Sonra o aşkı 8-9 kadına bağlayan, yayan
Hakk Tealaya iman nuru vasıtasıyla yaklaş. Sen kimsin, peygamber
kimdir. Onunla senin aranda olan kıyaslanması mümkün olmayan farkı
tefekkür eyle, uzun uzun düşün. Peygamberle kendi aranda hudut çiz.
Ondan sonra birden fazla kadının ona niçin verildiğini anlamaya
çalış. Kalp gözün açılmadan bunu anlaman mümkün değildir. Biz sadece
yaklaştıran bilgi sergiliyoruz.
Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı eserinin 277. sayfasında
şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) mazharı ismi Rahmandır.
Zira rahmetten umum ve şümullü nesne yoktur." Hazreti Ömer
Peygamberimize şöyle bir soru sorar: "ma leke efsehna."
"Bizim kolayca anlayacağımız bu konuşma bilgisini nereden
öğrendin?" Peygamberimiz cevaben şu açıklamayı yapar: "Cibril
(a.s.) (Cebrail) gelip bana ceddim İsmail'in (İbrahim
peygamberin) lügatını talim ettirdi." Yani Peygamberimiz
dedesi İsmail peygamberin dilini Cebrail'den öğrendi. İşte ibare
diye bilinen Kur'an dili Arapçası buradan gelmiştir. Yani ahkam
ayetlerini çözmek için okuduğumuz sarf,nahiv ve meani buradan
geldi.
Müellif Kenzi Mahfi isimli eserinin 83-84. sayfasında şöyle
der: "Resulullah (s.a.v.) ibtida (önce) fevzi hayat
İsrafil'dendir. İsrafil (a.s.) nübüvvetten önce üç sene kadar
mukarenet (yakınlık) etmiş, kelamını O'na duyurmuştur. Nice
manai gaybiyeyi (gizli manaları) talim eylemiştir. Cebrail'in
gelişi ondan sonradır."
Yani mana önce geliyor, sonra da lisan. Kısacası mana çeşme, lisan
musluk oluyor. Baş nebinin başöğretmeni İsrafil'dir. Allah'a ve
dine ait temel bilgiyi o veriyor.
Bursalı 278. sayfada şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) akılda
kemalleri, ne rütbede olduklarını Allahu Tealadan başka kimse bilemez.
Belki ol mertebeye girmek lazımdır." (bunu ölmez nebide
kayıt altına aldık)
Kitabünnecat'ın 288. sayfasında şöyle der: "Arifin fercin
(ariflere ait cinsel ilişki bilgisinin) başka sırları vardır.
Burada söylenmez."
Resulü Ekrem Efendimiz, kendisi ahirete geri dönünce hanımlarını
nikahlamak haram olmuştur. Sebebi şöyle izah ediliyor. O'nun hanımları
ümmeti Muhammed'in anneleridirler. Anneyle nikah olmaz.
Peygamberimize ait bilgi vermek ne bana, ne evliyaya, ne de amme
olmayan peygambere verilmemiştir. Zaten yazı, manayı eksik vermeye
mahkum bir mana akışıdır. Sadece bu yazıları okumada herkesin haddini
bilmesine yetecek kadar bilgi aktarıyoruz. Ta ki şeriatçı kesimin
ağına düşenlere tembih olması için.
Osmanlı döneminde irfan ehli gerek kitaplarında, gerekse
konuşmalarında Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) için şu kelimeyi
çok kullanırlardı. "Resulüssekaleyn" derlerdi.
Manası; "iki ağırlıklı resul" demektir. Yani hem
külliye, hem ferdiye tarafları olan resul anlamında. Fakat hiçbiri
iki ağırlığın ne olduğunu ayrıntılı biçimde açıklayamamıştır.
İsa ve Mesih, iki ayrı bedende iki hakikat taşıyan, birisi
amme (umuma şamil), diğeri hasse (hususi) olan aynı peygamberdir.
İsa (a.s.) beden itibarıyla iki taraflıdır. Birisi Meryem anadan
doğan anasır vücutlu İsa'dır, öteki nur vücutlu İsa'dır. Her ikisi
birdir. Mesih, İsa'dan Meryem'e üflenen uzantının sonucudur. Ancak
bedenler değişiktir. İsa, velayet ilmi için ammedir. Adem'den Mesih'e
uzanan tüm nebi ve velilere gelen ilahi ilmi bünyesinde taşır. Velayet
ilmi, bir başka ismi ile irfan ilmi, basiretle elde edilir. Yani
kalp gözü açık olanlara verilir. Aklı beşer bu ilimden kalpten yansıyabilenleri
idrak eder. Güneş aya vurunca oradan bize yansıması misali gibi.
Hakk Teala, anasıra (toprak, su, hava, ateş) bu ilimden hidayet
(iman tarafı) ve dalalet (inkar tarafı) taraflarını dengeleyecek
miktarda vermiş ve gizlemiştir. Her iki tarafa tahsil için buna
serbestlik vermiştir. Dileyen alır, dilemeyen kalır. Anasıra bahşedilen
bu velayet ilmi, aklı beşer ile kısmen idrak olur. Ancak eksikliği
nedeniyle inkar tarafında yer alır. Yani bu ilmi, eşyayı inceleyerek
tahsil edenler, kısmen ya da tamamen inkara giderler. Zira peygamberlerden
gelen bu irfan ilmi, hem Hakk'a bağlı ve kesintisizdir, hem de geniş,
zengin ve hudutsuzdur. Bu yüzden Hakk'ı arar, sorar, bulur ve görür.
Arif olan bu kişiler gerçeği bulduklarından suç işlemezler. Daima
iyilik peşinde olurlar. Bu ariflerin daha ilerisi velilerin, onlardan
ilerisi ehlullahın bağlı bulunduğu ana merkezde İsa (a.s.) bulunur.
Yani Allah'a bağlı üst tarafında.
Deccal'a gelince; İsa'nın zıddıdır. Yani irfan ilminin inkar tarafıdır.
Ve eşya içinde bulunan irfan ilminin, insanların inkarcıları tarafından
elde edilmesiyle ammeleşen şer tarafının gücüdür.
Önce Deccala ait hadisi şerifleri açıklayalım. Zira hadisi şeriflerde
kapalı da olsa deccalı tanıtan gizli bilgiler vardır. Onlar da şöyle:
(sayfa 599-926. hadisi şerif) "Şüphesiz Allah, bir gözü
kör olan erkek değildir. Uyanınız, şüphesiz deccalın mesihi sağ
gözü kör olan bir erkektir. Hem de üzüm tanesi gibi gözü dışarıda.
Ayrıca gördüm ki, rüyamda esmer güzeli, saçları omuzlarına sarkmış
ve ıslak saçından su damlayan, iki elini iki adamın omuzlarına koymuş,
Kâbe'yi ziyaret eden birini. Bu kimdir diye sordum; Meryem'in oğlu
Mesih dediler. Onun arkasında bir adam gördüm. Saçı kıvırcık, sağ
gözü kör bir erkek. Tanıdığım Katan oğluna benzerdi. İki elini bir
erkeğin omuzlarına koymuş, Beyti tavaf eder. Sordum, bu kim? Mesihu
Deccal dediler."
Bu hadisi şerifi inceleyelim. Bilinen bir gerçektir ki şeytanın
sağ gözü kördür. Bu körlük oradan geliyor. İsa peygamberle birlikte
görülmesinin sebebi hikmeti nedir? Sonra Beytullah'ta bir araya
gelmeleri ne anlama gelir? Ayrıca İsa'nın ellerini iki adamın omuzlarına
koyarak tavaf etmesi neyi haber veriyor. Bir de şu var. Mesih kelimesi
hem İsa için, hem de Deccal için söz konusu oluyor. Bu soruları
havas anlayışı içinde cevaplamaya çalışalım.
Önce Kâbe'yi tanıyalım. Mekke şehri dünyanın kalbidir. Kâbe'nin
bir ismi de Beytullah'tır. Yani Allah'ın evi demektir. İnsanda kalp
ne ise, Allah (c.c.) indinde Kâbe de odur. Bedensel açıdan ağırlıklı
olarak Peygamberimiz Muhammed Mustafa Rahman'a bağlı olduğundan,
Rahman ise vücutta umuma şamil yetki sahibidir. Yani mekanlardan
sorumlu makam, Rahman'dır. Bu sebepten Beytullah Muhammed'in risaletinde
yer almıştır.
İnsan kalbi ile hac birlikte değerlendirilir. Zira çekirdeğin yanında
ağaç ne ise, insanın kalbi yanında Kâbe odur. İnsanın kalbinde nokta-i
süveyda vardır. Onun karşıtı Kâbe'de Hacerulesved taşı
vardır. Yani siyah taş. O taşın siyah olması, zati mana ifade eder.
Zaten zati nur siyahtır. Gecenin karanlığı bu cümledendir. Karanlık
ise bilinmezliği tanıtır. Tavaf, yani Kâbe'nin etrafında dönmek,
kalpte kan dolaşımını yapan harekettir.
Kâbe'de şeytana da hak tanınmıştır. Üç ayrı yerde. Büyük şeytan,
orta şeytan ve küçük şeytan olmak üzere. Her üçü de taşlanır. Her
şeytan için birer gün olmak kaydıyla. Kalp atışları şeytanı taşlamakla
eşdeğerdir. Her şeytanı birer günle sınırlamak ayırım ifade eder.
Bu ayırım şeriat, tarikat, hakikat olan dinin üç yolu olduğuna
işarettir. Her üçünde şeytanın payı vardır. Resulü Ekrem Efendimiz
bir hadisi şerifinde şöyle der: "Şüphesiz şeytan, insanın
kanının olduğu her zerreye varır." Bundan anlaşılıyor ki
şeytan, dinin en yüksek makamı olan hakikatte dahi yeri var. Ancak
tecelliyatı zata giremez. Diğer iki tecelliye girer.
Tüm veliler eserlerinde şu gerçeği açıklarlar ki o da şudur. Şeytan
kalbin sol köşesinde bulunur. Sağ köşesinde de melek vardır. Her
ikisi de insanın düşüncelerine tesir etmeye çalışır. Melek hidayete,
şeytan dalalete çekmeye çalışır. Hacda şeytanı taşlamak fiilen bir
duadır. Manası; "Allah'ım, şeytanı benden uzaklaştır"
demektir.
İsa (a.s.) ile Deccal'ın bir arada tavaf etmesi, velayet ilminin
Hakk katında en yüksek mevkide olan İsa'nın karşısında şeytanın
bu makamda bulunduğuna işarettir. İnsanların gaye birliği ettiği
ve ammeleştirdiği, insandan insana sülben yürüttüğü ters din anlayışına
deccal denir. İsa peygamberin yer aldığı kalbin sağ tarafındaki
irfan kıyamete kadar yürürken, deccal de kıyamete kadar gider. Mesih
ise İsa'nın ve şeytanın ademoğlu ile yürüttükleri girişimlerdir.
İsa'nın iki adamın omuzlarına tutarak tavaf etmesi hem zati, hem
de diğer tecellileri yürütmesi demektir. Deccalın bir adamla bu
işi yapması, zati tecelliden şeytanın mahrum olması anlamını taşır.
Zaten sağ gözünün körlüğü de buna açık delildir. Zira sağ göz Hakk
tarafıdır. Şeytan, insandaki Hakk'ı göremez. Bu sebeple sağ gözü
kör diye tanıtılır.
Allah (c.c.), hidayet ve dalalet terazisini tartarken gayet adil
izin vermiştir. İrfan ilmine vakıf olan evliyanın hiçbirinin bedenleri
çürümez. Hele tecelliyatı zata mazhar olan bazı veliler mezarına
kimseyi yaklaştırmaz. Bu hidayet içi görüntüdür.
Bunların karşısında dalalet yolunu seçenlere de bir teknik vererek
mumya ile cesetlerin çürümesini önlettirdi. Bu sanat firavunlardan
gelmektedir. Beniisrail'in inkar tarafında yer alan firavunlar,
uzun ömürlü hanedan oluşturmuş, yani babadan oğula geçen devlet
idaresiyle (tarihçilerin beyanına göre) 1600 küsur sene saltanat
sürmüşlerdir. Musa (a.s.) bu saltanata son vermiştir. Günümüzden
3000 bin sene önce. Hicretten 1630 sene önce. (Kesin bilgi risalet
hikmetlerinde vardır.)
Firavunlar, şeytana bağlı, şeytanın sahasında yer alan irfan ilminden
-ki bu zevksizdir, asaleti ilmiye ve asaleti meslekiye oluşturmuşlardır.
Soy akışı ile ne büyük tahsil oluşturdukları, Mısır'daki piramitlerden
kolayca anlaşılır. Bu piramitlerin içinde firavunların mezarları
vardır. Bu mezarların bir kısmında ölüm şuaları vardır. Uzun zaman
kimse bunlara yaklaşamadı. Gelişen bugünkü teknik, mukabil şua ile
bu şuayı tesirsiz hale getirerek yaklaşmayı başarmıştır. Yani şeytan
sahası irfanı ile gelişen bugünkü fen ve teknoloji, şeytana ait
irfanın mahsulüdür. Yani inkar tarafında yer alır.
Allah'ın hikmeti iktizası, inkar tarafının ağır gelmesi sonucu,
Musa (a.s.) peygamberle bu ilerlemeyi durdurmuş ve firavun hanedanına
son vermiştir. Deccal diye (İslam'da) isimlenen bu şeytani irfan
anlayışı tekrar derlenip toparlanmış, tüm milletlerin (genelde)
içine nüfuz ederek, yüksel tahsil sahası oluşturmuştur. Zamanımızda
mevcut üniversiteler bunun yaygın görüntüleridir. Gelişen fen ve
teknoloji, her tutum ve davranışı ile inkarı körüklemektedir.
Bunun da bir süresi vardır. O süre dolunca Allah'ın izni ile bu
defa İsa (a.s.) Aleyhisselam ile bu da yıkılacaktır. Hem öyle yıkılacak
ki, o korkunç silahları hiçbir işe yaramayacak. İsa (a.s.) ne zaman
gelecek? Bu sorunun cevabı yok. Ancak Musa peygamberin yıktığı saltanat
yaygın bir biçimde devam etmektedir.
İsa'nın ahirete irtihalinden sonra üçüncü kez bu inkar cephesi
toparlanacak, güçlenecek ve korkunç bir inkar sistemi oluşturacak.
Hidayet kanadı iyice zayıflayacak. Son kutup (kelime-i tevhidi kıyametin
kopmasına bağlayan ilahi gücü elinde bulunduran zat) ahirete göçünce,
kıyamet dinsizlerin başına kopar.
Deccal hakkında bir başka hadisi şerifte Peygamberimiz der ki:
"Ben sizi ondan (deccalden) korkuturum. Ondan ümmetini
korkutmayan hiçbir nebi yoktur. Nuh (a.s.) da ümmetini ondan korkutmuştur.
Lakin, size Deccal hakkında hiçbir peygamberin söylemediğini söyleyeceğim.
Bilesiniz ki onun bir gözü kördür. Şüphesiz Allah bir gözü kör erkek
olmadı."
Bu hadisi şerifte de deccalın her peygamber devrinde mevcut olduğunu
beyan ediyor. O peygamber Deccal ile ümmetini korkutuyor. Deccalın
kısmen yada tamamen yanıltamadığı kimse olamaz. Peygamberimiz ahirete
göçtükten sonra sahabenin biri Ebu Bekir (r.a.)'a şöyle bir soru
sorar. Hadisi şerifte Resulü Ekrem Efendimiz der ki: "Ahir
zamanda öyle bir gün gelecek ki, kafirler karaları ve denizleri
fethedecek." Kur'an'ın kıyamete kadar devam edeceği bilinen
bir gerçek. Bu tezat teşkil eden bilginin gerçek yüzü nedir? Cevaben
der ki: "Bu hadisi şerifin manası kinayedir. Karalardan maksat
lisanı natıkadır. Denizlerden maksat, gönüllerdir. Yani o gün insanların
sözleri ve sevgi sahaları olan kalpleri işgal altında olur. Sevdikleri
dünya malı olur ve dünyaya ait değişik ilgi odakları, kişinin meşgalesi
haline gelir. Tabiatıyla konuşmaları da bu yönde olur."
Zamanımızda bu açık şekilde görülmektedir. Kişi ya menfaat için
konuşuyor, ya siyasi karmaşa ağına düşmüş, onu konuşuyor. Ya da
hiçbir değer taşımayan eften püften işlere ait sözler konuşur. Bütün
bunlar ahiret hesabına zaman kaybıdır. Her düşünen insan şöyle bir
soru sorar. Allah zulmetmez. Bu şer tarafına neden bu izni verir?
Cevaben deriz ki: yaratılışımız iki kutuptur. Birisi hayır tarafı,
hidayetle kaimdir. Öteki şer tarafıdır, dalaletle kaimdir. Her iki
tarafa Allah'ın rahmeti taksim olmuştur. Nurdan rahmeti görecek
olanlar bu dünyada cehennemi yaşar, yani dünya malına ve dünyaya
yaklaşmaz, hayır işler, şerden kaçar, bir mahrumiyet içinde dünyasını
geçirir. Yani nurdan rahmeti görecekler için dünya malı, dünya zevkleri,
cennete girecekler için bir kirdir. Bu kirden temizlenen kişi cennete
girer. Aksi taraf, nardan rahmeti görecekleri için cehenneme girip
temizlenmek zorundadırlar. Temizlenmeyen yere rahmet yok.
Dünyaya bak, ölçü al. Dünyanın iki kutbu vardır. Kuzey Kutbu, Güney
Kutbu. Pusula açısından Kuzey Kutbu iter, Güney Kutbu çeker. Beytullah
(Kâbe) Kuzey Kutbu'nda bulunur. Yani itici tarafta. Çekim itibarıyla
reddeden taraftadır. Kutuplar dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden
oluşur. Bu dönüş harekettir. Hareket ise muhabbeti ilahiyeden kaynaklanır.
"Hareket hubbiyedir" kibarı kelamı bunu tasdik
eder. İten kutup dünyayı reddediyor. Çeken kutup kabul ediyor.
Bir takvim yılı ikiye bölünmüştür. Her yarı kürede sıra ile yaz
ve kış vardır. Kuzey yarı kürede yaz olunca, güney yarı kürede kıştır.
Güney yarı kürede yaz olunca, kuzey yarı kürede kıştır. Kâbe tarafındaki
kuzey yarı kürede (zaman itibarıyla) yaz, güney yarı küreye nispetle
bir hafta fazladır. Ayette açıklandığı üzere: "eshabünnar
ile eshabülcennet müsavi değildir. Eshabülcennet daha feyizlidir"
der. Bu fark böylece Hakk Teala'nın tercihine girer. Yani rızası
eshabülcennet tarafındadır.
Unutma ki sen anasırdan yaratıldın, beden bakımından dünyanın özüsün.
Yani dünyanın yazı ve kışı gibi hayatın vardır. Dalalet tarafı güçlenince
kış olur. Hidayet tarafı güçlenince yaz olur. Şöyle bir soru doğuyor.
Dalalet-hidayet mevsimleri dünya mevsimleri gibi altı ay süreli
değildir. Binlerle ifade ediliyor. Hidayet mevsiminde dünyaya gelen
talihli oluyor, dalalet mevsiminde gelenler ise talihsiz. Bunun
cevabı nedir?
Onun da cevabı şöyle: dalalet mevsiminde hastalık çok olur. Sıkıntı,
meşakkat, ızdırap vs. fazladır. Her hastalık, çile ve ızdırap beraberinde
ağırlığı nispetinde rahmet taşır. O Büyük Yaratıcı, ileri geçen
dalaleti kuluna zulmetmeyecek şekilde böylece dengeler. Yeter ki
o kul bu sıkıntılara sabretsin, isyan etmesin.
Zamanımızda tekniğin ilerlemesi, dünyadaki tüm üniversite ve yüksek
okulların birbirine bağlı eğitim ve öğretimle ilmi çalışmalar yapması,
dinlerin mevcudiyetini hayli sarsmıştır. Zira hiçbir dinde, yani
şeriatlarda velayet ilmi yoktur.
İrade-i cüziyenin tüm ademoğlu birliği içinde ilme bağlı birleşiminin
sarnıçlanması, yani bilgi gücü oluşturması sunucu, kaderi muallak
tarafına verilen ilahi güçten hayli bilgi kopmasını sağlamıştır.
Bu bilgi gücü sanata dönüşünce akıl almaz buluşlar doğmuştur. Suni
peykler (uydular) bunun mahsulüdür. Bugün Merih yıldızına uydu gönderen
teknoloji, yarın daha da ileri geçecek. Müspet ilmin ortaya koyduğu
bu gerçek inkar tarafını hayli güçlendirdi ve güçlendirecek. Sonuç
ise deccalin bir hayli öne geçmesini kaçınılmaz kılmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de ayet açıktır: "Biz ilmi isteyene, parayı
da istediğimize veririz" diyen O Büyük Yaratıcı, mahlukatın
emrine, isteğine bağladığı kaderi muallakı ilim isteği için ademoğluna
bilgi kaynağı yapmıştır.
Rabbimiz bir başka ayette şöyle der: "Biz Ademoğlunu mükerrem
(yani keramet sahibi) kıldık." Demedi ki peygamberleri
veya evliyayı, yahut ta iman edenleri mükerrem kıldık. Yani Adem'den
doğan herkesi mükerrem kıldık, dedi. Bunu tanıtırken Kur'an dili
Arapçasıyla "Kerremna" kelimesi kullandı. Manası kerametten
kaynaklanır. Keramet, mucizeden bir daldır ve yalnız evliyaya verilmiştir.
Mucize Hakk'tan ve peygamberlerden zuhur eder. Peygamberlik sona
erince yalnız mucize-i ilahiye kalmıştır. Dünya içi eşyaya terk
edilen sırlar, ademoğlunun irade-i cüziyesine verilmiştir. Milletlerarası
yön çizen fen ve teknoloji,dinlerin unutulmasını, yada moral telkinleri
durumuna düşmesini gözler önüne sermiştir.
Bu ahvalden kurtulmanın tek yolu İslam Dini'ne Hıristiyanların
dinine ve Musevi dinine irfan ilminin girmesi şarttır. İrfan ilmini
idrak edecek kişi önce çekirdek içinde ağacı görecek. Basiret ehlinin
ilk adımı budur.
Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Ferrahurruh adlı eserinin ikinci
cildinin 13. sayfasında deccal hakkında şu bilgiyi verir. Sure-i
Kehf'in ilk on ayeti bunu açıklıyor. Manalarını ayetin sonundaki
kelime ile özleştiriyor. Onlarda şöyle: İveca, hesena, ebeda,
veleda, keziba, esefa, emela, curuza, eceba, reşeda. Bu on ayetin
son kelimelerinin son harfi, elif harfi ile birlikte nekiredir.
Nekire: iki üstün, iki esre, iki ötrüye denir. Nekirenin manasını
yalnız Allah (c.c.) bilir ve bildirdiği kişiler de bilir. Bunların
dışında kalan tüm mahlukat bu kelimelerin manasını bilemez. Kur'an
dili Arapçasıyla tenvinli kelimelere mana vermek idrak bakımından
Allah'ın seviyesinde kendini görmek olur. Bu ise açık şirktir. Yani
Allah'a ortak koşmaktır.
Bu demektir ki İsa peygamberin zıddı olan deccal, gizli zulümle
dinleri kemirir ve dalalete sürükler. Velayet ilmini tahsil etmeyen
kişinin bu zulmü görmesi, anlaması ve de bundan korunması mümkün
değildir. Havas ehli bir nebze bu zulümden kendini korusa bile,
genelde pasif kalır. Aktif durumu azdır.
Bu konuyu burada noktalıyorum. Allah (c.c.) doğruyu en iyi bilen
ve onu en iyi tanıtandır. Hamd ona, şükürler ona olsun.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |