PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED MUSTAFA İLE İSA'NIN ORTAK TARAFLARI ve İSLAMİ GERÇEKLER
(Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Din; dört ana unsurdan oluşur. Birincisi "Allah'ın Dini"dir. Muhammed (s.a.v.)'e bağlı Arapça lisanla buna İslam Dini denir. Eğer bir peygamberin külliye tarafı risaletinde yer almışsa, ümmetçi şeriatçı olduğu kadar, Allah'ın dininin de resulüdür. Yani Allah katında çift hüviyet sahibidir. Dünya ve ahiretten her birine kapıları açıktır. Kitabı tektir. O da Kur'an'dır. Kur'an'ın da müteşabih ayetleri ile Allah'ın dinine bağlıdır. Zira bu tarafı ile Kur'an tüm mahlukata ammedir. Muhkemat ayetler ümmet anlayışına bağlıdır ve Allah'ın dininden bir daldır. İbadete bağlı tarafı ile şeriat adını alır. Hem Allah'ın dinini, hem de şeriatı tek bedenle yürüten tek bir resul vardır. O da Muhammed'dir. Muhammed (s.a.v.) bu Adem neslinden gelen külliye ve ferdiye tarafı bulunan ve her iki tarafa açıklık getiren tek peygamberdir. İlk Nebi olan ve nur vücutla tüm peygamberlerin çıkış merkezinde yer alan Ahmed Nebi de, tek vücutla ruhların peygamberidir. İlk Nebi'nin mukabili ve sonu Muhammed'dir. Ahmed ve Muhammed birbirinin uzantılarıdır. Ancak Ahmed tüm peygamberlerin babası tarafında bulunur. Buhari hadisi şerifleri arasında açıklanan hadisi şerifte Peygamberimiz der ki: "Bütün peygamberler kardeştirler. Bir babanın ayrı ayrı kadınlardan olan evlatları gibi." Burada ana tarafı Allah'a (c.c.) bağlı dal isimlere işarettir. Zira bu taraf ferdiyet arz eder. Yani fürkani sahada yer alır.

Erkek zati, kadın esmai yaratılışa sahiptir. Zatta her bakımdan teklik vardır. Fakat Allah'a bağlı isimlerde çokluk vardır. Bu sebepten bir erkek birden fazla kadınla evlenebiliyor (Erkeklerin en yükseğinde birden fazla kadın almak izni var, fakat kadınlarda yoktur). Ancak, bu sadece Allah'ın emriyle Muhammed (s.a.v.)'e verilmiştir. Biz burada O'nu kastediyoruz. Dal isimlere bağlı olan erkek ve kadın birden fazla eş sahibi olamazlar. Çünkü kadın Adem'den yaratıldı. İnsanlarda ve hayvanlarda kemik zati Hakk'tan anasıra geçen zati eserdir.

Adem (a.s.), Allah'ın mukabili ve mazharı olan İlk Nebi, ilk insanın anasır beden bakımından mukabilidir. Yani temsiliyet esasına göre muhatabıdır. Bir de nur beden bakımından muhatabı vardır. O da İsa (a.s.)'dır. Sonuç itibarı ile. Yani gelecekte. Yoksa Meryem oğlu Mesih, İsa'dan bir daldır. Amme değildir. Velayet itibarı ile külliye taraflı gelecek olan İsa, ammedir. Ve de Allah'a ait din olan İslam Dini'ne velayeti ekleyecek. İsa Peygamberde iki ayrı vücut, iki ayrı zamanda dünyaya geliyor. Muhammed'de ise bu tek vücutta gerçekleşmiştir.

Adem bir iken milletler neden bin oluyor? Millet ve lisan çokluğunun hikmeti ilahi bakımdan sebebi nedir? Sorusunun cevabı açıktır. Dal isimlerin tecellisi, iktizasıdır. Yani fürkan meselesidir. Şeriat icabıdır. Millet, ümmet, değişik görüş ve yaşantı işi bu. Yani Hakk Teala çeşitli hareketlerle kendisine ibadet ve kulluk edilmesini sever. Öyle ki peygambersiz bir milletin kendilerine has arayışla tespit ettikleri ibadet şekillerini seyreder, sever ve onlara izin verir.

Acaba risalette olan umuma ait risalet mi önemlidir, yoksa velayet mi? Cevaben deriz ki, ibadet bakımından risalet, ilim ve irfan bakımından velayet üstündür. Bu ademoğlundan sadece % 1'i velayete ulaşır. Fakat % 90'ı risalette kalır. % 9'u ikisi arasında berzah oluşturur. Velayet % 1'i, tarikat (arayer mensubu) % 9'u, risalet % 90'ı alır. Bu yüzdeler her asırda değişir. Biz genel tablo hesabına açıklık getiriyoruz.

Bizim nebimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) bir bedende iki hüviyet sahibi idi. İsa (a.s.), iki ayrı bedende iki ayrı hüviyet taşır. Acaba hangisi daha önemli, ya da lüzumludur. Her ikisinin de ayrı ayrı önemi ve lüzumu vardır. Şöyle ki; bizin nebimiz her kişiyi ferdi olarak kendi ömrü içinde risalet ve velayet kapısını açık tutup yükseltiyor. İsa (a.s.) ise risaletle velayet arasında 25 ile 30 insan ömrünü esas almıştır. Yani 25 ile 30 asır bir zamanı açık bırakmıştır. Daha doğrusu tarikat (ara yer) sahasını 2500-3000 sene açık utuyor. İşte bu ara yer tarikat sahası, fen ve teknolojinin gelişme çağıdır. Bundan dolayı İseviler, yani Hıristiyanlar keşifte, buluşta önde giderler. Onları fen ve teknolojide kimse geçemez. Bunun Allah'ın izniyle İsa (a.s.)'dan kaynaklandığını ariflerden başkası bilemez. Zira İsa Peygamber, marifet ve irfanı fürkanla (dal isimler sahası) yürütendir. Bizim nebimiz bunu Kur'an'la yürütmektedir. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile İsa (a.s.) İlk Nebi'de ikisi birdir. İkisi de tüm Ademoğlu için çift taraflı uyandırıcıdırlar. Bu sebepten velayet itibarıyla değil Müslüman, Hıristiyan, tüm ademoğlu eşittir ve de kardeştir.

İkincisi, Allah'a bağlı tek din olan İslam Dini'nden sonra gelen ikinci din anlayışı şeriatlerdir. Şeriatlar Allah'ın dinine bağlı büyük dallardır. Avam tabakasına uzanan hidayet akışıdır. Aklı beşerle yürütülür. Tarikattan uzak bir yol takip ederler. Allah'a bağlı dal isimler içinde ibadet ederler. Başlarında bir resul vardır. Muhammed (s.a.v.), İsa (a.s.) ve Davud (a.s.) gibi. Her birinin kavmine göre, kavminin kabiliyet ve ahlakına göre şeriat düzeni olmuştur. Kısmi din olan şeriatların ibadet ilmi dışında dini bilgileri olmaz. İlimden yoksundurlar. Zira gidişleri Kur'ani değil, fürkanidir. Devlet idaresine karıştıkları zaman fitne doğar. Çünkü dinin tarikat ve hakikatından kopmaları İslam Dini'nden kopmaları demek olduğundan, adaleti icra edemezler. Görüşleri dar, bilgileri yeterli olmaz. İdare ettikleri millet huzursuz ve zulüm içinde olur.

Üçüncü din, anlayışı peygambersiz dinlerdir. Bu gibilerin başlarını çeken bir kurucuları vardır (buda ve emsali gibi). Ahirete ve öldükten sonra dirileceklerine inanırlar. Şeriatlere benzemeyen ibadet şekilleri vardır. Bu kainatın bir sahibi olduğuna inanırlar. Putları vardır. O put taptıklarına aracıdır. Kimisi güneşe tapar, Japon ve eski Türkler gibi. Kimisi ateşe tapar, Mecusiler gibi. Buna benzer eşyadan çeşitli şeylere tapanlar vardır. Bütün bunlar peygamber bilmeyen yada tanımayan milletlerde olur. Her peygamber kendi ümmetine Allah'ın varlığını ve birliğini tanıtmıştır. Sonuç itibarı ile bunlar vasıtalı olarak Allah'a taparlar. Zira mülk Allah'ındır. Mülkü tanıyan, sahibini de tanımış olur.

Dördüncü din, anlayışı inkarcıların davranışıdır. Bunlar Allah'a ortak (şirk) koşanlardır. Ne Allah'a, ne peygamberlere, ne de kitaplara inanırlar. İbadetle ilgileri yoktur. Onların bu inkarları ikrarın ters yüzüdür. Gördüklerine inanırlar. Onların gördükleri her şey Allah (c.c.)'a ait olduğundan, hayat ve yaşantıları yine Allah'a bağlıdır. Ne var ki onların bu inkarları rahmeti ateşten görmelerine vesiledir. Ateşi alışıncaya kadar yanarlar. İnkarları nispetinde ateşe alışmaları sürer. Sonra Allah'tan ateşe rahmet gelir.

Soru: şeytan ateşten yaratılmıştır. Bunca fenalıkları var. Allah onu ateşe atmakla ona ceza yerine mükafat vermiş olmuyor mu?

Cevap: ateş iki kısımdan oluşur. Peygamberimiz bu konuya açıklık getirerek hadisi şerifte der ki: "Soğuk ve sıcak cehennemden iki nefestir." Bunu daha ileri götüren Bursalı İsmailhakkı Kitabünnecat adlı eserinde şöyle der: "Cinni taifesi ateşin soğuk tarafından yaratılmıştır. Ateşin sıcak tarafına atılarak azaplandırılacaklar. Şeytan ateşin sıcak tarafından yaratılmıştır. Soğuk tarafına atılarak azap edileceklerdir."

Görülüyor ki ateşin iki kanatından iki ayrı mahluk yaratılmıştır. Hakk Teala herkese ceza, azap verecek beden yaratmaya kadirdir. Anasırdan 7 kat (arz) yerler oluşur. Ateş iki ayrı unsur sahibidir. Hava da ikidir. Bulut oluşan, ışık tutan hava. Bu ikisi ateşin ikisine mukabildir. Ateşle hava 2'şerden 4 tabaka oluşturur. Su ise tek tabakadır, 5 eder. Toprak ta ikidir. İnsanın yaratıldığı öz toprak ki ona ( ) tın denir. İkinci toprak türab ismi taşır. Bitki yetiştiren toprak demektir. Bu toprak maden karışımlıdır. Tın gibi saf ve tek değildir.

Soru: acaba bu dört sınıf din gidişi içinde, az da olsa bu dördünde her bir dinden bulunur mu?

Cevap: nebiler ve veliler hariç olmak üzere bulunur. Şöyle ki, her şeriat ehlinde Allah'ın dininden, tek din anlayışından mutlaka vardır. Zira her şeriatın kaynağı tek din olan Allah'ın dinidir. Üçüncüden şeriata giren taraf vardır. O da Rabbini görmeden ibadet etmesiyle bu taraftan beraberliği olur. Ateşten yaratılanlarla da beraberlik vardır. Zira kişi cehennemi görmeden cennete giremez. Dünya ateşten arınmış değildir. İnsan ısısız yaşayamaz.

Gönlünde dünya malı sevgisi olan herkesin dinsizlerle paylaştığı tarafı vardır, demektir. Böylece ademoğlu her dört din anlayışı içinde yaşar. Ayrıca ateşten yaratılanlarla da kardeştir. Zira onlar da anasırdan yaratılmıştır. Cinni taifesi ve şeytanın birinci derece yaratılma unsurları şöyle: birinci ateş, ikinci hava, üçüncü su ve dördüncü topraktır. Ateşle hava cinni ve şeytanda kopuksuz daimdir. Su ve toprak girişli-çıkışlıdır. İnsan ise, toprak ve suyu esas almıştır. Hava ve ateş yedektir. Yani giriş ve çıkışlıdır.

Din anlayışını kısaca tanıttıktan sonra ve de tapınma ve ibadete ait kısa bilgi verdikten sonra, ilim tarafına ağırlık vererek arifleri konuşturalım.

NİKAHIN İRFAN İÇİNDEKİ MANASI

Nikah; zevklenmeyi kapsamına alan tüm sevgilerin ana ismidir. Bu nikahın velayet ilmi içinde yeri ayrı bir mana taşır. İrade-i cüziye hudutları içinde yeri tabii ve hayvanidir. Zira burada nikah, Adem (a.s.) Havva ikilisinden beşeriyet içi bir oluşum vardır. Oysa nikahta iki kapı devamlı açıktır. Birisi dinli-dinsiz herkese açık olan kapıdır. Dünya tarafına bakan bu kapı hayvani zevklere ait nikah kapısıdır. Erkek ve kadından ikisine taksim olan bu iki zevkin birleştirilmesi nikahı beşeridir. Dünyaya ait bu nikah içi zevklenmenin 70 misli ahiret tarafındadır. Arifler ahiret tarafına bağlı olan bu zevkin peşinde koşarlar.

Arifler dilinde bu nikaha, nikahı sahih denir. Velayet ilmi içinde bulunan bu nikah aşkı ilahiye bağlıdır. Nikah şeriatta başka, hakikatte başkadır. Buna açıklık getiren Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kenzi Mahfi isimli eserinin 86. Sayfasında şöyle der: "Silsile (veliden veliye irfan yolu) dürüst olmak, nikahı sahihten naşidir. Şeriatte nikahı sahih (açık nikah) olmasa, hasıl olan çocuk veledi zina olup mazmun olduğu gibi, tarikatte dahi böyledir. Zira silsile-i tarikat nikahı maneviye mevkuftur. Ta ki mahmud ve memduh ola. Ekabiri şuyuhtan (büyük şeyhlerden -ki makamı yüksek velilerdir) variddir. Demişlerdir ki, "men lem yekün şeyhe, fe şeyhahu şeytan." Manası: kimin ki gerçek veliden şeyhi yoktur, onun şeyhi şeytandır. Bursalı açıklıyor; yani bir kimsenin istazi hazıkı (gerçek şeyhi) ve mürşidi kamili olmasa, şeytan zincirindedir. Yani daire-i ismi muzildedir. (yani şeytan Allah'a ait dal isimlerden Muzill isminin mazharıdır). Tariki Hakk'a nice hadi olur. Bu esarda (asırlarda) şeyhlik, müridlik, mübayaa ve inabet bir kuru nam olmuştur. Onun için dalal ve bidat zaman sabıkta (geçmiş zamanda) olandan evferdir (çoktur). Ve lakin bu silsile-i Hakk zamanı mehdi ve İsa'ya kadar uzanır. Zira irtibatı dünya ona merbut ve kıyamı zahir ve batın ona menvuttur (bağlıdır). Şol cihetten ki ehli Hakk, ruhu alemdir.

Burada ehli Hakk peygamber seviyesinde İsa (a.s.)'dır. İsa, tüm ademoğlunu yönetecek şekilde amme olarak gelecek. Velayet ilmi ona bağlıdır. Adem'den İsa'ya uzanan tüm nebi ve velilerin velayet ilmi O'nda toplanmıştır.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın ferdi ve külli yetkisi içinde nikahı sahihin ne olduğunu görelim. Hakk Teala O'na bir arada dokuz, vefat eden Hatice validemizle 10 hanım nikahlamıştı. Acaba hikmeti ne idi, ona bakalım.

Bu 10 adet hanımından dokuzu O'na dul olarak verdirilmiştir. Bir tek Ayşe validemizi kız olarak almıştır. Bize sünnet olan budur. Yaşta kendisinden büyük tek hanımı Hatice idi. Ayrıca nikahında tek hanımlı zamanı onunla geçti. İbrahim'in dışında bütün evlatları Hatice'dendi. İbrahim, Berire isimli cariyeden olmuştu.

Şimdi hem nikahı sahihi, hem de bu hanımlara ait hikmetleri görelim. Nikahı sahih, hayvani zevkten ve şehvetten uzak Hakk'tan gelen bir zevktir. Tüm peygamber ve velilerde bu zevk, sevgi nisa yönlüdür. Yani kadının Hakk tarafında olan ilahi aşk merkezinden kaynaklanır. Şehvetle bağlantılı değildir. Hadisi şerifte Peygamberimiz: "Sizin dünyanızdan bana üç şey kalmıştır. Nisa, tayyip, gözümün nuru namaz içindedir" der. Arapça'da mire, Havva'dan doğan kadındır. Her kadının nisa tarafı vardır. Nisanın arifler lügatında manası şöyle: lafzında mufred yoktur. Yani mufredi olmayan cemdir. Kısacası nisa kadının cennette iken yemek, içmek fiilini işlemeden önceki halidir. Kadın bu haliyle şehvet sahasına girmiş olmuyor. Ancak mireden de (kadının beşer tarafı) kopuk değildir. Burası kadının Hakk tarafıdır, temizdir.

Her kadında nisa tarafı vardır. Fakat kadın bunu nefsine olan bağlılığı ile örter ve açamaz. Kadınlardan evliya vardır (İmamı Şarani'nin Tabakatul Kübra isimli eserine bak). Bu kadınlar nisaiyat tarafları ile veli olmuşlardır. Ahiret tarafında bulunan kevni vücuttan gıdalanan nisa, zevki ilahi ile Hakk'tan hem gıdalanır, hem de gıdalandırır. Bunu aklı beşer ile kimse beyhude anlamaya çalışmasın. Kalp gözü açılmayan kişi bu sırrı çözemez ve bu zevki bilemez. Hanımlarından biri Peygamberimize şöyle bir soru sorar: "Ya Resulellah! Kadının tohumu (spermi) var mıdır?" Cevaben Peygamberimiz şöyle der: "Akıllı olasıca. Kadının tohumu olmasa çocuk anaya benzer miydi."

Bundan da anlaşılıyor ki hanımlarıyla nisa tarafı ile nikahın gereklerini yerine getirdi. Zaten 23 sene ne yedi, ne içti, ne uyudu. Görünürde hem yedi, hem içti, hem de uyudu. Oysa risalet geldikten sonra gıdası uhrevi idi. Buhari hadisi şeriflerine bak. Mucizeleri (akıl almaz işleri) genelde yemekle olmuştur. Ahiretten gıdalanan kişi dünya zevklerine bağlanamaz. O'nun şehvet tarafı olamaz.

İşte ariflerin, velilerin nikahı sahih diye isimlendirdikleri bu nikah, Hakk'ın cemalinden, veliden veliye silsileli (veraseti ilahiye akışlı) yolla uzanır gider. Elbette ki bu nikah peygamberlerde daha güçlü olur. Adem'den İsa'ya uzanan tüm peygamberleri temsilen gönderilen Resulü Ekrem Efendimiz'de, ne boyutta olacağı kolayca anlaşılır.

Bu nikahı bilmeyenler, Kur'an'da mevcut ayette beyan olunan mesna (iki), sülase (üç) ve ruba (dört) kelimelerini dünya tarafında görüp, yanlış manalandırdılar. Oysa bu nikah, ariflere ait nikahtır. Yani nikahı sahihtir. Ayette buna gücünüz yetmezse, yani arif değilseniz tek hanımla yetinin demesi, dünya tarafını ilgilendirir. Yani nikahı beşeri ki, bu nikah hayvani zevkle yaşanan nikahtır. Dünyaya ait gıdadan kaynaklanır.

Düşün bak ki ayette bir, iki, üç, dört demedi. Yani birden başlamadı. İkiden başladı. Zira tek hanımlı nikah şehvete bağlı olduğundan, bu ayette haliyle ikincilikte yer almıştır. Şeriatçı kesimin tek kadın yerine dört kadın almaları ve aldırmaları manevi aile faciası doğurmuştur. Her evde huzursuzluk had safhaya varınca, kadınlar dayakla susturulmuştur. Bazen bir beyaz kağıt, bazen de üç parça kömür kadının boşanmasına, evden kovulmasına yetiyordu. Çoğu kez gideceği yeri olmayan biçare kadınlar, bu zulme mahkum oluyordu.

Devletin Hakk katında bulunan ayani sabitesinde büyük bir birikim oluşturan şikayetleri, basınçtan kurtulan fünye misali ağırlık oluşturunca, infilaka sebep oldu. Sonucunda da Osmanlı İmparatorluğu büyük bir çatırdı ile çöktü.

İmparatorluğun enkazından kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu bilgi eksikliği sonucu hayli sancılı.

Ahiret gıdası ile gıdalanan her nebi ve veli gıdayı aldığı taraftan zevki alır. Bu zevk aşkı ilahiden kaynaklanır. Tabii ne kadar ahiretten gıdalanıyorsa.

Diyelim ki ahiret tarafından % 75 gıdalandı. Nisa ile ilişkide bu yüzde ile zevklenir. Yani dünya ve ahiretten aldığı gıda nispetinde zevkler taksim olur.

Ya bu kişi evlenmemişse durumu olur?

Cevap: değişen bir şey yok. Sadece kadın erkeğin Hakka ait zevke vasıta olmasını sağlar. (Recul) adam ilahi aşkı tek başına elde edince, nikahı hakikiye yalnız ulaşır. Ancak zati tecelliye ulaşmak ve bu tecelliden gelen zevke ulaşmak kadınla olur. Hakk'ı görmede en yakın tecelli budur. Erkek ahiret tarafı, kadın dünya tarafıdır. Zati tecellinin elde edilme yeri dünya olunca, erkeğin dünyası da kadındır. İşte kadınla ilahi aşka yürümenin farkı bu.

Şu gerçek iyi bilinmelidir ki, Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dan başka hiç kimsenin birden fazla kadınla evlenmesine izin yoktur. Olanlar Allah'ın rızası dışındadır. Zira Peygamberimiz müsemmaya bağlıdır. Yani tüm isimlerin bağlı bulunduğu Allah (c.c.) isminin mazharıdır. İsa (a.s.) da aynı yetkiyi taşır. O da ammedir. Ancak nur vücut sahibi olduğundan, yani yaratılışta vücut yapısı nikahı beşeriye müsait olmadığından, umuma şamil yaratılışa sahip olması burayı kapsamaz.

Bu ikisinin dışında kalan (peygamberler dahil) tüm ademoğlu Allah'a bağlı dal isimlere mazhardır. Yani Rabları, din yolunda onları terbiye eden ilahi isim tektir. İsmi tek olanın kapısı da tektir, nikahı da tektir.

Davud (a.s.) çok kadın nikahladı. Ancak cezasız kalmadı. Akabinde kendisi gibi nebi olan Ermiya (a.s.)'yı karısını almak için onu öldürdü.

Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya aldığı bu hanımların tümü vahiyle verilmiştir. Yani Allah'ın emri ile hepsini almıştır. Bu hanımları almasında nefsinin en ufak bir payı yoktur.

Kendisinden 15 sene büyük olan Hatice validemiz, şeriatı Ahmediyeyi temsil ediyordu. Yaşının büyük olması, Adem'den önceki zamanı simgeliyordu. Hatice validemizle tek hanımlı hayat yaşaması, ölmez İlk Nebi Ahmed'in hikmetine ve temsiliyetine işarettir. Zira o merkez, Babayı Alemdir ve tektir. Adem'den sonra gelen tüm nebileri risaleten temsil eden Peygamberimiz, Muhammedi tarafta Ayşe validemizi kız olarak almıştır. Bizim için evlenmede ölçü ve örnek odur. Sünnet odur. Öteki hanımları, hem temsiliyetleri peygamberliğine bağlıdır, hem de umuma şamildir. Bir arada dokuz hanımının bulunması, nur vücuduna ait Ahmed ile anasır bedenli Muhammed'in birlikte risaleti yürüttüklerinin açık göstergesidir. Sekizinin dul olması, Adem'den Peygamberimize kadar uzanan zaman içinde gelen peygamberlerin Zati Tecelliye bağlı aşkı ilahilerin temsiliyeti vardı.

Soru: Fususulhikem'de 25 tam, 1 yarım olmak üzere 26 peygamber var. Bunlarda özetlenen peygamberin özü Muhammed'de merkezleşiyordu. 26 geçmiş peygamber için 26 hanım yerine neden 8 ile yetinildi. Acaba hikmeti nedir?

Cevaben deriz ki: Allah'tan gelen aşkı ilahiye 8 hanımla tamamlanıyordu. Yani Ahmed'e bağlı aşkı temsil etmeye ve yaşatmaya yetmişti. Resulü Ekrem Efendimiz'in bilinen ve bilinmeyen tarafları vardır. Aşkın kimliğini yazmak, çizmek ve lisana getirmek mümkün değildir. Ancak onu yaşayan bilir. Erzurumlu İbrahimhakkı, Marifetname isimli eserinde aşkı tanıtmak için şöyle der: "Aşk, Hakk'ın zatının zatını idrakinden doğar." Esasen zata ait bilgi sınırlıdır.

Allah (c.c.)'a sonsuz şükürler olsun ki Nusret Osmanoğlu olarak bunu kısmen yaşadım. Hem de iki ayrı bedende. Yani birincide 12-13 yaşlarında idim. Yaşıtım sayılan bir kızda oldu. İki sene devam etti. Sonra ağır ağır kayboldu. İkincisinde evli olduğum halde yine başka bir evli kadınla oldu. O daha uzun sürdü. Bunun en önemli yanı, cinsi ilişki ile, yani şehevi arzu ile hiçbir şekilde bağlantısı olmamasıdır. Sadece o kızı ya da kadını görmek ve onunla konuşmak arzusu taşırdım. Bu öyle bir sevgidir ki ne mal, ne mülk, ne de para tanır. Onlar kimin olursa olsun, ben o sevgiliyi bir daha görsem, arzusu adeta hayatı bağlar.

Hakk'a ait olan bu sevginin kadını vasıta yapması, ilahi bir yansımadır. Ay güneşten aldığı ışığı dünyaya yansıtması gibi bir şey. Güneş ışığını aşk kabul edelim. Ay vasıtasıyla bu ışık bize uzantı oluşturuyor. Hem de azalarak, kısmi bir şekilde. Bu bizim Hakk'a olan gönül uzaklığının bir tezahürüdür.

Yaşadığı makamı Allah'tan ve kendinden başka kimsenin bilmediği Peygamberimiz Muhammed ve Ahmed'in Allah'a olan yakınlığını düşün. Onun aşkı ne boyutta olur. Sonra o aşkı 8-9 kadına bağlayan, yayan Hakk Tealaya iman nuru vasıtasıyla yaklaş. Sen kimsin, peygamber kimdir. Onunla senin aranda olan kıyaslanması mümkün olmayan farkı tefekkür eyle, uzun uzun düşün. Peygamberle kendi aranda hudut çiz. Ondan sonra birden fazla kadının ona niçin verildiğini anlamaya çalış. Kalp gözün açılmadan bunu anlaman mümkün değildir. Biz sadece yaklaştıran bilgi sergiliyoruz.

Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat adlı eserinin 277. sayfasında şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) mazharı ismi Rahmandır. Zira rahmetten umum ve şümullü nesne yoktur." Hazreti Ömer Peygamberimize şöyle bir soru sorar: "ma leke efsehna." "Bizim kolayca anlayacağımız bu konuşma bilgisini nereden öğrendin?" Peygamberimiz cevaben şu açıklamayı yapar: "Cibril (a.s.) (Cebrail) gelip bana ceddim İsmail'in (İbrahim peygamberin) lügatını talim ettirdi." Yani Peygamberimiz dedesi İsmail peygamberin dilini Cebrail'den öğrendi. İşte ibare diye bilinen Kur'an dili Arapçası buradan gelmiştir. Yani ahkam ayetlerini çözmek için okuduğumuz sarf,nahiv ve meani buradan geldi.

Müellif Kenzi Mahfi isimli eserinin 83-84. sayfasında şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) ibtida (önce) fevzi hayat İsrafil'dendir. İsrafil (a.s.) nübüvvetten önce üç sene kadar mukarenet (yakınlık) etmiş, kelamını O'na duyurmuştur. Nice manai gaybiyeyi (gizli manaları) talim eylemiştir. Cebrail'in gelişi ondan sonradır."

Yani mana önce geliyor, sonra da lisan. Kısacası mana çeşme, lisan musluk oluyor. Baş nebinin başöğretmeni İsrafil'dir. Allah'a ve dine ait temel bilgiyi o veriyor.

Bursalı 278. sayfada şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) akılda kemalleri, ne rütbede olduklarını Allahu Tealadan başka kimse bilemez. Belki ol mertebeye girmek lazımdır." (bunu ölmez nebide kayıt altına aldık)

Kitabünnecat'ın 288. sayfasında şöyle der: "Arifin fercin (ariflere ait cinsel ilişki bilgisinin) başka sırları vardır. Burada söylenmez."

Resulü Ekrem Efendimiz, kendisi ahirete geri dönünce hanımlarını nikahlamak haram olmuştur. Sebebi şöyle izah ediliyor. O'nun hanımları ümmeti Muhammed'in anneleridirler. Anneyle nikah olmaz.

Peygamberimize ait bilgi vermek ne bana, ne evliyaya, ne de amme olmayan peygambere verilmemiştir. Zaten yazı, manayı eksik vermeye mahkum bir mana akışıdır. Sadece bu yazıları okumada herkesin haddini bilmesine yetecek kadar bilgi aktarıyoruz. Ta ki şeriatçı kesimin ağına düşenlere tembih olması için.

Osmanlı döneminde irfan ehli gerek kitaplarında, gerekse konuşmalarında Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) için şu kelimeyi çok kullanırlardı. "Resulüssekaleyn" derlerdi. Manası; "iki ağırlıklı resul" demektir. Yani hem külliye, hem ferdiye tarafları olan resul anlamında. Fakat hiçbiri iki ağırlığın ne olduğunu ayrıntılı biçimde açıklayamamıştır.

İSA - MESİH ve DECCAL

İsa ve Mesih, iki ayrı bedende iki hakikat taşıyan, birisi amme (umuma şamil), diğeri hasse (hususi) olan aynı peygamberdir. İsa (a.s.) beden itibarıyla iki taraflıdır. Birisi Meryem anadan doğan anasır vücutlu İsa'dır, öteki nur vücutlu İsa'dır. Her ikisi birdir. Mesih, İsa'dan Meryem'e üflenen uzantının sonucudur. Ancak bedenler değişiktir. İsa, velayet ilmi için ammedir. Adem'den Mesih'e uzanan tüm nebi ve velilere gelen ilahi ilmi bünyesinde taşır. Velayet ilmi, bir başka ismi ile irfan ilmi, basiretle elde edilir. Yani kalp gözü açık olanlara verilir. Aklı beşer bu ilimden kalpten yansıyabilenleri idrak eder. Güneş aya vurunca oradan bize yansıması misali gibi.

Hakk Teala, anasıra (toprak, su, hava, ateş) bu ilimden hidayet (iman tarafı) ve dalalet (inkar tarafı) taraflarını dengeleyecek miktarda vermiş ve gizlemiştir. Her iki tarafa tahsil için buna serbestlik vermiştir. Dileyen alır, dilemeyen kalır. Anasıra bahşedilen bu velayet ilmi, aklı beşer ile kısmen idrak olur. Ancak eksikliği nedeniyle inkar tarafında yer alır. Yani bu ilmi, eşyayı inceleyerek tahsil edenler, kısmen ya da tamamen inkara giderler. Zira peygamberlerden gelen bu irfan ilmi, hem Hakk'a bağlı ve kesintisizdir, hem de geniş, zengin ve hudutsuzdur. Bu yüzden Hakk'ı arar, sorar, bulur ve görür. Arif olan bu kişiler gerçeği bulduklarından suç işlemezler. Daima iyilik peşinde olurlar. Bu ariflerin daha ilerisi velilerin, onlardan ilerisi ehlullahın bağlı bulunduğu ana merkezde İsa (a.s.) bulunur. Yani Allah'a bağlı üst tarafında.

Deccal'a gelince; İsa'nın zıddıdır. Yani irfan ilminin inkar tarafıdır. Ve eşya içinde bulunan irfan ilminin, insanların inkarcıları tarafından elde edilmesiyle ammeleşen şer tarafının gücüdür.

Önce Deccala ait hadisi şerifleri açıklayalım. Zira hadisi şeriflerde kapalı da olsa deccalı tanıtan gizli bilgiler vardır. Onlar da şöyle: (sayfa 599-926. hadisi şerif) "Şüphesiz Allah, bir gözü kör olan erkek değildir. Uyanınız, şüphesiz deccalın mesihi sağ gözü kör olan bir erkektir. Hem de üzüm tanesi gibi gözü dışarıda. Ayrıca gördüm ki, rüyamda esmer güzeli, saçları omuzlarına sarkmış ve ıslak saçından su damlayan, iki elini iki adamın omuzlarına koymuş, Kâbe'yi ziyaret eden birini. Bu kimdir diye sordum; Meryem'in oğlu Mesih dediler. Onun arkasında bir adam gördüm. Saçı kıvırcık, sağ gözü kör bir erkek. Tanıdığım Katan oğluna benzerdi. İki elini bir erkeğin omuzlarına koymuş, Beyti tavaf eder. Sordum, bu kim? Mesihu Deccal dediler."

Bu hadisi şerifi inceleyelim. Bilinen bir gerçektir ki şeytanın sağ gözü kördür. Bu körlük oradan geliyor. İsa peygamberle birlikte görülmesinin sebebi hikmeti nedir? Sonra Beytullah'ta bir araya gelmeleri ne anlama gelir? Ayrıca İsa'nın ellerini iki adamın omuzlarına koyarak tavaf etmesi neyi haber veriyor. Bir de şu var. Mesih kelimesi hem İsa için, hem de Deccal için söz konusu oluyor. Bu soruları havas anlayışı içinde cevaplamaya çalışalım.

Önce Kâbe'yi tanıyalım. Mekke şehri dünyanın kalbidir. Kâbe'nin bir ismi de Beytullah'tır. Yani Allah'ın evi demektir. İnsanda kalp ne ise, Allah (c.c.) indinde Kâbe de odur. Bedensel açıdan ağırlıklı olarak Peygamberimiz Muhammed Mustafa Rahman'a bağlı olduğundan, Rahman ise vücutta umuma şamil yetki sahibidir. Yani mekanlardan sorumlu makam, Rahman'dır. Bu sebepten Beytullah Muhammed'in risaletinde yer almıştır.

İnsan kalbi ile hac birlikte değerlendirilir. Zira çekirdeğin yanında ağaç ne ise, insanın kalbi yanında Kâbe odur. İnsanın kalbinde nokta-i süveyda vardır. Onun karşıtı Kâbe'de Hacerulesved taşı vardır. Yani siyah taş. O taşın siyah olması, zati mana ifade eder. Zaten zati nur siyahtır. Gecenin karanlığı bu cümledendir. Karanlık ise bilinmezliği tanıtır. Tavaf, yani Kâbe'nin etrafında dönmek, kalpte kan dolaşımını yapan harekettir.

Kâbe'de şeytana da hak tanınmıştır. Üç ayrı yerde. Büyük şeytan, orta şeytan ve küçük şeytan olmak üzere. Her üçü de taşlanır. Her şeytan için birer gün olmak kaydıyla. Kalp atışları şeytanı taşlamakla eşdeğerdir. Her şeytanı birer günle sınırlamak ayırım ifade eder. Bu ayırım şeriat, tarikat, hakikat olan dinin üç yolu olduğuna işarettir. Her üçünde şeytanın payı vardır. Resulü Ekrem Efendimiz bir hadisi şerifinde şöyle der: "Şüphesiz şeytan, insanın kanının olduğu her zerreye varır." Bundan anlaşılıyor ki şeytan, dinin en yüksek makamı olan hakikatte dahi yeri var. Ancak tecelliyatı zata giremez. Diğer iki tecelliye girer.

Tüm veliler eserlerinde şu gerçeği açıklarlar ki o da şudur. Şeytan kalbin sol köşesinde bulunur. Sağ köşesinde de melek vardır. Her ikisi de insanın düşüncelerine tesir etmeye çalışır. Melek hidayete, şeytan dalalete çekmeye çalışır. Hacda şeytanı taşlamak fiilen bir duadır. Manası; "Allah'ım, şeytanı benden uzaklaştır" demektir.

İsa (a.s.) ile Deccal'ın bir arada tavaf etmesi, velayet ilminin Hakk katında en yüksek mevkide olan İsa'nın karşısında şeytanın bu makamda bulunduğuna işarettir. İnsanların gaye birliği ettiği ve ammeleştirdiği, insandan insana sülben yürüttüğü ters din anlayışına deccal denir. İsa peygamberin yer aldığı kalbin sağ tarafındaki irfan kıyamete kadar yürürken, deccal de kıyamete kadar gider. Mesih ise İsa'nın ve şeytanın ademoğlu ile yürüttükleri girişimlerdir.

İsa'nın iki adamın omuzlarına tutarak tavaf etmesi hem zati, hem de diğer tecellileri yürütmesi demektir. Deccalın bir adamla bu işi yapması, zati tecelliden şeytanın mahrum olması anlamını taşır. Zaten sağ gözünün körlüğü de buna açık delildir. Zira sağ göz Hakk tarafıdır. Şeytan, insandaki Hakk'ı göremez. Bu sebeple sağ gözü kör diye tanıtılır.

Allah (c.c.), hidayet ve dalalet terazisini tartarken gayet adil izin vermiştir. İrfan ilmine vakıf olan evliyanın hiçbirinin bedenleri çürümez. Hele tecelliyatı zata mazhar olan bazı veliler mezarına kimseyi yaklaştırmaz. Bu hidayet içi görüntüdür.

Bunların karşısında dalalet yolunu seçenlere de bir teknik vererek mumya ile cesetlerin çürümesini önlettirdi. Bu sanat firavunlardan gelmektedir. Beniisrail'in inkar tarafında yer alan firavunlar, uzun ömürlü hanedan oluşturmuş, yani babadan oğula geçen devlet idaresiyle (tarihçilerin beyanına göre) 1600 küsur sene saltanat sürmüşlerdir. Musa (a.s.) bu saltanata son vermiştir. Günümüzden 3000 bin sene önce. Hicretten 1630 sene önce. (Kesin bilgi risalet hikmetlerinde vardır.)

Firavunlar, şeytana bağlı, şeytanın sahasında yer alan irfan ilminden -ki bu zevksizdir, asaleti ilmiye ve asaleti meslekiye oluşturmuşlardır. Soy akışı ile ne büyük tahsil oluşturdukları, Mısır'daki piramitlerden kolayca anlaşılır. Bu piramitlerin içinde firavunların mezarları vardır. Bu mezarların bir kısmında ölüm şuaları vardır. Uzun zaman kimse bunlara yaklaşamadı. Gelişen bugünkü teknik, mukabil şua ile bu şuayı tesirsiz hale getirerek yaklaşmayı başarmıştır. Yani şeytan sahası irfanı ile gelişen bugünkü fen ve teknoloji, şeytana ait irfanın mahsulüdür. Yani inkar tarafında yer alır.

Allah'ın hikmeti iktizası, inkar tarafının ağır gelmesi sonucu, Musa (a.s.) peygamberle bu ilerlemeyi durdurmuş ve firavun hanedanına son vermiştir. Deccal diye (İslam'da) isimlenen bu şeytani irfan anlayışı tekrar derlenip toparlanmış, tüm milletlerin (genelde) içine nüfuz ederek, yüksel tahsil sahası oluşturmuştur. Zamanımızda mevcut üniversiteler bunun yaygın görüntüleridir. Gelişen fen ve teknoloji, her tutum ve davranışı ile inkarı körüklemektedir.

Bunun da bir süresi vardır. O süre dolunca Allah'ın izni ile bu defa İsa (a.s.) Aleyhisselam ile bu da yıkılacaktır. Hem öyle yıkılacak ki, o korkunç silahları hiçbir işe yaramayacak. İsa (a.s.) ne zaman gelecek? Bu sorunun cevabı yok. Ancak Musa peygamberin yıktığı saltanat yaygın bir biçimde devam etmektedir.

İsa'nın ahirete irtihalinden sonra üçüncü kez bu inkar cephesi toparlanacak, güçlenecek ve korkunç bir inkar sistemi oluşturacak. Hidayet kanadı iyice zayıflayacak. Son kutup (kelime-i tevhidi kıyametin kopmasına bağlayan ilahi gücü elinde bulunduran zat) ahirete göçünce, kıyamet dinsizlerin başına kopar.

Deccal hakkında bir başka hadisi şerifte Peygamberimiz der ki: "Ben sizi ondan (deccalden) korkuturum. Ondan ümmetini korkutmayan hiçbir nebi yoktur. Nuh (a.s.) da ümmetini ondan korkutmuştur. Lakin, size Deccal hakkında hiçbir peygamberin söylemediğini söyleyeceğim. Bilesiniz ki onun bir gözü kördür. Şüphesiz Allah bir gözü kör erkek olmadı."

Bu hadisi şerifte de deccalın her peygamber devrinde mevcut olduğunu beyan ediyor. O peygamber Deccal ile ümmetini korkutuyor. Deccalın kısmen yada tamamen yanıltamadığı kimse olamaz. Peygamberimiz ahirete göçtükten sonra sahabenin biri Ebu Bekir (r.a.)'a şöyle bir soru sorar. Hadisi şerifte Resulü Ekrem Efendimiz der ki: "Ahir zamanda öyle bir gün gelecek ki, kafirler karaları ve denizleri fethedecek." Kur'an'ın kıyamete kadar devam edeceği bilinen bir gerçek. Bu tezat teşkil eden bilginin gerçek yüzü nedir? Cevaben der ki: "Bu hadisi şerifin manası kinayedir. Karalardan maksat lisanı natıkadır. Denizlerden maksat, gönüllerdir. Yani o gün insanların sözleri ve sevgi sahaları olan kalpleri işgal altında olur. Sevdikleri dünya malı olur ve dünyaya ait değişik ilgi odakları, kişinin meşgalesi haline gelir. Tabiatıyla konuşmaları da bu yönde olur."

Zamanımızda bu açık şekilde görülmektedir. Kişi ya menfaat için konuşuyor, ya siyasi karmaşa ağına düşmüş, onu konuşuyor. Ya da hiçbir değer taşımayan eften püften işlere ait sözler konuşur. Bütün bunlar ahiret hesabına zaman kaybıdır. Her düşünen insan şöyle bir soru sorar. Allah zulmetmez. Bu şer tarafına neden bu izni verir? Cevaben deriz ki: yaratılışımız iki kutuptur. Birisi hayır tarafı, hidayetle kaimdir. Öteki şer tarafıdır, dalaletle kaimdir. Her iki tarafa Allah'ın rahmeti taksim olmuştur. Nurdan rahmeti görecek olanlar bu dünyada cehennemi yaşar, yani dünya malına ve dünyaya yaklaşmaz, hayır işler, şerden kaçar, bir mahrumiyet içinde dünyasını geçirir. Yani nurdan rahmeti görecekler için dünya malı, dünya zevkleri, cennete girecekler için bir kirdir. Bu kirden temizlenen kişi cennete girer. Aksi taraf, nardan rahmeti görecekleri için cehenneme girip temizlenmek zorundadırlar. Temizlenmeyen yere rahmet yok.

Dünyaya bak, ölçü al. Dünyanın iki kutbu vardır. Kuzey Kutbu, Güney Kutbu. Pusula açısından Kuzey Kutbu iter, Güney Kutbu çeker. Beytullah (Kâbe) Kuzey Kutbu'nda bulunur. Yani itici tarafta. Çekim itibarıyla reddeden taraftadır. Kutuplar dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden oluşur. Bu dönüş harekettir. Hareket ise muhabbeti ilahiyeden kaynaklanır. "Hareket hubbiyedir" kibarı kelamı bunu tasdik eder. İten kutup dünyayı reddediyor. Çeken kutup kabul ediyor.

Bir takvim yılı ikiye bölünmüştür. Her yarı kürede sıra ile yaz ve kış vardır. Kuzey yarı kürede yaz olunca, güney yarı kürede kıştır. Güney yarı kürede yaz olunca, kuzey yarı kürede kıştır. Kâbe tarafındaki kuzey yarı kürede (zaman itibarıyla) yaz, güney yarı küreye nispetle bir hafta fazladır. Ayette açıklandığı üzere: "eshabünnar ile eshabülcennet müsavi değildir. Eshabülcennet daha feyizlidir" der. Bu fark böylece Hakk Teala'nın tercihine girer. Yani rızası eshabülcennet tarafındadır.

Unutma ki sen anasırdan yaratıldın, beden bakımından dünyanın özüsün. Yani dünyanın yazı ve kışı gibi hayatın vardır. Dalalet tarafı güçlenince kış olur. Hidayet tarafı güçlenince yaz olur. Şöyle bir soru doğuyor. Dalalet-hidayet mevsimleri dünya mevsimleri gibi altı ay süreli değildir. Binlerle ifade ediliyor. Hidayet mevsiminde dünyaya gelen talihli oluyor, dalalet mevsiminde gelenler ise talihsiz. Bunun cevabı nedir?

Onun da cevabı şöyle: dalalet mevsiminde hastalık çok olur. Sıkıntı, meşakkat, ızdırap vs. fazladır. Her hastalık, çile ve ızdırap beraberinde ağırlığı nispetinde rahmet taşır. O Büyük Yaratıcı, ileri geçen dalaleti kuluna zulmetmeyecek şekilde böylece dengeler. Yeter ki o kul bu sıkıntılara sabretsin, isyan etmesin.

Zamanımızda tekniğin ilerlemesi, dünyadaki tüm üniversite ve yüksek okulların birbirine bağlı eğitim ve öğretimle ilmi çalışmalar yapması, dinlerin mevcudiyetini hayli sarsmıştır. Zira hiçbir dinde, yani şeriatlarda velayet ilmi yoktur.

İrade-i cüziyenin tüm ademoğlu birliği içinde ilme bağlı birleşiminin sarnıçlanması, yani bilgi gücü oluşturması sunucu, kaderi muallak tarafına verilen ilahi güçten hayli bilgi kopmasını sağlamıştır. Bu bilgi gücü sanata dönüşünce akıl almaz buluşlar doğmuştur. Suni peykler (uydular) bunun mahsulüdür. Bugün Merih yıldızına uydu gönderen teknoloji, yarın daha da ileri geçecek. Müspet ilmin ortaya koyduğu bu gerçek inkar tarafını hayli güçlendirdi ve güçlendirecek. Sonuç ise deccalin bir hayli öne geçmesini kaçınılmaz kılmıştır.

Kur'an-ı Kerim'de ayet açıktır: "Biz ilmi isteyene, parayı da istediğimize veririz" diyen O Büyük Yaratıcı, mahlukatın emrine, isteğine bağladığı kaderi muallakı ilim isteği için ademoğluna bilgi kaynağı yapmıştır.

Rabbimiz bir başka ayette şöyle der: "Biz Ademoğlunu mükerrem (yani keramet sahibi) kıldık." Demedi ki peygamberleri veya evliyayı, yahut ta iman edenleri mükerrem kıldık. Yani Adem'den doğan herkesi mükerrem kıldık, dedi. Bunu tanıtırken Kur'an dili Arapçasıyla "Kerremna" kelimesi kullandı. Manası kerametten kaynaklanır. Keramet, mucizeden bir daldır ve yalnız evliyaya verilmiştir. Mucize Hakk'tan ve peygamberlerden zuhur eder. Peygamberlik sona erince yalnız mucize-i ilahiye kalmıştır. Dünya içi eşyaya terk edilen sırlar, ademoğlunun irade-i cüziyesine verilmiştir. Milletlerarası yön çizen fen ve teknoloji,dinlerin unutulmasını, yada moral telkinleri durumuna düşmesini gözler önüne sermiştir.

Bu ahvalden kurtulmanın tek yolu İslam Dini'ne Hıristiyanların dinine ve Musevi dinine irfan ilminin girmesi şarttır. İrfan ilmini idrak edecek kişi önce çekirdek içinde ağacı görecek. Basiret ehlinin ilk adımı budur.

Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Ferrahurruh adlı eserinin ikinci cildinin 13. sayfasında deccal hakkında şu bilgiyi verir. Sure-i Kehf'in ilk on ayeti bunu açıklıyor. Manalarını ayetin sonundaki kelime ile özleştiriyor. Onlarda şöyle: İveca, hesena, ebeda, veleda, keziba, esefa, emela, curuza, eceba, reşeda. Bu on ayetin son kelimelerinin son harfi, elif harfi ile birlikte nekiredir. Nekire: iki üstün, iki esre, iki ötrüye denir. Nekirenin manasını yalnız Allah (c.c.) bilir ve bildirdiği kişiler de bilir. Bunların dışında kalan tüm mahlukat bu kelimelerin manasını bilemez. Kur'an dili Arapçasıyla tenvinli kelimelere mana vermek idrak bakımından Allah'ın seviyesinde kendini görmek olur. Bu ise açık şirktir. Yani Allah'a ortak koşmaktır.

Bu demektir ki İsa peygamberin zıddı olan deccal, gizli zulümle dinleri kemirir ve dalalete sürükler. Velayet ilmini tahsil etmeyen kişinin bu zulmü görmesi, anlaması ve de bundan korunması mümkün değildir. Havas ehli bir nebze bu zulümden kendini korusa bile, genelde pasif kalır. Aktif durumu azdır.

Bu konuyu burada noktalıyorum. Allah (c.c.) doğruyu en iyi bilen ve onu en iyi tanıtandır. Hamd ona, şükürler ona olsun.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]