Risalet
hikmetleri, Hakk'a ait olan, Velayet (Hakk'a
yakınlık) ilmi-ilmi ledün–ilahi ilmin özleştiği,
Tevhid İlmi içinde yer alan sırlar külliyatıdır.
Risaletin iki kapısı vardır. Yani risalet ikidir. Birisine risaleti
amme denir. Allah'ın birliğine bağlı risalettir.
Adem nesli için tek olarak bilinir. Kur'an-ı Kerim'de bunun ismi
Ahmed'dir. Dünyaya gelmez, ölüm bilmez. Şeriatı
da umuma şamildir. Şeriatının ismi şeriatı Ahmediye'dir.
Basiret sahibi olmayanlar bunu göremezler ve de tanıyamazlar. Basiret
sahibi o kimseye denir ki, insan kalbinin Hakk'a bakan tarafında
bulunan ve Hakk'a ait olan kalp gözü, kalp kulağı ile gören ve dinleyen
kişilerdir. Onlar, kalp gözü, kalp kulağı açılıncaya kadar şeriatı
Muhammediye içinde bulunan dört mezhepten biri ile Hakk
yoluna girerler. Bilindiği üzere dört mezhep şöyle: Hanefi, Şafıi,
Hambeli ve Maliki mezhepleri. Üstazım Muhiddini Arabi (k.s.)
Maliki mezhebine bağlı idi. Kalp gözü açılınca Şeriatı Ahmediye'ye
bağlandı. Şeriatı Ahmediye'ye bağlanan veli şeriatı Muhammediye'yi
Mezhebi Muhammedi olarak yaşar. İşte nebilere ve
velilere göre Allah bir, risalet ve şeriat bir, mezhep te birdir.
Yani Allah'ın birliğine bağlı olan yollar tek bir kapıya çıkar.
O da tek din anlayışıdır. İşte bunu tanıtan açık ayet: "Allah
indinde din, İslam Dinidir." Bu konuya daha net açıklık
getiren Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "Bütün
peygamberler kardeştirler. Bir babanın birden çok
hanımlarından olan çocukları gibidirler. Dinleri birdir."
Yani resul olan peygamberler de bu tek din anlayışı içinde dünyada
yaşadılar.
Evliyanın beyanına göre, tüm ademoğlunun dini olan İslam
Dini'nin bu teklik tarafını ademoğluna Allah'ın emri ile
tanıtacak olan İsa (a.s.) peygamberdir. Onun dünyaya
gelişi ile İslam Dini iki ayak üzerine oturacak. Şimdi tek ayak
üzerindedir. Bilindiği üzere İslam Dini tek ayak üzerindedir ve
topallıyor. Zira dinin bir ayağı risalettir. Öteki ayağı velayettir.
Velayet İsa peygamber ile dinde tatbik olur. Şu
dünyamızda ademoğlunun %1'ini oluşturan İslam evliyasınca velayet
ayağı tatbik edilmektedir.
İkinci risalet 'risaleti hasse'dir. Bunu yürüten
dört resul vardır. Sırası ile Musa, Davud, İsa ve Muhammed.
Resul o nebidir ki, kavmine, milletine Allah'ın emirlerini tebliğ
etmekle memurdur. Nebilerde bu yoktur. Bunlardan Mesih İsa
halife değildir. Sadece resul idi. İkinci kez dünyaya geldiğinde
halifelik yetkisi olacak. Halife olan resul Allah'ın emri ile insan
öldürme yetkisi ile gönderilir.
Hiçbir resul yoktur ki, şeriatı olmasın. Bu dört resulün şeriatleri
vardır. Ancak Davud peygamberin şeriatını günümüze kadar taşıyan
bir millet yoktur. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hadisi
şeriflerinde İsa'ya, Musa'ya ait bilgiler verdi. Fakat Davud'dan
hiçbir kayıta rastlanmıyor. Mesela bir hadisi şerifte Peygamberimiz
şöyle diyor: (vakit olarak) "Sabahtan öğleye kadar
olan vakit Musa peygambere verildi. Öğleden ikindiye kadar olan
vakit İsa'ya verildi. İkindi akşam arası bize verildi."
Davud peygamberin ne vakti var, ne de günü. Halbuki Peygamberimizin
amme risaleti içinde 27 peygamber vardır. Fususulhikem'de bu peygamberler
şöyle: Adem, Şis, Nuh, İdris, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup,
Yusuf, Hud, Salih, Şuayb, Lut, Uzeyir, İsa, Süleyman, Davud, Yunus,
Eyüp, Yahya, Zekeriya, İlyas, Lokman, Harun, Musa, Halid ve Muhammed.
27 peygamber Şeriatı Ahmediye'de temsiliyet esası çercevesinde mevcuttur.
Burada sayılan 27 peygamberin hepsinin kavmi varsa, kitapla gelen
bilgiye doğrudan ortaktır. Yani birinci derecede ortaktırlar. Adem
oğlundan dinli-dinsiz kim varsa ikinci derecede bu bilgilere ortaktırlar.
Şimdi Kur'an-ı Kerim'e müracaat ederek risalet ve resuller hakkında
inen ayetleri tanıyalım. Ta ki bu şeriatı Ahmediye'yi
Kur'an-ı Kerim bize tanıtsın. Okuyanların içindeki şüpheyi giderelim.
1. Önce (Fetih sure'si, 29. Ayet
- Sayfa 516) "Muhammed Allah'ın Resulüdür."
Bu ayetle Peygamberimizin Allah'n resulü olduğu tasdik oluyor. Bu
ayetin bağlı bulunduğu sure medenidir. Yani Medine'de inmiştir.
(Diğer ayetler bakalım)
2. (Bakara sure'si, 285. Ayet
- Sayfa 50) "Resullerden biri ile diğerleri arasında
fark vermedik." Bu ayetle resuller arasında eşitlik
olduğu açıkça belirtiliyor. Hiçbirinin ötekinden üstün olmadığını
Rabbimiz bize haber veriyor. (Bu ayet, medeni surededir) Süleyman
Çelebi (Mevlit yazarı), bu ayet sebebi ile mevlidi yazmıştır. Hikaye
şöyle: doğu tarafından (İran ya da daha öteden) bir vaiz gelmiş.
Bursa'da Ulu cami'de vaaz vermiş. Vaazında bu ayeti okuyup Peygamberimizin
Musa, Davud ve İsa'dan üstün olamayacağını enine boyuna anlatmıştı.
Buna üzülen Süleyman Çelebi, merhum, mevlidi yazmıştır.
3. Gelelim bir başka ayete (Sebe sure'si,
28.ayet – Sayfa 432) "Seni resul göndermedik. İlla
bütün insanlara gönderdik. Müjdeleyici ve korkutucu olarak. Fakat
insanların çoğu bunu bilmezler." (Bu ayetin bağlı
bulunduğu sure Mekkidir. Yani Mekke'de nazil oldu) Bazı sureler
genelde mekki olur. İçinde Medine'de nazil olan ayetler olur. Bu
onlardan biridir. Bu ayette bütün insanlara gönderilen tek nebi
Ahmed'dir. Muhammed (s.a.v.) Mirac ile ona bağlandı. Ahmed'le ammeleşti.
Yani tüm ademoğluna resul olmuş oldu.
4. Dördüncü ayet. (Hacc sure'si,
52. Ayet - Sayfa 339. Bu sure medenidir. Yani Medine'de nazil oldu.
"Senden önce ne resul, ne de nebi göndermedik..."
(Ayetin devamına geçmiyoruz). Bu ayette beyan olduğu üzere, ne kadar
resul ve nebi gelmişse hepsi Muhammed'den önce gelmiştir. Eğer Muhammed
için söylenmiş olsa, ayet böyle gelmezdi. Bu ayetin manası istikametinde
Peygamberimiz Ahmedi bir hüviyetle şu hadisi şerifi
beyan etmiştir. Hadisi şerif şöyle: "Ben (umuma
şamil olmak üzere) nebi idim. Adem su ile çamur arasında
iken", "Küntü nebiyyen ve ademe beynelmai vettın"dır
aslı. Küntü kelimesi efali ammedendir. Yani ben, ammeye ait taraf
olan taraf ile nebi oldu idim. Adem su ile çamur arasında bir süre
bekletildi. Sonra Allah (c.c.) ruhundan ona üfledi. Hayat buldu.
Bir süre yalnız yaşadı. Sonra Adem'in sol eğe kemiğinden Havva anamızı
yarattı. Onları cennete attı. Bir süre cennette kaldılar. Sonra
dünyaya gönderildirler. Bundan sonra da Adem nesli oluştu. Bu süre
içinde (dünya senesi ile) kaç sene geçtiği bilinmiyor.
Bu süreçlerin hepsinden önce nebi olduğunu haber veriyor. Miracla
anasır beden nura dönüşmüştü. Peygamberimizin Medine hayatı Muhammed-Ahmed
ikilisi içinde geçti. Muhammed (s.a.v.) dahil, Adem'den Muhammed'e
kadar gelmiş olan ne kadar resul ve nebi varsa hepsi umuma ait resul
ve nebi olan Ahmed'de risalet ve nübüvvetleri toplanır.
Tek merkez olur.
5. Beşinci ayet (İbrahim sure'si,
4. ayet - sayfa 256. Bu sure de Mekke'de nazil oldu. "Biz
resul göndermedik. İlla (gönderdik) o resulun kavminin
(milletinin) lisanı ile." Bu risalet dal isimlere
bağlı bir irsalettir. O kavmin lisanı ne kadar zengin ise, Hakk'tan
gelen bilgi de o kadar güçlü olur. Muhammed dahil, her resul, Allah'a
(c.c.) bağlı Musemma merkezinden uzanan dal isimlerden
birinin içinde bir kavme bağlı olarak resul olur. Sonra bu resul
umuma şamil olan ve musemmaya bağlı bulunan risalete bağlanır. Burada
o resul ammeleşir.
6. Altıncı ayet (Saff suresi 6.
ayet - sayfa 553). Bu sure Medine'de nazil oldu. "Müjdeci
olarak benden sonra resul gelir. Onun ismi Ahmed'dir."
Bu ayette İsa'nın İsrail kavmine (milletine) böyle dediği ayette
beyan oluyor. İşin içinde İsa peygamber de vardır. Zira İsa
peygamber de Muhammed (s.a.v.) gibi iki hüviyete
sahiptir. Yani İsa (a.s.) ve Mesih olarak iki taraflı risaleti vardır.
Birisi Meryem'in oğlu Mesih'tir. Mesih içinden
geldiği millete resul olmuştur. Fakat İsa (a.s.)
peygamber ikinci gelişinde bütün ademoğlunu içine alan bir risaletle
gelecek (Risalet tanıtım şemasına bak). Muhammed (s.a.v.)
ise iki ayrı risaleti birleşik iki bedenle yürütmüştür. Anasır beden
sahibi Muhammed ile nur beden sahibi Ahmed Mirac
vakası içinde birleşti. 33 defa ruhani mirac yapan Muhammed, anasır
bedenini, Hakk'ın akıl almaz gücü ile nura dönüştürdü. Her sene
kutladığımız mirac 34. mirac olup, hem ruhani hem de cismani olarak
gerçekleşti.
7. Yedinci ayet. (Enbiya suresi,
107. ayet - sayfa 332). Bu sure Mekke'de nazil oldu. "Biz
seni resul göndermedik. İlla alemlere rahmet için gönderdik."
Bilindiği üzere ademoğlu 18 bin alem içinde yaratılmıştır. Yani
Adem neslini Hakk Teala (18.000) on sekiz bin alemden yaratmıştır.
Her alem için bir hayvan yarattı. O hayvan, o alemin çekirdeğidir.
Dünya 18.000 alemden bir tanesidir. Fakat bütün alemlere çekirdek
oluşturur. Bedeni insan da dünyanın özüdür. Kısacası insan demek
18 bin alem demektir.
Risalet'e ait Kur'an'da yer alan bu yedi ayeti
irfan tarafında bulunan arifler anlayışına göre inceleyelim. Bunları
incelemekten maksat, Allah'ın birliğine bağlı olan din birliği merkezlerinin
ne olduğunu bilelim. Allah bir, risalet bir, mezhep bir olarak bilinen
bu hakikatı ademoğlu duymuş olsun. Kabul etmek, etmemek Allah'ın
takdirine kalır.
Önce birinci ayeti inceleyelim. Burada deniyor
ki, "Muhammed Allah'ın resuludur." Ayet
Medine'de nazil olduğuna göre, bu risalet ammedir. Zira Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) Mirac Vakası'ndan beş
ay sonra hicret hakikat halini almıştır. Yani Hicret
Haftası içinde Medine risaletle tanışmıştır. Bu
tarihi hadiseden sonra anasır bedenle görünen Muhammed'in (s.a.v.)
kalp gözü açılmadan görülmeyen, umuma şamil resul olan Ahmed'in
mutlak olan risaleti devrede idi. Bütün ibadet ayetleri hep Medine'de
inmiştir. Adem peygamber dahil, Adem'den İsa'ya ne kadar resul ve
nebi varsa hepsi bu iki resulde toplanmıştır. Anasır bedenle dünya
tarafında yer alan Muhammed'e bağlı olan 27 peygamber
bulunur. Fususulhikem isimli kitabı Peygamberimiz bu peygamberleri
tanıtmak için vermiştir. Adem neslinden gelen diğer ne kadar nebi
varsa hepsi nur beden sahibi Ahmed'in risaletinde mevcuttur. Nebi
Ahmed nur beden sahibidir.
Fususulhikem, 29 satır sayfası olan bir kitapla
(100) yüz sayfa oluşturmaktadır. Üstaz Muhiddini Arabi (k.s.) der
ki: "Eğer bana verdiği kitabın tamamını açıklamaya
kalksam, Resülü Ekrem Efendimizin verdiği bu kitap bunun yüz misli
olurdu. Yani bu Fususulhikem bana peygamberin verdiği kitabın yüzde
biridir. Onun sınırlandırıp sadece bu kadarını açıkla dediğinden,
ne eksik ne de fazla yapmadım. Nesıl demişse öyle yaptım."
İkinci ayeti inceleyelim. "Resullerin
hepsini eşit kıldık" diyor. Bu ayette açıkça görülüyor
ki, amme olmayan risalette bir resul ötekinden üstün değildir. Zira
dal isimlere ait risalet tamamen o resülün kavmine ait olur. İnen
kitapta kavmin lisanı üzerine gönderilir, kısmi risalet olur. Yani
Kur'an-ı Kerim içindeki Arapça kelimeler ve buna bağlı lisan kısmi
risaleti yansıtır. Fakat Kur'an dili Arapçası ile gelen dil ammedir.
Yani sarf, nahiv, meani vs. Arabın anlamadığı dil, Kur'an dili Arapçasıdır.
Eğitimsiz bilinmez. Bu lisanla elsine-i Hakk olan eşyaya geçilir.
Eşya dili Hakk dilidir.
Üçüncü ayet: "Seni bütün insanlara
resul olarak gönderdik. İnsanların çoğu bunu bilmezler"
diye açık ayet var. İşte bu ayet görünen Muhammed
ile görülmeyen Ahmed ikilisinin risaletine işaret
olunuyor. İnsanların çoğu elbetteki bunu bilmezler. Nasıl bilsin
ki, görünen Muhammed (s.a.v.)'dir. Ahmed kalp gözü ile görünür.
Dördüncü ayet: "Senden önce ne resul,
ne de nebi göndermedik." Bu ayet Ahmed'in risaletini
açık bir dille ortaya koyutor. Eğer Muhammed kasdedilseydi, bütün
peygamberlerden sonra geldiği dünya insanının bildiği bir gerçektir.
(4 ayete ait ilk ayette yeterli yazı var)
Beşinci ayette "Biz resulü kavminin
lisanı üzere gönderdik" deniyor. Her lisan Hakk'a
ait Kur'an dilinden bir daldır. Her resulun kavminin lisanına gizlediği
Hakk lisanı vardır.
Altıncı ayette İsa (a.s.) Beni
İsrail kavmine diyor ki: "Benden sonra resul gelir.
İsmi Ahmed'dir." Muhammed ismini kullanmıyor. Zira
İsa (a.s.) ölümsüz bir resuldur. İsa'nın muhatabı yine ölümsüz resul
olan Ahmed'dir. Aralarındaki fark, Ahmed vücut
tarafında bulunur. Risalet bu tarafta bulunur. Anasır bedenin bağlı
bulunduğu kapı taraf bu taraftır. İsa ise ruh tarafında
bulunur. Beden ruhsuz, ruh bedensiz olamaz. Bu itibarla Ahmed
ile İsa ikilisi üst taraf itibarı ile ilk nur içinde,
tek din içinde gelmiş geçmiş bütün resullerle ortak risalet içinde
olurlar.
Şu hakikat unutulmamalıdır. O da şu: üstaz Muhiddini Arabi
Fususulhikem ve Fütühatı Mekkiye isimli eserlerinde der
ki: "Üç tecelli vardır. Birincisi tecelliyatı zattır.
İkincisi tecelliyatı esma ve sıfattır. Üçüncüsü tecelliyatı ef'aldır."
Bu ikinci ve üçüncüsü ahiret tarafında kazanılır. Nitekim şeytan
bu iki tecelliye vakıftır.
Tecelliyatı Zat'ın kazanılacağı yer dünyadır.
Anasır bedendir. İsa (a.s.) bu tecelliyi Meryem'den vücut oluşturarak
kazanmıştır. Allah'ı yeterince bilmenin şartı Zati Tecelliye
mazhar olmaktır. Bundan dolayı her resul ve nebi dünyaya gönderilir.
Ta ki bu tecelliyi kazanmak için. Bu tecellide (70.000) yatmiş bin
perdeyi aşarak sitreti münteha'ya çıkmak vardır.
Risaletin altında bulunan ve peygamber olamayanlardan bu tecelliye
ulaşan, bu makama çıkan çok az sayıda insan vardır. Muhiddini
Arabi ve Bayazidi Bıstami bu tecelliye
mazhar olanlardır (bildiğimiz). Zati tecelliye mazhar olanlardan
da aralarında üstün olanları vardır. Onlar da ‘nefsini arif
olanlar'dır. Yani makam itibarı ile bunlar peygamberlere
en yakın olanlardır.
Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "Allah Adem'i
kendi sureti üzere yarattı. (innellahe halaka ademe ala
suretihi)" Yani zati mutlaktan has
isim olarak dal misali uzantı oluşturan Allah (c.c.)'ın
zati ile kendi arasında 70.000 perde bılunur. "Kendi
üzere yarattı" manası önce budur. Sonra kendisi büyük
dal iken, müsemma diye bir merkez oluşturdu. Bu
merkeze bağlı, sayısını yalnız kendi bildiği çok sayıda dal isim
bağladı. Bu isimlerle mahlukatla bağlantı kurmuştur. Üstaz
Muhiddini Arabi Allah'ın varlığı hakkında şöyle der: "Zati
Mutlak olarak bildiğimiz O Büyük Yaratıcının has isim olan Allah
gibi kendisine bağlı başka tarafta has isimleri olup olmadığını
bilemiyoruz."
Yani Allah, zati mutlaktan bir uzantı olduğuna göre, kendi ne ise,
Adem'i de kendi sureti üzere yarattı. Böyle olunca da beşeri bedenimizde
ölüm olmak mecburiyeti vardır. Ölüm olmazsa ikilik olur. Allah (c.c.)
kendini bildirmek için kendisi gibi gecici bedenle biz ademoğlunu
canlı kitap oluşturdu. Hem maket, hem de kitap olan bir canlı.
Öleceğine inanan her insan hiçbir kazancın sahibi değildir. İradei
cüziyesi ile kazandığı mal, mülk, ilim gibi her ne varsa Allah'ın
izni ile elde edilmiştir. İlk mal sahibi odur. Mülk onun olunca
da, iman eden için bu benimdir sözü sadece insanlar arasında gecerlidir.
Kişi aklını ve bedenini çalıştırıp kazandığı Allah'ın izni ile kendisinindir.
Ancak bu kazanç, Hakk'a karşı gelmemek kaydıyla. Yani kişi düşünce
ve beden eziyetine dayanan helal ekmeğini teksir edemez. Bu şu demektir.
Helalinden çalışıp para, mal, mülk kazandın. Bu Allah'ın karışamayacağı
kadar dokunulmazlık yetkisi yüklüdür. Buna kişinin hakkı denir.
Allah'ın kanunları çercevesinde kulun kendisinindir. Bu hakkı kim
bu kişinin elinden çalar, ya da zorla alırsa, cezasını ateşle öder.
Allah kişinin emeğini esas alır.
Ancak bu kazanç sahibi emeğinden ekmek çıkartırsa, bu faiz olur.
Yani değeri oynamayan helal parasını muhtaç birisine doğrudan, ya
da dolaylı yoldan verirse, Allah'ın mülküne ortak olmak olduğundan
faiz olur. Bu ev olur, daire olur, mal olur, mülk olur. Hiç değişmez.
Yeter ki kişinin emeğini aşan kazanç elde edilmiş olsun. Yani o
mülkü, o parayı para karşılığı kiralayamazsın.
Risalette en büyük yıkıcı unsurların başında inkardan
sonra faiz gelir. Risaleti şeytan sahasına çekip Hakk'a isyan etmektir.
Çapraz bir din anlayışı olan bu davranış, üstü şeriat davası, içi
şeytan ameli olarak İstanbul boğazının su akışına benzer. Üstü Akdeniz'e,
altı Karadeniz'e akar, misali terslik olur.
Arif kişi odur ki, şeriatı Ahmediye'yi bilir, bulur ve ona bağlanır.
Buna irfan anlayışı denir. Her insanın bünyesinde, ayani sabitesinde
bu kapı vardır. Zevk ile yürüyen ve Allah'ın Hadi
ismine bağlı olan velayet ilmi, ilmi ledün, ilahi ilim
bu kapının içindedir. Hakk'a belirli bir mesafe yaklaşan bu ilme
kavuşur. Bu ilme yaklaşmanın tek yolu, mekarimi ahlaktan geçer.
Mekarimi ahlak nebilerde ve velilerde olur. Kalp gözü bu ilimle
açılır. Arif olanlarda bu ahlak yeterli derecede vardır. Müminlerde
kısmi olarak bulunur. Bu gibilere takva da denir.
Diğer bir ifade ile mümin de denir.
Ademoğlundan her kişide risalet kapısı vardır. Menteşeleri vardır,
açılır kapanır. Peygamberlerde ve velilerde bu kapı Hakk tarafından
açılır ve kapanır. Vehbiyetle açılan bu kapıda kişinin iradei cüziyesi
genelde devre dışı kaldığından, kurbi feraiz ve kurbi nevafil içre
Hakk'ın iradei külliyesi devrede olur. Bu Hakk tarafında yer alan
zevkli velayet ilmi ile yürütülür.
Günümüzde yürütülen araştırmalar, yani fen ve teknoloji, bu risalet
kapısından izni ilahi ile hakikat halini alır. Bu hakikat kesbiyetle
elde edilir. Yani insana Hakk'ın iradesi külliyesinden verilen iradei
cüziyesi çerçevesinde oluşur. Bağlı bulunduğu ilim, zevksiz tevhid
ilmidir. Yani günümüzde devletlerin yürüttüğü milli eğitimleri,
rahmandan kaynaklanan bu tevhid ilminin mahsülüdür. Fen ve teknoloji
eşyadan bilgisini alır. Bu bilgiye zevksiz tevhid ilmi denir.
Her araştırmacı (dinli-dinsiz) bu risalet kapısından içeri girerek
başarıya ulaşır. Peygamberimiz bu ilmi çok iyi bildiğinden, hadisi
şerifte şöyle der: "Hikmet müminin yitirdiğidir. Nerede
bulursa alır."
Allah (c.c.) kullarına kendisinden hak arama yetkisi vermiştir.
Sen nebilere, resullere risalet verdin, bize vermedin deyip hak
aramasınlar diye, bu kapı her ademoğlu için açıktır. Hakk'ın ortaya
koyduğu emir ve şartlara uysun, araştırma yapsın diye.
Risalet, Hakk'a ait olduğundan, akıl sahibi her
mahluk, vasıtalı ya da vasıtasız
risaletten ilim, bilgi alır. Hadisi şerifte buna açıklık getiriliyor.
"Men amile bima alımu. Verresellahul ilme ma lem yalem."
Türkçe'si şöyle: "Kişi bildikleri ile amil olursa,
bilmediği ilme Allah (c.c.) onu varis kılar." Bu vasıtasız
ilim kapısıdır ve süphanidir.
Her ademoğlu bu iki bilgi dalından az yada çok bilgi sahibidir.
Fakat çoğu kişiler bu hakikatı bilmez. İradei cüziyesi ile kendinden
habersiz yaşar, gider.
Hakk, risalet ve resul nedir? Şimdi de onu tanıyalım.
Her resul Hakk'ın iradei külliyesi çerçevesinde hareket eder. Yani
getirmiş olduğu emir ve yasaklar tamamen Hakk'a aittir. Dünyada
bunun açık örneği devlete ait kanunlardaki emir ve yasaklarla eşdeğerdir.
Yani bir devletin memuru devlete ait bir kanunu tatbik ederken ne
konumda ise, Hakk'ın emirlerini tebliğ etmede resul odur.
Bir hakimin tutum ve davranışını ele alalım. Her hakim verdiği
kararlarda kanunları esas alır. Ancak bu kararlarda şahsi kanaatini
kullanır. Hakimin bu kanaati hukuk tahsili süzgecinden geçer. Bu
tahsile tecrübe de eklenince hakimin kanaati meyvenin olgunlaşması
gibi olur.
Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) üç sene süre ile
İsrafil (a.s.)'den risalet dersi almıştır. 40 senelik hayat tecrübesini
tamamlayınca Hakk Teala O'na risalet kapısını açıp resul olma izni
vermiştir. Bu da açıkça gösteriyor ki, her resulde risalet Hakk'a
ait olup, asla peygamberin kendisine aittir denemez. Bu konuya açıklık
getiren Resulü Ekrem Efendimiz hadisi şerifte şöyle der:
"Kim ki beni gördü ( o kadar var ki), Hakk'ı
gördü."
Kur'an-ı Kerim'de umuma şamil olmak üzere şu ayet inmiştir: "Vema
muhammedun, illa resul." Türkçesi: "Muhammed
yok, illa resul vardır." Bu ayetten açıkça anlaşılıyor
ki, ademoğlundan herhangi bir kişi yalnız risaleti alıp tatbik etse,
Hakk'ın emrini yerine getirmiş olur. Ne vark ki, risalette ayıklanması
gereken taraflar vardır. Onları ancak resuller ayıklar. Şu günkü
dünyamızda bunları en iyi bilen ve ayıklayan Allah'ın veli kullarıdır.
Bunların en ilerde olanı ‘Muhiddini Arabi'dir.
Hetemülenbiyanın, hatemülevliyasıdır. Risalet ve velayetin en üstün
ve en geniş tanıtımını yapmıştır. 475 eserle iki ayaktan oluşan
risalet ve velayeti açıklamıştır.
Kur'an'nın ramazan ayında inmeye başladığı ayetle sabittir. Mealen şöyle: "Ramazan ayı öyle bir aydır ki, Kur'an o ayda indi..." der. Peygamberimizin yakın çevreleri, yani sahabe ilk ayetin cuma gecesi indiğini haber veriyor. Bu ayet mealen şöyle: "Kendi kitabını kıraet eyle. Nefsine kafidir. Senin üzerine hasiba." Hesap içindeki Allah'ın bilebildiği irfan denizinden yeterli bilgi alırsın. Zira hesap bilinmeyeni yakalayan bir anahtardır. İlk inen sure Alak suresidir. Son inen sure Nasır suresidir. Son inen ayetin meali: "Bugün sizin dininizi tamamladım" manasındadır. Kur'an'ı Kerim 114 suredir. Levhi mahfuzda 6666 ayettir. Halen elimizde mevcut tilavet okunuşlu Kur'an'da 6245 ayet vardır. 421 ayet Levhi mahfuzdan dünyaya inmemiştir.
İlk ayet Peygamberimiz kameri sene ile 40 yaşının doldurduktan sonra gelen ilk ramazan ayında indiği kesindir. Zira kur'an'ın ayet ayet inişi 22 sene 2 ay 20 gün devam etmiştir. İlk ayetin ilk ramazanın 16'sını 17'isine bağlayan gece indiği bilinmektedir. Yaptığımız hesap ta bunu kabul ve teyid etmiştir. Hesap sonucu son inen ayet hicretin 10. yılında 7 Zilhicce Cuma günüdür. Yani Peygamberimizin ahirete dönüşüne 87 gün kalmıştı. Şemsi takvime göre 24 Eseday günüdür.
İslam şemsi takvimine göre ilk inen ayet 24 Esday günüdür. Miladi takvime göre ise göre ilk inen ayet 14 Ağustosu 15'ine bağlayan gecedir. İslam şemsi takvimine göre son inen ayet hicretin 10. yılında 16 Hutay gününü 17'isine bağlayan gece olmuştur. Miladi takvime göre son inen ayet 5 Mart gününü 6 Mart'a bağlayan gece inmiştir.
Ayetleriyle, hadisi şerifleriyle ve eşya dili
ile yazdığımız 6 sayfayı özetleyelim.
Bu yedi ayette olan açıklamalar herkesin anlayacağı bir manada
izahat yüklüdür. Her resül bir milletin içinden gelmekle o millettendir
denemez. Zira herkes Allah'ın kuludur. Allah (c.c.) her kuluna asi
olsun olmasın, eşit bakar. Risalet Allah'a aittir. O'nun birliği
içinde her kul aynıdır.
İnternetteki yazılarımızı okuyan soruyor ve diyor ki, şeriatı Ahmediye
nedir? Bu nereden çıktı? Kur'an ile bağlantısı varmı? Nasıl şeriattır
da bunu kimse duymadı? (Saff suresi 6. ayette) İsa peygamber beni
israil kavmine: "Benden sonra resul gelir. Onun ismi
Ahmed'dir." Hiçbir resul yoktur ki şeriatı olmasın.
Ululemir olan evliyanın beyanına göre ‘Şeriatı Ahmediye'ye ulaşmak
‘Şeriatı Muhammediye'den olur. Başka çıkış kapısı
yoktur. Zira Adem'den İsa'ya kadar ne kadar resul var ise, hepsinin
birikimi Muhammed Mustafa (s.a.v.)'da toplanmıştı. Sonra bu risalet
tek bir çatı altında birleşti.
(Hacc suresi 52. ayette beyan olduğu üzere), "Resul
Ahmed velayetle kaimdir. Muhammed ise risalet ile kaimdir."
Din içinde bunlar iki ayaktır. Muhammed dünya tarafında
yer alırken, Ahmed ahiret tarafında risaletini
sürdürüyordu. "Semalarda Ahmed, yerlerde Muhammed"
kapalı sözü buna işarettir. Her risalette şeriat
olur. Şeriat demek risaletin bir millet içinde ilan edilmesi demektir.
İlanla birlikte halkın bunu kabul etmesi şeriat halini alır. Resul
olan kişinin şeriatı vardır. Resul yetkisi olmayan risalet yürütemez.
Ademoğlu risalete bağlı bir yapıya sahiptir. İki
ayağı, iki eli vardır. Bu iki ayakla iki tarafı temsil eder. Yani
iki risaletle dünyaya gönderildi. Sağ ayak velayeti, sağ kol risaleti
temsil eder. Yani sağ kol dal isimlere bağlı olup, ferdiye
olarak bilinir. Sağ ayak külliye olarak bilinir.
Ayakla insan bedeni yürür. Yürüdüğü yer dünyadır. Dünya ise elsinei
Hakk'tır. Buna göre velayetin tabanı bilgi açısından eşyadır,
dünyadır. Geniş anlamda kainattır. Resul Ahmed
varken, Adem yaratılmamıştı. Allah'ın Hadi ismine
mazhar olan Ahmed'dir. Burası nurdan rahmet görür.
Sol ayak, sol kola gelince: bu taraf şeytana ait olup rahmeti
ateşten görecektir. Şeytan yaratılış hamuru itibarı ile
ters anlayışa mahkumdur. Şöyle ki, aynaya bakan herkes sağı sol,
solu sağ görür. Şeytanın ahvali budur. Her iki risalete bağlıdır.
Tersine anlayışla.
Ne hazindir ki İslam dünyası, yani İslam devletleri,
Hacc suresinin 52. ayetinin manasını bilmediklerinden, daha Resul
Ahmed'e ait ayetleri Muhammed'e ait sanarak
ve de Muhammed'in çift hüviyeti olduğunu bilmeyerek, Muhammed Mustafa'nın
anasır bedeninin Ahmed'in nur bedenine bağlı olduğundan habersizdirler.
Bunun sonucu olarak Araplar kendilerini üstün ırk
gördüler. Allah'ın verdiği iradei cüziyeyi çalıştırmayarak tembellik
dolu bir hayatı tercih ettiler. Arapları örnek alan diğer İslam
devletleri aynı bataklığa düştüler. İlkel bir hayat içinde yaşamaya
mahkum oldular.
İslam dışı gücler iradei cüziyelerini (yani düşünce ve tefekkür
ile eşyayı inceleyerek araştırma yapmak suretiyle) tam kapasite
ile çalıştırarak büyük ilerleme kaydedince, üstünlüğü ele geçirdiler.
Çaresiz kalan İslam dünyası işi cinayetlere, anarşiye, intihar saldırılarına
bağladı. Allah'ın rızasına ters düşen, İslam dininde yeri olmayan
bu gibi davranışlar şeytana ait işler olduğundan, sonu batıldır.
Ve caelhakku... ile açıklanan ayette kainatın sahibi
diyor ki: "Hakk geldiği zaman batıl gider
(yıkılır yok olur). Şüphesiz batıl, yıkılıp yok olmaya mahkumdur."
İslam dinine mensup din önderleri bu hakikatı bilmediklerinden kör
ve sağır bir ahval içindedirler.
Yemiş ağaçları iki kapılı risaleti büyük bir mana
üreterek (elsinei Hakk) Hakk'ın Lisanları ile bariz
bir biçimde ortaya koymaktadırlar. Ancak sormadan konuşmadıklarından,
daha doğrusu irfan dili'nden bilmeyenler bunları konuşturamadıklarından,
bunların söylediklerini anlayan olmadı. Oysa mana yoluyla devamlı
konuşuyorlar. Gören göz, dinleyen kulak gerek.
Tüm yemiş ağaçlarını temsilen birini ya da birkaçını konuşturalım.
Hem de ayrıca bize Muhammed'in anasır bedeninin resul Ahmed'in nur
bedenine nasıl dönüştüğünün de bilgisini alalım. Bu çok önemlidir.
Sonra da şeytanla birlik olup din anlayışını tersine yürüterek anasır
bedenin ateşe nasıl dönüştüğünü tanıyalım. Bu dönüşün adı 'ğeyya'dır.
Yani üst tarafın nur, alt tarafın ğeyya olduğunu
yemiş ağacı tanıtacak. Konuşsun dinleyelim. Dönüşüme ğeyya,
sonucuna mesih ismi verilmiştir.
Önce herkesin tanıdığı yemiş ağaclarından cevizi ele alalım (Bu
kayısı olur, şeftali olur, elma olur, armut olur, incir olur, dut
olur, erik olur, fark etmez). Ceviz büyük gövdeli, sıcak-soğuk iklimde
yetişebilen, sert kabuklu yemişi olan bir ağaç türüdür. Bunu örnek
almamızın sebebi risaletin yanısıra, insana benzeyen tarafları olduğundandır.
Yemiş olarak cevizi herkes tanır. İnsan elinin başparmağının ilk
oynak yeri büyüklüğü civarındadır. Bunu toprağa ekince biter, büyür,
kemale erince büyük bir ağaç olur. Uzunluğu toprağını sevdiği bazı
bölgelerde 50 metreyi bulur. Hindistan'da daha da büyük olduğu bilinmektedir.
Cevizin yemişinden olan bu ağaca o kadar büyük gövdeyi veren, Allah'ın
tabiat kanunları çercevesinde topraktır. Cevizin çekirdeğinin binlerce
misli bir gövde. Bu cevizin gövdesi (genelde) varlık itibarile topraktır.
Ortada akıl almaz değişim var. Ağacın hayatı, canlılığı toprağa
bağlıdır. Topraktan, koptuğu zaman, kurur, çürür, yok olur gider.
Belirli bir süre içinde.
Toprakla ağacı, varlık itibarile, mukayese edelim. Toprak çürümez,
ölmez, devamlı canlılığını sürdürür. Ağaç tam aksine çürür. Ağaçtan
kereste olur, mobilya ve diğer ağaç işlerinde kullanılır. Topraktan
böyle bir şey olmaz. Ağaç yanar, yakacak olur. Fakat toprak yanmaz.
Ağaçtan kağıt olur, topraktan olmaz.
İşte bu değişim, Allah'ın kudretini ve yaratma gücünü, canlı bir
biçimde ortaya koymaktadır.
Atomu parçalama gücüne ulaşan ademoğlu, topraktan böyle bir değişim
ortaya koyup, böyle bir değişim yapması imkansızdır. Yani, küçük
bir örneğini yapamaz. Bu değişim gücü ile, Hakk Teala bize diyor
ki, toprağa bak, beni gör. Ağaca bak kendini gör. Fen ve teknolojideki
başarınız, ayanı sabite aracılığı ile benim iznimle olmuştur. Benim
canlı kitabıma bak, uyan. İnkar yolunu seçme. Din adamı sanarak
dinin önündekilere bakıp da beni inkar etme. Dönüşünüz bana olacaktır.
Bak, senden öncekiler de senin gibi idiler. Hepsi öldüler. Eğer
kağıt üzerinde yazılan kitaplara inanmıyorsan, bu canlı kitaba inan.
Bu fani bedenle beni göremezsin. Topraktan gözlük olmaz, camdan
olur.
Canlı kitabın bu altın yazısı, sadece Halik (yaratıcı), mahluk
(yaratılan) arası sırlara ışık tutmakla kalmaz. Aynı zamanda, risaletin
ne olduğunu tanıtmada yeterli tenbih yüklüdür. Zira risalette de
değişim vardır. Onu da inandırıcı bir tesbitle tanıtalım.
Muhammed Mustafa (s.a.v.) anasır beden sahibi
idi. Bu bedene ferdi risalet verildi. 12 küsür sene, Mekke'de, risaleti
sürdürdü. Mirac vakası ile külliye tarafında geçti.
Yani 33 defa ruhani mirac vaka'sı yaşadı. 34. mirac hem ruhani,
hem de cismani oldu. Muhammed'in anasır bedeni
33 ruhani mirac içinde toprak'ın ağaca dönüşmesi misali, Ahmed'in
nur vücuduna dönüştü. Bu olay beşeri akıl ile çözülemez. Muhammed'in
bedeni nur olunca, bütün ademoğluna risaleti ammeyi getirdi.
Mirac vaka'sından beş ay sonra hicret
haftası'na ulaşıldı. Yani mirac'dan biraz
sonra hicret emri geldi. Hazırlıklara başlandı. Peygamberimizin
çok hanımlı hayatı Medine'de olmuştur. Çünkü Medine'de amme
resul idi. Yani Risalet iki taraflı yürütülüyordu. Birisi,
velayet tarafı idi. Ahmed'e bağlı
idi. Velayet ilmi, ilmi ledün ve ilahi ilim ile kaim idi. Güneş
ışığı misali bir hüviyet taşıyordu.
İkincisi dünya tarafıdır ki, yansımalı risalettir. Bu risalet ay
ışığı hüviyeti taşıyordu.
Dünya ve Ahireti içine alan kainat, Allah'ın hem kitabı, hem de
hidayet sahasıdır. Kur'an'da: "Yehdi men yeşau ila
sıratın müstakım" gibi bir çok ayet vardır. "Allah
hidayet eder eşyaya, sıratı müstakıme kadar" der.
Hidayet demek, Allah'ın umuma şamil, yani tüm mahlukatı içine alan
Hadi isiminin yaygın ifadesidir. Bu isim, risaletin
merkezidir. Allah (c.c.) kendisini bilmek ve ibadet etmekten ibaret
olan iki taraflı Risaleti, bu Hadi ismine bağlamıştır.
Ay ışığını güneşten aldığı gibi, Resul Ahmed'e
bağlı olan risaleti ammeden, yani velayet'ten risaleti
hasse'yi alır. Bu Muhammed'e ait risalettir. Bu
risalet, yüzde doksanı avam olan, yani idraki, anlayışı zayıf olan
ademoğlu sınıfına uzanan risalettir.
Risaletin çıkış merkezi olan hidayet, yaygın bir biçimde eşyaya
uzanmıştır. Kur'an'da bir çok yerde ayetlerle belirtilmiştir. "İnsan
ve cinni taifesinden başka bütün mahlukat Allah'ı zikreder"
manasında olan ayet, bu hakikatı açıkça beyan eder. Eşyadaki hareket,
zikir demektir. Bu zikir risaletten gelir. İnsan eşyadan yaratılmıştır.
Yani toprak – su – hava ve ateşten. Bu itibarla eşya ve insan, iç
içe birbirine bağlıdır. Hal böyle olunca, insanda ve nebadatta (bitkilerde)
risalet vardır. Önce yemiş ağacından risaleti arayalım. Hidayet
elektrik, risalet kablodur.
Her yemiş ağacı, yemiş vermek için ilkbaharda yerin ısınması ile
birlikte, ağaca bir su yürür. Halbuki, ağacın bünyesinde, kış -
yaz devamlı bulunan kendi hayat suyu vardır. Bu suyun üzerinde yeni
ve ikinci bir su gelir. Halk tabiri ile buna, ağaçlara su yürüme
zamanı denir. İşte bu su ağaçta risaleti temsil eder. Suyun kendisine
risalet, yürüyüşüne şeriat denir. Suyun yürüdüğü ağaca, tarikat
denir. O ağacın mevyasına da hakikat denir. Yemişin sudan maadası,
tarikat kapsamına girer. Düşün ki, yemiş besleyicidir. Sen onun
yalnız suyu ile beslenmiyorsun. Dişlerinle çiğnediğin kısmı var.
İşte burası, tarikattır. Yemişteki besin değeri, tadı, lezzeti hakikat
kapsamına girer. Böylece islam dinindeki, Şeriat – Tarikat
– Hakikat üçlüsü, ağaçta bu ahval ile kendini gösterir.
Şimdi de, dünyanın kendisinden şeriat
– tarikat ve hakikat arayalım. Bu üç ana unsur, din'in
varlığını ortaya koyar. Allah (c.c.) insanları kendi varlığına uygun
yarattığı gibi, dünyayı da, dine uygun şekilde yaratmıştır. Dünya,
kara parçası, deniz ve hava üçlüsü içinde hareket eder. Ateş tabakası,
bu üçüne tesir eder. Yani, havayı bir oyana, bir buyana taşır. Biz
buna, rüzgar deriz. Bu rüzgar denize vurur, fırtına olur. Büyük
dalgalar meydana gelir. Rüzgar, karada ağaçları yıkar, yağmur yağdırır,
sel yapar.
Ademoğlunun yüzde doksanı avam sınıfıdır. Yüzde
dokuzu, havas sınıfıdır. Yüzde biri araştırmacı
ve tefekkür ehlidir. Arifin sınıfındandır.
Dünyanın dörtte üçü yüzey itibarile denizleri oluşturur. Hacim itibarile
denizler, karalardan çok küçüktür. Denizleri karalar sırtında taşır.
İnsan ve hayvanın teneffüs ettiği hava da, denizlerden 10 km. yukarıda
olur.
İşte bu kara parçası katı cisimler, mevcudu dünyanın kendisi olup,
şeriatı temsil eder. Yani, Risaletin dünya tarafını. Katı cisimler,
sert ve tutucu zeminleri oluşturur. Bina yani, ev, fabrika, ağaç,
ekili alan, hep bu kara parçası içinde bulunur.
İnsanların avam kısmı, toprak, taş misali, fikri sabit olup, tutucu
hüviyetleri vardır. Değişmeyen bilgileri vardır. O bilgilerle dünya
hayatını sürdürürler. Her biri muhafaza kutusu gibi ahvale sahiptirler.
İslam dininin şeriatı, bunların omuzlarında olur. Asla bildiklerinden
taviz vermezler. Temeli sağlam zemin binayı nasıl tutarsa, onlar
da din için böyledir.
İlim sahibi, havas ehli bilgisi arttıkça, şeriata ait bilgilerini
değiştirirler. Fakat avam asla değişmez. Allah'ın tavan tabana bağlıdır
kanunu çerçevesinde, avam, zati hüviyet taşır.
Binanın kendisinde ilim olmaz. İlim öğrenmek isteyen binaya muhtaçtır.
Güneş ve yağmurdan insanları binalar korur. Aile hayatı evde, yani
binada olur. İşte bu avam şeriatı koruyan, birer yapı taşı gibidirler.
Şimdi de gelelim, şeytan tarafında olan kişilere:
bunlar o kişilerdir ki, din davası güderler ya da dini hiç tanımızlar.
Bunlar, bu gibiler şeytan yolunda olduklarından, dünyada davranışları
ateşten rahmeti görecek kadar çoğalınca, ğeyyaya giderler. Kur'an
bunların kimliğini şu ayetle açıklar.
(Meryem suresi 59. ayet, sayfa 310) "Peygamberlerin
ardından gelenler oldu ki, namazı zayi ettiler şehvetlerine tabi
oldular. Ğeyyaya ilhak olurlar." Bu ayette gelecek
için haber vardır.
(Beyyine suresi 6. ayet) "O kimseler ki ehli kitabın
bazılarındandırlar, kafir oldular, müşrikte oldular. Cehennem ateşi
içinde, ebediyen kalırlar."
Bu iki ayette de, Allah'a inananlar için olan ceza beyan oluyor.
İlk ayette namaz terk ediliyor. Bu demektir ki namaz kılıyorlardı.
Sonra terk ettiler. Bunlar ahirette ğeyyaya ilhak oluyor.
İkinci ayette ise, ehli kitaptan oldukları halde kafir oldular.
Yani suçlu olduklarını anlamadılar. Ayrıca Allah'a da ortak koştular.
Cehennemin ateşi içinde ebediyen kalırlar.
İnsanların günahlarını onların bedenlerinden ben çıkarır, günahsız,
tertemiz yaparım, diyen papazlar ve emsali kişiler, cennete de cehenneme
de tapu çıkarması, Allah'a ortak koşmak anlamını taşır. İslam dininde
günahları affetme yetkisi Allah'a mahsustur.
Bu fani bedenden ruh çıkıp beka vücuduna geçince, dünyada yaptıkları
ateşten rahmeti görecek kadar büyük ise, beka vücudu ateşi alışıncaya
kadar ateşte yanar. Öyle yanar ki, ateşe alışır. Bedeni, toprak
ağaca döner gibi, değişime girer. Azap biter. Allah o kimseye rahmet
eder. Artık onun bedeninin gıdası ateş olur. Şeytanın ateşten bedeni
gibi olur.
Risalet hikmetleri yedi ayetin istikameti ve manası
içinde tanıtılmış oldu. Bu tanıtmada, Hem Ahmed'i, hem de
Muhammed'i tanıtmış olduk. İki hüviyeti bulunan Muhammed'in
iki doğum yılı vardır. Birisi Mekke'de, Amine Hatun'dan doğan anasır
bedeni olan Muhammed'dir. Her ademoğlu gibi, bir
anneden bir babadan dünyaya geldi. Çocukluk çağı yaşadı. Herkes
gibi dünya nimetlerinden yedi, içti. 25 yaşına gelince, kendisinden
15 sene büyük olan Hatice validemizle evlendi. Bütün çocukları bu
validemizdendi.
Anasır bedenle dünyaya geliş günü, yani doğum günü, hicretten önce,
52. yılının 10 Serenatayı 11'ine bağlayan Pazartesi gecesi.
Miladi 30 haziran Pazar gününü 1 temmuz Pazartesine bağlayan gece
seher vakti, sene 571 idi.
Peygamberimizin anasır bedenden, nur bedene dönüş günü –ki bu manevi
doğumdur. Hicrtetten 5 ay önce, 1 sevray Pazar gününü, 2
sevray Pazartesine bağlayan gece idi. Bu gece Mirac vaka'sı olmuştu.
Miladi, 622 senesinin, 20 nisan Pazar gününü, 21 nisan Pazartesine
bağlayan gece. Peygamberimiz, bütün ademoğluna gönderilmiş olan
Ahmed Resul'ün nur vücuduna kavuştu. Allaha sonsuz hamdü sena ve
şükürler olsun ki bize bu irfan anlayışını verdi. Ayrıca Resulü
Muhammed Mustafa'ya Ahmedi uzantısı içinde selatü selam olsun.
İslam Dini'nin gerçek hüviyeti 'ehli sünnet'tedir.
Ehli sünnetin de gerçek hüviyeti peygamberlerin yaşadığı 'mekarimi
ahlak'tadır. Peygamberlerden sonra mekarimi ahlakı bilen, anlayan
ve yaşayan kişiler, 'İslam evliyası'dır. Bunların Hakk'a
ait kalp gözleri açıktır. Gece-gündüz görebilen bu gözler Hakk'ı
gördüklerinden, bunlar için yanlış, eksik, zan, tahmin diye bir
şey yoktur. Peygamberimiz hadis şerifte "Ölmeden önce, ölünüz"
der. Veli demek, ölmeden önce ölmeyi gerçekleştiren kişi demektir.
Bir başka hadisi şerifte Peygamberimiz "İnsanlar uykudadır,
öldükten sonra uyanırlar" der. Alt ucu şeriatın içinde,
üst tarafı Hakk'a bağlı olan velayet ilmi (Hakk'a yakınlık) ile
yetişen İslam evliyası, ehli sünneti hakkıyla bilenlerdir. İşte
biz bunların yazdığı eserlerden, karınca kaderince elde ettiğimiz
bilgilerin ışığında, bildiklerimizi ve bulduklarımızı burada sergilemeye
çalışıyoruz. Aşağıda kayıt altına aldığımız İslami gerçekleri, her
ilim severin dikkatine sunduk. İlim öğrenmek farzdır. Yani Allah
(c.c.)'ın emridir. Ancak, hangi ilimden bilgi edinmek farz kapsamına
girer. Önemli olan ilmin burasını, bu tarafını yakalamaktır. Bir
ilim ki yalnız dünya ile kaimdir; o ilim fanidir, geçicidir. Ebedi
değildir. Onu tahsil eden için hayatın değeri, (kişinin) ilminin
değeridir.
Dinden kopuk bir eğitimle yürütülen milletlerarası eğitim, paraya
dayanıyor. İlim, ilim için tahsil edilir. Dünya milletleri ilmi,
eğitimi, ziraat ve sanata bağlayarak yemeyi, içmeyi ve rahatlığı
hedefleyen amaç güdüyor. Davranış biçimi itibarı ile bu ilim, Hakk
katında inkar değeri taşır. İnkar ise hidayetin zıddıdır. Dünya
insanı için felaket yüklü bir ilmin içinde yaşıyoruz. Bu ilmin karşısında
dikilecek tek ilim, 'Velayet İlmi'dir.
Şimdi, önce, her iman sahibi olup İslam dinine inanlara, İslam
ilmi heyet (astronomi) ilminden başlıyorum. İbadetlerimize de
lazım olan bu ilim şöyle: İslam sıfır boylam hattı nedir? Bilinmesi
hangi eksiği giderir? Farziyeti nedir? Ayrıca hilal hesapları nedir?
Vakit hesapları-hicret nedir? İslam şemsi takvimi nedir? (takvim
yılı itibarı ile). Peygamberimiz dünyaya hangi gün geldi? Hangi
gün hicreti gerçekleştirdi? Hicret haftası içinde kaç önemli gün
var?..
Önce 'İslam sıfır boylam hattı' nedir, onu tanıyalım. İslam
sıfır boylam hattı, Kabe'nin, yani, Mekke şehrindeki Beytullah'ın
üzerinden geçen boylam hattıdır. Hac vazifesinin eda edildiği bu
kutsal mekan, Allah (c.c.) indinde İslam sıfır boylam hattıdır.
Yani bu hat, günün bölüm hudududur. Haritalara baktığınızda bu hattın,
Türkiye'de doğu Karadeniz'in sahil vilayeti olan Trabzon'un
10 km. doğu tarafında hudut çizgisi oluşturduğunu görürsünüz. Bu
demektir ki, gece-gündüz eşit olunca, güneş ışıkları, iki kutbun
arasında oluşturduğu gece-gündüz ayırım çizgisinin üzerinde bulunduğu
anlamındadır. O gün, o çizginin üzerinde bulunan her yer, her yerleşim
yeri, İslam sıfır boylam hattı kapsamına girer.
Hint okyanusu ile Karadeniz arasında bu hat üzerinde bir tek vilayet
vardır. O da Trabzon vilayetidir. Trabzon vilayetinin 10 km. doğusu
ile 10 km. batısı, Mekke-Medine hudutlarıdır. Medine'nin boylam
hattı, Trabzon'un (merkezden) 10 km. batı tarafından geçer. Denebilir
ki boylam bakımından Trabzon vilayeti Mekke ve Medine'nin avucu
içinde yer alır. Kutsal yerler uzantısı açısından, yani yer arazı
itibarı ile (az da olsa) manevi bir değeri vardır. Bilinen bir gerçektir
ki, Mekke ve Medine'de yapılan ibadetlere Hakk'ın verdiği ücret,
diğer yerlere kıyasla kat kat fazladır. Elbette ki bu hat üzerinde
olan yerlerde yapılan ibadetlerde farklı bir ibadet ücreti alınır.
Yeter ki haramı-helalı ayırıp, helal tarafında ağırlıklı olarak
yer almış olsun. İbadetin kabulüne engel olan haram lokma, kişinin
boğazından aşağı gittiği sürece, İslam sıfır boylam hattı üzerinde
bulunması hiçbir şey ifade etmez.
Ne hazindir ki, İslam sıfır boylam hattı gerçeğini bizim açıklamalarımızla
halk öğreniyor. Eğer İslam evliyası dinin dışına çıkarılmayaydı,
bizim bugün yaptığımız açıklamalar, en az 700 sene evvel duyulacaktı.
Velayet ilminin açıklanmasına izin çıktığı tarih, miladi 1230 tarihine
rastlar. O gün, bugün arasında kaç asır geçtiyse, hepsi ilim, bilgi
açısından kaybedilmiş yıllardır. 'Zararın neresinden dönülürse
kardır' nasihatına uygun olarak, gelin bunları bilelim ve yaşatalım.
İlim fakirliği, fakirliğin en büyüğüdür. Zira ahireti de içine alır
ki, bundan büyük fakirlik olamaz.
Bir ilim ki, o ilim farza ışık tutar, o ilmin bilinmesi farz olur.
Her şuurlu kişi bize şu soruyu sorar. Bunun farz olan tarafı neresidir.
Olacaktı bu sıfır boylam hattı Mekke boylamında, olmadı, oldu İngiltere'nin
başkenti Londra boylamında, bunda ne var, bunu bilmemiz neyi ifade
eder.
Cevaben deriz ki, gün bölümü, sıfır kabul edilen boylam hattından
yapılır. Yani Cuma-cumartesi-Pazar-pazartesi-Salı-Çarşamba-Perşembe
günleri, sıfır boylam hattından bölüme alınır. Bunun 180 boylam
derece doğusu, günün bölünme yeridir.
Halbuki İngiltere'nin başkenti Londra üzerinden geçen sıfır boylam
hattı, İslam sıfır boylam hattından 39.85 (boylam) derece batıdadır.
Yaklaşık 40 derece demektir. Allah (c.c.) indinde günün bölüm yeri
Kabe boylam hattı olunca, 40 boylam derece uzunlukta günün hududu
bozulmuş olur. İslam dini açısından bunun zararı şöyle:
Her Müslüman'a cuma namazı kılmak farzı ayındır. Yani zati uzantısı
olan farz demektir. Hakk'ın zatına uzanan tarafı vardır. Kısacası
Cuma namazı Allah'ın birinci sınıf emridir. Bu namazın kılınmasının
birinci şartı, günün Cuma olmasıdır. İkincisi, öğle vakti içinde
eda edilmesidir. İşte bu 40 derece içinde buluna yerlerde Cuma kılınamaz
. Zira gün Cuma değil ki oralarda Cuma kılınsın.
Dünyanın kabul ettiği sıfır boylam hattı, 180 derece doğu boylamı
yerine, 140 derece doğu boylamı demek olur. Oysa 40 derece, daha
doğuya işaret koyarak, İslam sıfır boylam hattına varmak gerekir.
Peygamberimizin hadisi şerifinde, "İlim müminin yitirdiğidir.
Nerede bulursa alır" der. Bu hadisi şeriften yola girerek,
yitmişi bulmuş sayıp, bunu dava haline getirmeliyiz. İslam dininde
temel bilgilerden bulunan bu gerçeğin gerektiği şekilde tatbikini
isteriz. Zira ilim öğrenmek farz, tatbikatı da farzdır. Kur'an-ı
Kerim'in Nisa Sure'sinin 79. ayetinde şöyle der: "Size doğrular
dahil, bütün iyilikler Allah'tan gelir. Bütün kötülükler ise, nefislerinizden
gelir." Bu demektir ki, her doğru, her ilmin dalında tektir.
Yani bir tanedir. Bu Allah'ın birliğini tasdik eden Hakk'a ait imzadır.
Nerede bir doğru varsa, bunu ben buldum diye hiç bir ademoğlu iddiada
bulunamaz. Aklın da, ilmin de sahibi Hakk'tır. Biz fani insanlar,
ben buldum, doğruyu ben yakaladım diye iddiada bulunamaz. Cenazeyi
gör, bu gerçeği de gör. Ölenin doğruya tabu çıkarması kendini ve
herkesi kandırması demektir. Bu sebepten biz doğruyu nerede bulursak,
bir altın gibi bizi yaratana ait olduğuna inanırız. Bu yazdıklarımın
doğruya isabet ettiği ne kadar bildiğim, bulduğum varsa, hepsi Hakk'a
aittir. Küfrün en büyüğü, kişileri putlaştırmaktır. İşte Kur'an
ayeti: "Vema Muhammedün, illa Resül". Bununla risaletin
Hakk'a ait olduğu kesin bir şekilde anlaşılmaktadır.
Yukarıda belirttiğim üzere bu araştırmalarımdan bulduklarımı risalete
bağlıyorum. Bu Hakk'ın adresidir. Bu bilgilerle bana hiçbir şekilde,
bildiklerimi kimse mal edemez. Bu açıklamalarım şahsıma değer vermek
ihtimalinin okuyanlara tembih olsun diye kayıt altına alıyorum.
İlim Hakk'tan, hidayet te Hakk'tandır.
Bu tarihi olayı İslam dünyasına en doğru ve en geniş şekilde anlatan Gazi Beyzavi'dir. Yazmış olduğu tefsirde der ki: Resulullah (s.a.v.) efendimiz 53 (kameri) yaşını doldurmaya 15 gün kala Sefer ayının 27. Perşembe günü sabahleyin erken evinden çıkarak öğleden sonra Ebu Bekir Sıddık'ın evine gitti. O gece ikisi birlikte yola çıkıp Mekke'nin 5,5 km. güneydoğu tarafında bulunan Sevr (öküz) dağındaki mağaraya geldiler. bu dağın rakımı, yani denizden yüksekliği 759m'dir. Çok bozuk yolu vardı. Resülu Ekrem Efendimiz'in mübarek ayakları kanadı. Zira yolculuk gece oluyordu. Hem de cuma gecesi idi.
Bu mağarada 3 gece kalıp Pazartesi gecesi buradan çıkıp 1 hafta süren yolculukla Eylül ayının (20) 22'si, Rebiülevvel ayının 2. Pazartesi günü olan 8 Rebiülevvel günü Medine'nin Kuba Köyü'ne geldiler. O gün gece-gündüz eşitti. Akşam ezanından 32 dakika sonra mizan burcu idi. Yani gece 12, gündüz de 12 saat idi. Bu zaman bakımından böyle. Fakat miladi takvim 2 gün zamanın gerisinden geldiğinden bu takvim 20 eylülü gösteriyordu. Bu köyde Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe gününü geçirdikten sonra, Rebiülevvel'in 12. cuma günü miladi takvimin 26 Eylül (24) Perşembe günü Medine'ye geldiler. O gün yani Cuma günü Medine'ye vardırlar. (Cuma Ahmedi bir gündür.
Bilindiği üzere Hz. Ömer (r.a.) hicretin 12. yılının sonlarında halife olmuştur. Bu tarihten 3 sene sonra hicretin 15. yılında Hz. Ömer'in bilgisi doğrultusunda Hicret tarih başlangıcı olmak üzere kayıt altına alınıyordu.
Mizan burcu itibarı ile yani Pazartesi günü akşamı Şemsi takvimin ilk günü akşamının tarihi veriliyordu. Yani 8 Rebiülevvel Pazartesi günü akşamından itibaren 70 gün önce 1 Muharrem Cuma günü idi. Ömerül Faruk bugünü kameri yılbaşı ilan etti. Pazartesi günü akşamını da mizan burcu kabul ederek bu akşamdan itibaren hicri şemsi sene başı ilan edilmiştir.
Kameri sene ile Şemsi sene başı arasında tam 67 gün vardır. Yani kameri sen bu kadar gün önce sene başı olmuştur. Allah (c.c) Hz. Ömer'e (r.a.) Cuma ve Pazartesi günlerinin içinde bulunan hikmetlerin sırlarını fazlasıyla vermiştir. Bilindiği üzere 1 Muharrem cuma günü Adem Aleyhisselam dünyaya gelmiştir. Hicretin 1 Muharrem Cuma günü aynı tarihe yansıyordu. Bu iki günün arasında ilahi hikmetler bakımından tarihi dönüm noktası vardır. Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Adem Aleyhisselamın dünyaya geldiği tarihi 6163 sene olarak irfan ilminin verdiği bilgi çerçevesinde Hakk'a ait bilgi ile İslam dünyasına açıklamıştır. Hicret Kameri sene başı Peygamberimiz 53 yaşında iken gerçekleşmiştir. 6163'e 53 ekledik 6216 sene oldu.
İşte bu tarih Ademoğlunun dünyada yaşayacağı sürenin yarısına imza atmıştır. Bu tarihten sonra ademoğlunun hikmetler çerçevesinde bu kadar daha ömrü olduğuna inanılır. Adem peygamberden itibaren kameri takvim devam eder. Zira ay eşya itibarı ile risaleti temsil eder. Dünya kuruldu kurulalı ay dünya çevresinde döner. Dönüş süresi de, çapı da, dünyaya uzaklığı da başlı başına hikmetler doludur. Akşam ezanı ile hilal göstermesi, dünüşünün sağdan sola doğru olması, güneş ışıklarını yansıtması hayli düşündürücü hikmetler taşır.
Peygamberimizin cuma günü Medine'ye ayak basması 'şeriat-ı Ahmediye'nin ilk işaretini veriyordu. Kuba mescidinin inşa edilmesi ve ilk Cumanın burada kılınması irfan ilmi ile incelendiğinde, hayli tembihler taşıdığı anlaşılır. Yani cuma namazı şeriat-ı ahmediye'ye bağlı namazdır.
Soru: miladi takvim 20 eylülü gösterdiği gün hicret pazartesi günü idi. Sen 22'yi nerden çıkardın? sorusuna cevabımız şöyle:
Miladi takvim 1582 senesi 4 Kasım Perşembe günü geri kalmışlığını gidermek için 10 gün ileri alınmıştır. ertesi gün 5 Kasım yerine 15 Kasım olarak değiştirildi. Bu 10 günlük geri kalma 622 senesine 2 gün yansımıştır. Bu tarihe bakarak Peygamberimizin 20 Nisanda doğduğu bu hesabı yapanlarca tesbit edilmiştir. Bu 2 gün böyle hesap edilseydi Peygamberimizin 20 Nisanda değil 22 Nisanda dünyaya geldiği sonucuna varılırdı.
Kmaeri takvime gelince; Paygamberimizin 12 Rebiülevvel günü dünyaya geldiği kutlanması sonucu herkesin bildiği gerçektir. Oysa hicretin bir 1 Muharrem Cuma gününden itibaren hesap yapıldığında Rebiülevvelin 8'inde dünyaya geldiği açıkca ortaya çıkar.
Şimdi burada Peygamberimizin dünyaya geldiği zaman ile Hz. Ömer (r.a.) zaman arasında yanlışın hangi tarafta olduğunun hesabını yapalım. Peygamberimizin dünyaya geldiği zaman araplar arasında muta nikahı vardı. Yani kısa dönemli nikah. Bu daha sonra Kur'an-ı Kerimle yasaklanmıştır. Buna bezer hayli batıl inançlar vardı. Bu devir cehalet devri idi. Fakat Hz. Ömer'in devrine gelince; risalet 28 yaşında idi. Peygamberimiz Ömer (r.a.) için hadisi şerifinde şöyle der: "Eğer benden sonra peygamber gelecek olsa idi, o, Ömer olurdu." Hz. Ömer'in tesbit ettiği hicret günleri üzerinden hesap yapıldığında Peygamberimizin 12 rebiülevvel günü değil, 8 rebiülevvel günü dünyay geldiği açıkca ortaya çıkar.
Ahir zaman nebisi, herkesin Resulü, Muhammed Mustafa (s.a.v.) dünyaya
gelmeden önceki ilk hareketi, ana rahmine inmekle başlar. Biz buna
iniş günü diyoruz. Her insan için normal gebelik süresi 40
haftadır. Yani 280 gündür. Ana rahminde anlaşılması ise 40 gündür. Bu genel gebelik süresidir. Peygamberimizin doğumdan 242 gün önce ana rahmine düştüğü anlaşılmıştır. Bundan 39 gün önce iniş günüdür.
İniş günü 24 seretanay Pazar gününü 25'ine bağlayan gece idi. Yani o gece ana rahmine düşmüştü. Miladi takvime göre 14 Temmuz'u 15'ine bağlayan gece idi. Reğayip gecesi 31 Eseday perşembe gecesini 1 Sümbülay Cuma gününe bağlayan gece idi. Miladi takvime göre 22 Ağustos Perşembe gününü 23 ağustos Cuma gününe bağlayan gece idi.
Peygamberimiz hicretten 51 sene önce dünyaya geldi. 2 Sevray pazar gününü 3 Sevray Pazartesine bağlayan gece idi. Miladi takvime göre 571 senesinin 21 Nisan Pazar gününü 22 Nisan Pazartesi gününe bağlayan gece seher vakti dünyaya geldi. Ahirete dönüşü de şöyle: İslam şemsi takvimine göre hicretin 10. senesinde 15 Cevzay Pazartesi günü kuşluk vakti, yani güneş doğduktan 3 saat sonra ahirete geri döndü. Miladi takvime göre 4 Haziran Pazartesi günü idi.
Resülü Ekrem Efendimiz kameri takvim ile 7 Rebiülevvel Pazar gününü 8 Rebiülevvel Pazartesi gününe bağlayan gece dünyaya gelmiştir. Hicreti de yine 7 Rebiülevvel Pazar gününü 8 Rebiülevvel Pazartesi gününe bağlayan gece olmuştur. Keza ahirete dönüşü yine 8 Rebiülevvel Pazartesi günü idi. Yani 63 kameri sene ve 7 saat yaşadı.
Mirac: kameri aylardan recep ayının 26'sını 27'sine bağlayan gece
olmuştur. Mirac'ın manası; Peygamberimizin anlayacağı ve yaşadığı
manada Hakk'a yaklaşma ve yükselme anlamına gelen ruhani
ve nurani yükselişe konan isimdir. Bunu, basiret sahibi olanlar,
yani Hakk'a ait kalp gözü ile görenler yeterince anlar ve inanırlar.
Bizim inanışımız, Peygamberimize ve evliyaya olan inanışımızla kaimdir.
Bu sebepten bizim inanışımız hayali olmaktan öteye geçmez. Yani
itikadi olur.
Geçmişe baktığımızda yüz yıllar önce, ehli sünnet içinde bu konuda
ikilik çıkmıştı. Kimisi ruhu ile çıktı derken, diğerleri bedeni
de beraberdi, diyordu. İkisi de basiretten yoksundu. İki taraf ta
birbirlerini şeriatın dışına çıkmakla itham ediyordu. Bu konuda
uzun süreli zıddiyet yaşandı.
Eğer bunlar bir veliye bağlı kalıp soraydı, böyle bir çekişme yaşanmazdı.
Nitekim Bursalı İsmailhakkı (k.s.) 'Kitabünnecat' adlı eserinde der
ki, "Peygamberimiz 34 Mirac olayı yaşadı. 33'ü ruhani olmuştur. 34. hem ruhani, hem de cismani olmuştur. Bizim kutladığımız
bu Mirac, 34. Mirac'dır. Onu kutlarız."
Peygamberimize ait ruh ve bedenle gerçekleşmiş olan
bu Mirac, nur vücut sahibi ilk nebi Ahmed'le, anasır vücut
sahibi son nebi Muhammed (s.a.v.)'in tevhidi anlamına gelir.
Arifler dilinde insan bedeni tarafı mescidi haram, ruh tarafı
mescidi aksa olarak tanıtılır.
Peygamberimiz, 33 ruhani Miracla anasır bedenini nurlandırarak
34. miracla Hakk'a yaklaşmayı o kadar ileriye götürmüştür ki, iki hüviyetli
bir bedene ulaşmıştır. Ademoğlu için en büyük olay olan miracı gerçekleştirmiştir.
İrfanla bilindiği üzere, Allah Peygamberimize haftanın iki gününü
tahsis etmişti. O günlerden biri Cuma günü, öteki ise Pazartesi
günü idi. Cuma günü Ahmedi, Pazartesi ise Muhammedi
idi.
Anasır bedene sahip olan Muhammed (s.a.v.) zati tecelliyi
kazanmak, zati tecelliye mazhar olmak için Ahmedi
bir uzantı oluşturmuştu. Takdiri ilahinin bir neticesi olan bu ikili
nübüvvet, tüm insanlığı aydınlatmak için Hakk'tan bir görüntü ve
yaşantı hüviyeti taşıyordu. Mirac olayı ile bu iki derya birleşiyor,
anasır beden nurlaşıyordu.
Miracla birlikte İsra Suresi inmişti. Bu sure ile birlikte Müslümanlar'a
(salat) namaz kılma emri gelmişti. Bunun yanı sıra vasıtasız yani,
Cebrailsiz 90 bin kelamı bulan mükâleme (karşılıklı konuşma) olmuş,
bunlardan bir kısmı Kur'an'a yansımıştır. Ayetül Kürsi bunlardan
birisidir. Sitretülmünteha ötesi bir yaklaşımla gerçekleşen
bu Mirac olayı ademoğluna verilen en yüksek makamdır. Buhari hadisleri
içinde bu olayın geniş şekilde açıklaması vardır. Sitretülmünteha
demek: Cebrail'in ve diğer ademoğlunun makam bakımından son hududu
demektir. Anasır bedeni olan hiçbir peygamber bu hududu aşmış değildir.
Nur vücut sahibi İsa ve İdris ölüm görmeyen peygamberlerdirler.
Bu ikisi ve Hızır gibi ölüm görmeyenlerin durumları farklıdır. Bunların
bu hududu aşmaları mümkün olsa da, anasır beden ile aşmak çok büyük
önem taşır.
Evliyadan 167 eser sahibi Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat
isimli eserinde şöyle der: "Mirac, nurduban manasına gelir.
Aleti uruçtur. Yani çıkış aletidir" der. Bunu günümüz insanına
anlatmak geçmişe bakarak çok kolaydır. Şöyle kolaydır. Bilindiği
üzere Hakk Teala irade-i külliyesinden insana irade-i cüziye vermiştir.
Bu irade-i cüziye bünyesinde, yani ölümle sonuçlanan bu fani bedende,
kişinin ahirette kendi yerini kendisinin tayin etmesi için verilmiş
olan imkanların, müsaadenin adıdır. Bir ömür bu irade-i cüziyenin
ilahi ruhsat süresidir. Bu ruhsat dünya için geçerlidir.
İşte bu irade-i cüziye çerçevesinde yapılan işlerin hepsi, yapan
kişiye aittir. Bunu, birleşik bir güç haline getirmek, akıl almaz
buluşların doğmasını temin eder.
Yani ilmi çalışmaları sanat yönünde güçlendirmek için milletlerarası
ortak çalışma irade-i cüziyeyi büyük bir güç haline getirir. Yaşadığımız
asır bu gücün kimliğini, büyüklüğünü açık seçik ortaya koymuştur.
Dinsizlerin icat, dindarların keşif, buluş dediği bu gerçekler gibi
irili ufaklı akıl almaz cihazlardır. Bunlara velayet ilmi (Hakk'a
yakınlık) dilinde Bursalı İsmailhakkı 'keramatı kevniye' ve '
keramati ilmiye' diyor. Yani akıl almaz buluşların gerçekleşmesi
demektir.
Miracın nasıl bir olay olduğunu anlamak için, canlı bir örnekle
bu gelişmelere bakmak yeterlidir. Radyoyu ele alalım. Ses gider,
görüntü gitmez. Bu 33 defa yapılan miracın karşıtıdır. Ruhanidir.
Ses nasıl gözle görülmezse, ruhani olan mirac da böyledir. Hem ruh
hem de bedenle yapılan 34. mirac televizyona eşdeğer örnekle idrak
sahamıza girer. Bu buluşa bakarken irade-i cüziyeye bakın. Geçmişe
uzanan ilim ve meslek asaleti hız kazanarak, akıl almaz bir sanatla
milyonlarca km uzaklardan bir cismi yakın mesafeden televizyon cihazımızın
ekranına getirerek, bizi görüntü itibariyle o cismin yanına taşıdı.
Yerimizden oynamadan biz oraya gittik. Bu gerçeği Merih (mars) gezegenine
atılan, gönderilen uydudan gelen yansımalarda gördük. 495 milyon
km. uzaktan bize ulaşan bu görüntüler, irade-i cüziyenin kimliğini
ortaya koyar. Kainata bak, Hakk'ın gücüne bak, fani insana bak,
sanatına bak. Hakk'la mahluku kıyasla! (kıyaslanması caiz değil,
fakat idrak edilmesi için kaydediyorum). Sırlarla kaplı ne ilmi
derinlikleri olduğunu düşün, sonra Hakk'ın kendi hareketleri ile
teçhiz ettiği ve bir insan bedeni taşıyan Resulü Muhammedi tahayyül
eyle. Allah'a inandığın gibi miraca inan.
Tarfetül'ayn (göz açıp kapayıncaya kadar) içinde gerçekleşmiştir.
İsra suresi iniyor, bu nasıl oluyor. Ortada zaman yok. Yapılan işler
dünya ölçülerine sığmıyor, buna ne diyelim. Dünyamızda bunun da
açık delili vardır. Bu zaman ile hareket arası bir meseledir. Yani
şöyle: mirac olayında zaman, Allah'ın Dehr ismi içinde yer
alır. Allah'ın bu ismi bir bakanlık gibi zamanı azaltır, çoğaltır.
Gerektiğinde tamamen kaldırır. Tabiat olaylarında zaman, hareketi
eşit ölçüde muhafaza eder. Onun azı, çoğu olmaz.
Mirac böyle değildir. Allah ile Resulü arasında sırlarla kaplı
bir buluşma olmuştur. Allah ile Resulü arasında Cebrail giremediği
gibi, Hakk Teala aralarına zamanı da sokmadı. Sadece Allah ve Resulü
beraberdi.
Mirac, beden ve ruh ikilisi içinde nasıl olur? sorusuna en iyi
cevabı yine televizyon cihazı veriyor. Şöyle ki: televizyonda
iki taraf vardır. Birisi elektrik, ötekisi ise katı cisimden oluşan
televizyon cihazı. Bedeni insana eşdeğer televizyon olurken, ruha
mukabil elektriktir. Bu ikisi olmasa, televizyon görüntü veremez.
Radyo tarafı da olmasa, ses vermez. Bilindiği üzere ruhun tabanı
elektriktir. Elektrikle çalışan her cihaz, ilahi sırları çözmede
birer hikmet vasıtalarıdırlar.
Elektronik ise uzaktan kumanda hüviyeti taşıyan gücü ile bedenle
ruh arasında olan bağlantıyı tanıtmada örnektir. Hakk'la mahluk
arasında olan uzaklığı kaldırır. Ancak beden itibariyle temasa izin
vermez. Yani Hakk'la mahluk arasında olan uzaklığın ne kadar olduğu
kestirilemez. Burası ebediyen karanlığa gömülmüştür. Errahman suresindeki
ayet buna açıklık getiriyor. Ayette der ki: (merecel bahreyni...)
ile başlar. Türkçe manası şöyle: "İki deniz birbirine kavuşmak
için dalgalandı. Aralarında berzah vardır. Birleşemezler."
Burada iki denizden maksat, bahri vücut (Hakk'a ait vacibulvücut)
ile bahri imkandır. Yani mümkinülvücut. Bu ikisi birbirine
aşk çerçevesinde kavuşmak ister. Ancak Halik ile mahluku
ayıran berzah engeli vardır. Birbirine kavuşamazlar. Görmez
misin, ay dünya çevresinde döner. Dünyaya bağlı olduğu halde dünyaya
düşmez. Halbuki dünya güneşin karşısında yaptığı yıllık büyük dönüşünü
ayla birlikte yapar. Dünya ile ay arasında olan uzaklık 383.000
km'dir. Bu boşluk dünya ile ay arasında bir berzahtır. Yaratılalı
beri beraberlikleri vardır. Fakat vücut temasları yoktur. İşi böyle
değerlendir, inancında aksaklık olmaz. Bu bilgi çerçevesinde miraca
değer ver. Bu beşeri aklın kapasitesi bu kadardır.
Mirac olayı İslam şemsi sene başından 218 gün önce, yani hicret Pazaretesi günü akşamından itibaren 218 gün önce olmuştur. İslam şemsi takvimine göre 29 Delvay Pazar gününü 30 Delvay Pazartesine bağlayan gece olmuştur. Miladi takvime göre 622 senesinin 16 Şubat Pazar gününü 17 Şubat Pazartesine bağlayan gece idi.
Berat gecesi 14 Şabanı 15'ine bağlayan gece olmuştur. Ayın bedir, yani dolunay olduğu gecedir. O gece Cuma gecesi mi idi, yoksa Pazartesi gecesi mi idi, bilemiyoruz.
Berat, beratten gelen mana ifade eder. Yani, bir sıkıntı ya da darlıktan kurtulma anlamındadır. Berat gecesi hicretten sonra olmuştur. Berat Tövbe Suresi ile gelen açıklama sonucu İslam dini içinde mümtaz yerini alır. Kur'an-ı Kerim'de 114 sure bulunur. Her surenin başında besmele vardır. Sadece Tövbe Suresi'nin başında besmele yoktur. Bu sure Kur'an'da, tertip sırası itibarı ile 9. dur. Kur'an'ın 188. sayfasından başlar. Medine'de nazil olmuştur. Nüzül (iniş) itibarı ile 113. suredir. Bu sure 129 ayettir. Bu sureden sonra tek bir sure vardır.
Görülüyor ki bu sure Peygamberimizin ömrünün sonlarına doğru indiği, yani Kur'an'ın sure ve ayetlerinin inmesinin tamamlanmak üzere olduğu anlaşılır.
Bu surenin tövbe ismi taşıması günahlardan, eksikliklerden, yanlışlıklardan ve anasır arızalarından kurtulmanın açık ifadesidir. Allah'ın tövbe ismi niyetlerle işlenen suçlar için şuunat taşır. Yani bu suçları kaldırır. İşe ve söze bağlı günahlar ise istiğfar ile giderilir. Ğaffur, ğaffar isimleri bu gibi günahlar için vardır. Peygamberimiz, "Söz ve işin başı niyettir" dedi.
Bundan anlaşılıyor ki, bu surenin isminin tövbe olması, niyetin varlığını ortaya koyar. Zira, kişinin niyetini yalnız Allah (c.c.) bilir.
Peygamberimizin miraca çıkışı ile birleşen Ahmet ve Muhammed ikilisinin Hakk Teala'nın ademoğlundan beklediği en yüksek makama ulaşmasının ilanıdır. Denebilir ki, bütün ademoğlu için Beraeti ammedir.
Bu surenin ilk ayeti, "Allah ve resulu az da olsa beraet etmiştir" manası taşır. Ayetin içinde min kelimesi vardır. Azlık ifade eder. Surenin başında besmele olmaması mana açısından çözülmesi zor derinlik arzeder.
Sadece dünyadan uzak bir yıldıza bakar gibi buna baktığımızda deriz ki, Besmele Kur'an'ın özüdür. Bersmelenin de özü (B) harfidir. Bu B harfi zati mana ifade eder. Bu harfın manasını herkesden iyi bilen üstaz, Muhiddini Arabi (k.s.) Kitabül ba isimli bir eser yazıp B harfini tanıtmak üzere ademoğluna sunmuştur.
Zati Mutlak Teala'nın mahlukatla hiçbir şekilde ilgisi olmaz. Sadece Allah ile ilgisi olur. Allah (c.c.) Zati Mutlak'a bağlı Has İsim mahlukatla hem ilmi, hem ahlaki, hem de dal isimler aracılığı ile ilgilenir. Bu hakikate baktığımızda tövbe suresi Hakk katında mevcut 100 bini aşkın nesillerden biri olan ademoğlu içinden, en yüksek makama kamil bir insan çıkardığını haber vermiştir.
Bu tövbe suresine, 'Allahve resulunu kısmi beraeti var' deniyor. Resulü ekrem efendimiz mahluktur. O'nun makam bakımından eksiği olabilir. Ve de beraeti sözkonusudur. Peki Allah (c.c.) için beraet ne demek olur. Buan nasıl mana verilir. Aşağıda onu görelim.
Şeyhi Ekber Muhiddini Arabi (k.s.) bu konu ile ilgili olarak şöyle der Allah'a bağlı dal isimler vardır. (Esmaülhüsna ve diğerleri). Bu isimlerin hepsine ademoğlu mazhardır. Zira insanın bir tarafı Hakk, öbür tarafı Halk'dır. bu sebepten Allah'a ait tüm isimlerle bağlantı içindedir. Bu isimlerin her biri ağaç çekirdeği misali hüviyet taşıdığından, mazhariyet isterler. Yani, çekirdeğin içinde ağacın, bedeni, kökleri, dalları, yaprakları ve yemişi tıkanıklık içindedirler. Toprağa girip üstü kapanınca bu tıkanıklık çözülür ve de yerden yukarı beden sahibi olur. Toprak içinden kökler ozatır. Biz buna ağacın büyümesi deriz. Ta ki kemale erinceye kadar büyür. İşte çekirdeğin bu yayılması, içindeki sıkıntı ve darlanmayı gidermesidir. Bunun misali Hakk'ın vücudu içinde bütün dal isimler böyle tıkanıklık içindedirler.
Dünyaya gönderilen ademoğlu bu tıkanıklığı çözmek için yaratıldı. Ancak, bütün bu isimlerin tıkanıklığının giderilmesi üst taraf itibarı ile hakikat olur. Yani Ahmed ve Muhammede ikilisi yanında bütün peygamberlerin ortak olduğu Amme Resul içinde çözüme ulaşılır. Zira, her dal ismin başında bir nebi vardır. Bu nebi, o ismin tıkanıklığını Allah'ın ismi ile giderirler.
İşte ademoğlunu içine alan tüm isimleri bu tıkanıklıktan kurtulması beraet'tir. Allah tarafı için dahi tıkanıklığın giderilmesi az da olsa beraet olarak ifade ediliyor.
İnsanı, Allah (c.c.) yarattı. O'nun varlığı içinde hayatımızı sürdürmekteyiz. Bize verdiği, iradei cüziye kendi iradei külliyesinden, deişim ve dönüşümlü bir uzantıdır. Biz beraet edince O'nda da beraet ferahlığı doğar. İrade cüziye miktarınca.
Cuma gününü esas alarak hesap yaptık. Sonuçta hicretten 53 ay 7 gün sonra olduğuna inandık. Hesap sonucu İslam şemsi takvimine göre gün tesbitini şöyle yaptık. Berat gecesi hicretin 5. senesinin 11 Cediay Perşembe gününü 12 Cediay Cuma gününe bağlayan gece beraet gecesidir. Miladi takvime göre 627 senesinin 31 aralık Perşembe gününü 1 Ocak Cuma gününe bağlayan gece Berat gecesi idi.
Musa Peygamber, Adem Peygamberin dünyaya gelişinden 3748 sene sonra gelmiştir. Şemsi takvime göre Adem'in dünyaya geldiği yıldan 3637 senesinin 29 Ceiday günü dünyaya geldi. Miladi takvime göre 18 Ocak günü dünyaya geldi.
Musa'nın Kızıldeniz'i geçiş günü: Musa peygamber 3857 senesinde 4 Muharrem Cumartesi günü Kızıldeniz'e asasını vurup girdi. 10 Muharrem Cuma günü karşıya geçti. O gün firavun boğuldu. Musa peygamber şemsi takvime göre 3743 senesinin 27 Mizanay günü Kızıldeniz'e girdi, 2 Akrepay Cuma günü karşıya geçti. Miladi takvime göre 18 Ekimde Kızıldeniz'den karşıya geçti.
Musa peygamberin Kızıldeniz'i geçişi 109 yaşında iken olmuştur. Musa peygamberin ahirete dönüşü: Musa peygamber 120 sene yaşamıştır. 3868 senesinde ahirete dönmüştür. Musa peygamberin şemsi sene ile dünyadan ayrılışı: Musa peygamber Adem'den 3753 sene sonra 2 Seretenay ahirete döndü. miladi takvime göre 22 Haziran günü ahirete döndü.
Adem aleyhisselam 1000 sene yaşadı. Adem'i takvime göre Şis peygamber 230 yılında doğdu, 1142 senesinde 912 yaşında vefat etti. İdris peygamber Ademi takvim ile 1122 senesinde doğdu, 1487'de 365 yaşında iken 4. semaya alındı. Mezarı yoktur. İbrahim peygamber bu takvim ile 3323 senesinde doğdu, 3498'de 175 taşında iken ahirete döndü. Harun peygamber bu takvim ile 3745 tarihinde doğdu, 3866'da 121 yaşında iken ahirete döndü. Musa peygamber bu takvim ile 3748'de doğdu, 3868'de 120 yaşında ahirete döndü. Davut peygamber bu takvim ile 4333 senesinde dünyaya geldi, 4403 senesinde 70 yaşında ahirete döndü. Mesih (İsa) 5584 tarihinde dünyaya geldi, 5617'de 33 yaşında iken 2. kat semaya alındı. Muhammed Mustafa (s.a.v.) 6163 senesinde dünyaya geldi, 6226 senesinde 63 yaşında iken ahirete döndü.
Bu yıl itibarı ile, yani İslam şemsi takviminin 1381 senesi sonu itibarı ile Adem'in dünyaya gelişinden bu yana 7412 sene geçmiştir. Miladi takvimin 2003 senesi sonu itibarı ile hesap yapılmıştır.
Adem peygamber Şemsi takvim ile 3 Sümbülay günü dünyaya gelmiştir. Yani İslam yılbaşına 29 gün kala. Miladi takvime göre 25 Ağustos günü dünyaya gelmiştir.
Hikmet, Allah'a bağlı dal isimlerden Hakim ismi şerifine
bağlı olan şuuni (her dal isim Kur'an-ı Kerim'de mana açısından
şuun olarak isimlenir. Yani her dal isim bir bakanlık gibi ayrı
bir ilmin gereğini yerine getirir. Buna dair geniş bilgi dal isimler
konulu yazımızda mevcuttur. uzantıdır. Kendi anlayışımız çerçevesinde
buna, ilahi bir kanal da diyebiliriz.. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz
hadisi şerifinde şöyle der: "Hikmetin başı Allah korkusudur."
Bir başka hadisi şerifinde hikmeti tanıtmada şöyle der: "Hikmet
müminin yitirdiğidir. Nerede bulursa alır."
Bu hadisi şeriflerin ışığında hikmetin ne olduğuna dair geniş açıklama
getirmeye çalışayım. Bursalı İsmailhakkı hikmetlerin eşyaya bağlı
tarafına, 'keramatı kevniye' diyor. Yani, irade-i cüziye
birleşik tarafları ile elde edilen ilmi gelişmelerin adıdır. Velayet
ilmi lisanıyla adı budur.
İrade-i cüziye milletler arası güç oluşturunca, eşyayı da konuşturunca
-ki bu üniversitede okutulan ilimle kaimdir- bu ilimle gerçekleşen
elektrik, elektronik, radyo, televizyon, telefon, telgraf, petrol,
makine, bilgisayar, otomatik silah, cephane vs. ne varsa hepsi hikmet
kapsamına girer. Bu hikmetler kişiyi ya da kişileri aşıyorsa, aşılan
kısım Hakk'a ait olur. Akıl ve irade-i cüziye onun izniyle
iş görür. Misal; bir insan en fazla bir kilometreye sesini duyurabilir.
Fakat, telgraf, telefon, radyo, televizyon binlerce kilometre öteye
sesi ulaştırır. Bir uçak düşün, onlarca insanı boşluktan, hava içinden
binlerce kilometreye getirir. Yüzlerce kişi bir araya gelse uçağın
yaptığını yapamaz. Halbuki uçağı insanlar yapmıştır. Bu imkanları
halk eden O Büyük Yaratıcı ayani sabite aracılığı
ile verdiği irade-i cüziyeden elde edilen bu buluşlarda payı büyüktür.
Ancak iç içe bulunduğundan, fark edilmesi zordur.
Bütün bu, keramatı kevniye hikmetleri dünyaya aittir. Bunlar üniversite
ve fakültelerde okutularak rahat bir hayat elde etmek için tahsil
edilir. Yemek-içmekten öteye geçmeyen ve dünyanın dışına taşmayan
bu bilgilerin ahirette geçerli tarafı yoktur.
Bunlar, rahmandan gelen eşya içi hikmetlerdir. Yani dünya hikmetleri.
Bir de ahirette geçerli olan hikmetler vardır. İşte bu hikmetler
ebedi hayat için Hakk katında hikmetine göre büyük önem taşırlar.
Şimdi de onları tanıtalım.
Ahirette geçerliliği ve değeri olan hikmetler Peygamberimiz Muhammed
Mustafa (s.a.v.) tarafından mübeşşire (Hakk Teala'ya mahsus
faks veya elektronik posta niteliğindedir) diye bilinen canlı ve
görüntülü, ilahi haberleşme kanalı ile kitap halinde şeyhi ekber
Muhiddini Arabi'ye verilen Fususulhikem isimli kitapta mevcuttur.
Bunlarla hikmetin ne olduğunu bilelim.
Fususulhikem, hicri kameri 627 senesi, 18 muharrem cumartesi gününü
19 muharrem Pazar gününe bağlayan gece gelmiştir. Bu kitapta 27
peygamberin hikmetleri yer alır. Bu peygamberlerin yekunu Peygamberimizde
temsil etmektedir. Yani Peygamberimizin risaletinde hepsi mana itibariyle
mevcuttur. Ayrıca velayet tarafında da temsil olurlar..
Önce Adem dedemizden başlar. Adem (a.s.) peygamberin hikmeti, hikmet
ilahiyedir. Fususulhikem'in iniş tarihinde de hikmet vardır.
Hicri şemsi takvimle bu kitap 608 senesinin 4. ay sonunda inmiştir.
30 cediay Cumartesi gününü 1 delvay Pazar gününe bağlayan gece inmiştir.
Miladi takvimin 1230 senesini 19 ocak gününü 20'sine bağlayan gece.
Burada hikmet, kova burcunda gelmesidir. Burç demek, güneş
ışıklarının dünya üzerinde köşe oluşturması demektir. Bu bir tesadüf
değil, özel önem taşıyan ilahi değerler meselesidir. Bütün Ademoğlunun
istifadesine arz edilen bu kitap, Allah'a inanalar için ilmi açıdan
büyük önem taşır. Fususulhikem: hikmetlerin özü demektir.
Bu kitapta mevcut hikmetleri yeterince anlamak mümkün olmadığı gibi,
anladıklarımı da önemine binaen ayrıntı vererek, altını çizerek,
yeterince buraya aktaramadık. Sadece kalbur üstü olanları kayıt
altına aldık. Önemine binaen. Özet gerçekler aşağıda.
Adem nebi cennetten kovuldu. Bu kovulma hikmeti nedir? Bundan almamız
gereken ders nedir? Peygamberler masundurlar. Yani günahsızdırlar.
Nasıl bir suç işlemiş oluyor? Hem suçlu, hem suçsuz. Bu nasıl ayıklanır?
Önce şeytanın kimliğini çözelim. Sonra bu meseleyi çözeriz. Şeytan,
niyet temizliği bakımından mahlukat içinde en üstünüdür. Ancak,
yaratılış hamuru bakımından tersine anlayış sahibidir. Şeytan Allah'ın
(c.c.) emrini ters anlar. Şerri hayır, hayrı şer anlar. Israrla
benim anlayışım doğrudur der ve isteklerini, arzularını zorla da
olsa kabul ettirmeye çalışır. Kendi görüşüne göre son derece samimidir.
Allah'ın emirlerini tebliğ eden peygamberlere, meleklere ters düşer.
Her iki kanat arasında zıddiyet oluşur. Bu zıddiyet her iki kanatta
uyanış sergiler. Velayet ilmi gözlüğünden bakılınca bu gerçek açık
bir biçimde görülür. Velayet ilmini bilenlere arif derler.
Arifler bunu bilir ve görürler.
Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.)'nın Marifetname isimli kitabında
mevcut Tefvizname isimli şiirinde bu konuya açıklık getirerek
der ki: "Hakk şerleri hayr eyler sen sanma ki ğayreyler.
Arif anı seyreyler. Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler."
Ğayr, değiştirmek demektir. Yani şerri değiştirip hayr yapmaz. O
şerrin sonucunda ariflerin dışında kimsenin görmediği hayr vardır.
İyilik vardır, uyanış vardır. İnsanlar bu iki anlayışın içinde kalan
aldanabilen bir yapıya sahiptirler. Zaafları vardır.
İşte Adem (a.s.) dedemizin bu zaafından faydalanan şeytan onu kandırdı
ve yenmesi yasak olan yemişten yedirdi. Onu yiyince cennette büyük
abdestini yaptı. Sonuçta kovuldu. Adem dedemiz yaptığı iş için kovuldu.
O şeytanın işi idi. Kovulan, gerçekte şeytan idi. Fakat Adem'den
zuhur etmişti. Tabip hastaya ilaç verir, tedavi eder. Hastalığı
bedenden çıkarır. Tabibin yok etmek istediği hastalıktır, hasta
olan insan değil. Ancak, hasta sancılı ve sıkıntılı olur. Bu onun
cezasıdır. Hastalığa dikkat etmediği için. Hastaya, bu ceza kefaret
olur. Yani işlediği günahın affına bedel demektir.
Adem peygamber niyet bakımından tertemiz idi. Cennetten kovulması
sonucu sıkıntıya düştü. Kefarete girdi. Afla temizlendi. Masun (günahsız)
oldu. Tüm Adem nesline yayılan bu aldanma, şeytanın ameli (iş ve
sözü) olarak kıyamete kadar devam eder.
Adem dedemizde olan bu ahvalin bilinmesi hikmet kapsamına girer.
Bunları bilen kişi hayırla şerrin içinde yaşadığını anlar. Bu anlayış
onun için bir uyanıştır. Çok yönlü olarak. Hikmet uyanışın anahtarıdır.
Hikmetin ikincisi İdris (a.s.) nebiye ait hikmettir. Bu peygamberin
dünyada mezarı yoktur. 4. kat semaya çıkmıştır. Aslı iki, hakikatı
bir idi. Yani peygamberler defterinde kaydı iki idi. İki peygamber
olarak gözüktüğü halde, tek bir bedenle dünyaya geldi. Kameri sene
ile 365 sene yaşadı. İlyas olarak ikinci kez dünyaya geldi. İki
hüviyetini de böylece kazanmış oldu. Onun böyle çift hüviyetli olması
hayli şaşırtıcıdır. Kalp gözü açık olmayanların çözmesi imkansız
olan bu peygamberin sırrı bir hikmettir. Öyle hikmet ki, bu hikmetin
içi irili ufaklı hayli hikmetlerle dolu. Ayrıca 16 sene ne yedi,
ne içti, ne de uyudu. Bu onun ahiret tarafından beslendiğini gösterir.
İkinci büyük hikmet budur.
Üçüncüsü Nuh nebinin hikmetidir. Tufan oldu, gemi yaptı. Mahlukatı
içine aldı, kurtardı. Dünya yeniden düzene girdi. Nuh (a.s.) resullerin
evvelidir. Onun hikmetinin önemlisi, gemi inşa etmek ve risaleti
tanıtmaktır.
İbrahim peygamberin hikmeti nar (ateş) iledir. Urfa'da gölü vardır.
Nemrut'un tonlarca odunla yakmak istediği ve ateşin ortasında bulunduğu
anda, Hakk'ın ateşe rahmetle bakması sonucu yerinde su oluştu ve
de ateş söndü. Veliler bu olayı Allah'ın ayette: "Rahmetim
her şeyi kapladı" ayetinin manası ile izah ederek derler ki:
"İnkarcılar, yani dine ve Allah'a inanmayanlar rahmeti ateşten
göreceklerdir." Bu inkarlardan azabın süresi dolunca, Hakk
Teala ona rahmetle bakacak. Bu ateş olayı, ateşe nasıl rahmet olur
anlayışına canlı delildir. Ayrıca İbrahim peygamberin oğlu İshak'ı
kurban etme teşebbüsü ayrı bir hikmettir.
İsmail ve İshak peygamberler. Bu ikisinin asılları, bir
hakikatleri iki idi. İdris peygamberin tersinesi. Babaları İbrahim
peygamber, oğlu İshak'ı yatırıp kurban edeceği sırada koç indi.
Bunların birinci derecede hikmeti, asılları bir olmasıdır. İkincisi,
kurban olmayı birinin kabul etmesi olayıdır. Hadisi şerifte Peygamberimiz:
"Allah (c.c.) bela ve musibetlerin en büyüğünü peygamberlere
verir" açıklaması bunun canlı örneğidir.
Yakup nebi (a.s.)'nin hikmeti güvensizlik idi. Kardeşleri, Yusuf'u
kıskandı. Bunu koruyun, kurt yemesin dedi. Allah'a emanet demedi.
Gözleri kör oldu. 30 sene firavun zindanında kalan Yusuf (a.s.)
sonunda çıkarıldı. Firavunun iaşe bakanlığına getirildi. Yani, erzak
ve zahire bakanlığına getirildi. Sonra babasına kavuştu. Hikmetleri
bunlardı.
Uzeyir nebinin hikmeti kadriyye idi. Allah'tan kader sırlarını
sordu. Yüz sene ruhu kabzedildi. Eshab_ı kehf gibi bir uykuya terk
edildi. Yani Hakk Teala onun ruhunu yüz yıl miktarı kabzetti. Ona,
ölüm muamelesi yaptı. Ruhunu tekrar aynı bedene bağladı.
Uzeyir (a.s.) nebiye ait bu hikmetin özü hayli düşündürücüdür.
Zira aynı bedene 100 sene sonra ruhunun geri dönmesi, neden 100
senedir, daha az ya da çok değil. Hakk Teala Uzeyir'e bir daha bana
kader sırrından soru sorarsan seni peygamberlik defterinden silerim
dedi. Bu soruda ne vardı, suç neresinde, ona bu yetkiyi veren Hakk'tı.
Bu yetkiyi geri almıyor da peygamberlikten silme tehdidinde bulunuyor.
Ayrıca kader nedir ki, bilinmesi suç oluyor. Bütün bu soruların
cevabını bulamamak hikmetin ne büyük boyutta olduğunu gösterir.
Düşün, incele ve kendine sor. Biz bu dünyaya niçin geldik, nereye
gideceğiz. Bizim akıbetimiz ne olacak.
İsa (a.s.)'nın hikmeti, nebeviyedir. İsa, kelimetullahtır.
Yani Allah'ın kelimesidir. Ruhu ilahidir. Hakk Teala onu kendi nefsine
nisbet etti. (Fususulhikem, sayfa 179) İsa, nübüvveti amme sahibi
değildir. Ne nübüvet-i amme-i ezeliye (evveli bilinmeyecek kadar
geçmişe uzanan) ile ne de nübüvveti amme-i beşeriye ile. İsa (a.s.)
velayeti amme sahibidir. Nübüveti amme sahibi Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya
aittir. Hem ezeli, hem beşeri nübüvette amme idi. İsa'nın ruhu nurani
bedene sahiptir. İsa beşikte konuşandır. İsa birinci kat semadadır.
İkinci defa dünyaya gelecektir. Velayeti amme ile çift hüviyetlidir.
Meryem'den anasır beden alarak Mesih olarak dünyaya geldi. Mesih
İsa'dan akıl almaz bir uzantıdır. İsa kitap sahibi resuldür. İkinci
kez dünyaya geldiğinde halife yetkisiyle gelecek. Yani öldürme izni
ile gelecek. İnsanları öldürme yetkisi yalnız Allah'a mahsustur.
Peygamberine emreder, oda tatbik eder.
İsa'ya ait hikmetler, yani gerek ruhi, gerek bedeni akıl almaz
işler ve yaratılış üstünlükleri mana çekirdeği olarak bilgi alanımıza
girmesi, irfan yönünden bilgi kapmamıza vesiledir. Bu bilgilerle
kalp gözü açılır. Bu hikmetleri bilmek velayet ilmini yakalamaktır.
Süleyman peygamberin hikmeti rahmaniye idi. Rahmeti, rahman
sırlarını bilirdi. Hem rahmeti amme, hem de rahmeti hasseye kemaliyle
vakıftı. Bu sebepten bütün canlıların dilinden anlar, onlarla konuşurdu.
Zira rahmeti rahman, kainatı içine alan bir genişliğe sahiptir.
Rahmet demek, ıstırabı, sancıyı ve azabı kaldıran amme yönlü bir
ferahlık olmakla kalmayıp, zevke, sevgiye aşka kapı açan imkanlarla
dolu zenginliğe sahiptir. İşte Süleyman peygamber bu rahmetle donatılmış
bir güç sahibi idi. Cinni taifesine de gücü uzandığı için, Seba
melikesi Belkıs ile de irtibatı vardır.
Belkıs kimdir? Belkıs bir kadındır. Bu kadının özelliği, babası
cinni taifesinden, anası insandı. Fususulhikem'de der ki: "Eğer
Belkıs'ın anası cinni taifesinden, babası insan olaydı, hiç kimse
onu göremezdi. Hakk Teala Belkıs'ı yaratmakla bize canlı bir kitap
sayfası açmış oldu. Öyle ki, insan ile cinni taifesini birleştirdi.
Yani ateşle toprak eşleşti. Bu başlı başına sırlar dolu bir hikmettir.
Ayrıca ikinci hikmet, kadının beden hakimiyeti taşıması, yani insan
bedeninin gözükür olması, kadındandır. Allah (c.c.) kadınlara evlat
sevgisini, babaya nisbetle üç kat vermesinin hikmeti bu bilgi ile
biraz daha çözülmüş oldu.
Davud peygamberin hikmeti vücudu idi. Davud peygamber, ilk
halife idi. Yani ölüm için karar verecek yetkiye sahipti. 99 kadınla
evli iken kendisi gibi bir peygamber olan Ermiya (a.s.)'yı
karısını almak için öldürttü. Sonra onunla evlendi. İnsan suretinde
iki melek geldi. Bu iki kişiden biri ötekini şikayet ederek dedi
ki: "Bunun 99 koyunu var. Benim bir koyunum var. Zorla benim
bir koyunumu almak istiyor." Davud peygamber: "Olmaz
böyle şey deyip" karşı çıkınca kendisinin Ermiya'yı niçin
öldürttüğünü sordular ve gittiler. Davud peygamberin bu hale düşmesinin
hikmeti, zevk ve şehvet şuursuzluğudur. Hiçbir nebi şuurla böyle
bir iş işlemez. Bu olayın en önemli yanı, öldürme olayıdır. Zira
Davud dört kitaptan birine sahip olan bir peygamberdir. Bunun özlü
hikmeti, nefsin arzularının insana neler yaptırabileceğini tembih
ediyor.
Yunus peygamberin hikmeti balıkla ilgilidir. Balığın karnında
bir süre kaldı. Balina familyasından yunus balığı Yunus peygambere
bir çeşit analık yaptı. Hakk Teala'nın buradaki hikmeti 18 bin hayvandan
özetlenen insan bedeninden balığa uzanan tarafına hidayetten kapı
açarak denizin ve suyun hakkını vermektir.
Yahya peygamberin hikmeti celaliyedir. Celaliye, Allah ismine bağlıdır.
Allah ismi için evveliyet vardır ki, gayr anınla isimlenmez. Yahya
peygambere evveliyeti bağışladı. Koyu yazılar kitaptan aynen kaydedilmiştir.
Bilindiği üzere Allah hem ezeliyet, hem de ebediyet gücü ile kaimdir.
Rahman ise yalnız ebediyetle kaimdir. Bu hikmetle Yahya (a.s.) nebi
Allah'ın ezeliyetini bildirdiği kadar Ademoğlu içinde seçkin yerini
almıştır.
İlyas nebinin hikmeti iynasidir. İlyas, İdris (a.s.) peygamberdir
ki, Nuh nebiden evvel nebi idi. Allahü Teala mekanı aliye çıkarttı.
Muhiddini Arabi Fütühatı Mekkiye adlı eserinde der ki: "(Arapça
aslından Türkçe'ye çeviriyoruz) İlyas, iki neş'et (iki ayrı
hayat) sahibidir. O'na ölüm tesir etmez. Hızır ve İsa (a.s.)
gibidir." İlyas nebide şehvet yok idi. İsa (a.s.) için
de durum aynıdır. (İlyas, İdris, İsa) ölümü aşmışlardır. Bu Allah'ın
hikmetlerinden önemli bir hikmettir. Bu nasıl sır, bu ne hikmet.
Olay meydanda, çözüm yok. Hikmetin büyükleri bunlardır.
Musa (a.s.) nebinin hikmeti ulvi idi. Allah'ın kudret
eliyle yarattığı dört nesneden biri aslı itibariyle Tevrat'tır.
Bu kitap Musa'ya verilmişti. İkincisi Adn cenneti, üçüncüsü
cennetteki tuba ağacı, dördüncüsü Adem peygamberdir ki, baş
kısmını kudret eli ile yarattı.
Tevrat Musa'ya ait hikmetlerin başında gelir. Diğer hikmetleri
şöyle: firavun hanedanına son verdi. Bir yumrukta kıptıyı öldürdü
ve kaçtı. Onun bu hareketi Hakk'tandı. Hakk Teala yumruğu vuruncaya
kadar geçen süre içinde Musa'nın şuurunu almıştı. Musa'nın bundan
haberi yoktu. Suçu üzerine aldı ve de kaçtı. Onun bu kaçışı kendini
suçlu görmesindendi. Bu Musa'ya Allah'ın lütfu idi. Diğer hikmeti
Hızır ile arkadaşlığı idi. Musa bu arkadaşlıkta Hızır'ın yaptıklarına
sabredemedi. Çünkü Musa bir resul idi. Risaletle kaim idi. Velayet
ilmini Hızır kadar bilmiyordu. İtiraz edince Hızır'la arkadaşlığı
sona ermişti.
Musa'nın bu hareketine açıklık getiren Peygamberimiz hadisi şerifte
şöyle der: "Ne olaydı kardeşim Musa Hızır'a sabredeydi.
Şimdi Kur'an'da açıklamalar bulurdunuz." Bu hadisi şeriften
anlaşılabileceği üzere Kur'an tüm peygamberlerin, dolayısı ile Ademoğlunun
ortak kitabıdır. Musa'nın davranış hatası Kur'an ayetlerinin gelmesine
sebep oluyorsa, Kur'an ademoğlunun ortak kitabı olmuş olur. Şu gerçeği
de belirelim ki, şu elimizdeki Kur'an-ı Kerim'de 6236 ayet
vardır. Oysa, levhi mahfuzda kayıtlı Kur'an'ın aslında ayet sayısı
6666 dır. Yani 430 ayet dünyaya inmemiştir. Kim bilir, Musa gibi
bu ayetlerin inişine engel olan kimler ve hangi sebepler vardır.
Biz Kur'an'ın ayetlerinin iniş hesabını yapıyoruz. Acaba Ademoğlunun
yüzde kaçı bu kitaba inanıyor ya da saygı duyuyor. Zira İslam dininin
içi ahlaken dışından kötü oldu. Allah gerçekçi olan dindarları,
din adamı geçinenlerin şerrinden korusun.
Muhammed'in (s.a.v.) hikmeti ferdiye idi. Ferdiye demek
temsiliyette merkezi kişilik oluşturmaktır. Muhiddini Arabi Fususulhikem
isimli bu kitapta iki sıfatla ferdiyeyi tanıtıyor. O iki sıfattan
birisi, külliyedir. Öteki ferdiyedir. Külliye ile vasfettiğinin
sırrı budur ki bu hikmet hikmetlerin yükünün ehadiyetidir ki, külliye
ile bunların küllisinde müteayyinedir (yani özetlenmiş durumu
vardır). Ferdiye ile vasf ettiğinin sırrı budur ki, Resulü
(a.s.) taayünatın evvelidir ki, zati ehadiyet O'nunla müteayyine
oldu.
Kitabın kaydı olan yukarıdaki yazılara açıklık getirelim. Ferdiye
burada özleşmiş temsiliyet sıfatı taşır. Bu sıfat ilk nebi Ahmed'e
aittir ve mahlukatın aslı itibariyle çekirdek oluşturur. Bunun muşahhas
tanıtımını yapmak için, Hakk'ın lisanlarından olan eşya dili
ile örnek verelim. Ağacı gözünüzün önüne getirin. Bu ağacın çekirdeğini
ferdiye kabul et. Köklerini, bedenini ve dallarını külliye kabul
et. Meseleyi çözersin. Hafızanda silinmez, iz yapar.
Bilinen bir gerçektir ki, her ağaç kendi çekirdeğinin açık ve yaygın
uzantısıdır. Bu uzantı ucunda kendi yemişini verir. Bu yemişin içinde
bir ya da birden çok çekirdek bulunur. Yani ağaç bize, ben bu çekirdekten
oldum, der. Eğer biraz düşünürsen, ferdiye ve külliyeyi çözersin.
Kısacası İslam peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın üst tarafı
nur vücut, alt tarafı anasır idi. Vücut itibariyle
tüm kainatı içine alan bu külliyat, peygamberlerin çıkış merkezidir.
Hikmetleriyle, risaletleriyle, gerçek adresiyle her peygamberin
bağlı bulunduğu alemlerin hikmetidir, başıdır. Bu kitapta mevcut
27 peygamberin hikmetleri burada bir ağaç oluşturmuştur.
Dilersen Ahmed ve Muhammed külliyatını toprak kabul eyle ve üzerindeki
yemişli-yemişsiz ne kadar bitki varsa hepsini diğer peygamberler
ve kavimleri kabul eyle. Bu meseleyi daha açık anlamış olursun.
Bu bir bedeni bir anlayıştır. Bunun bir de ruh tarafı vardır. O
da velayet ilmidir. Ruh bedensiz, beden ruhsuz olmaz. Velayet tarafında
İsa peygamber amme oluşturur. O'nun gelişi velayet ilminin ademoğluna
ilanı demektir.
Şu anda dünyada yaşanan eğitim istemi velayet ilminin şeytana ait
tarafından kaynaklanır.
Kadir gecesi nedir? Önce onu bilelim. Kadir, iki hudut arasını
ayıran bölüm çizgisine denir. Gece ise ışık olmadan yaşanılan hayat
demektir. Kur'an'da açıklandığı üzere, gece ve gündüz birer ayettirler.
Arifler dilinde ayet demek, sıfat ve tecelliyat demektir. Gece zati
Hakk'a ait zamandır. Gündüz ise sıfata ait zamandır. İki türlü gece
vardır. Birisi, güneşe bağlı kainatın gecesidir. Güneş batınca oluşur.
İkincisi, insan bedeni içinde bulunan gecedir. İşte bu gece kadir
gecesi ile birinci derecede bağlantılıdır. İkinci derecede olan
kadir gecesi, ramazanın son on gününün tek sayılı olanlarında aranır.
21-23-25-27-29. günlerinde.
Bu ikinci derece kadir gecesi kalp gözü açık olmayan, yani arif
olmayan itikat ehli, zahir anlayışlı kişilerin kadir gecesidir.
Her ikisi Hakk katında muteberdir. Ancak arifin bildiği ve yaşadığı
kadir gecesi, Hakk katında bin aydan hayırlıdır. Yoksa avamın kadir
bildiği ve yaşadığı kadir gecesi, bin ay değil, bir aydan hayırlı
sonuç verse, herkes mümin olurdu.
Kur'an'da açıklanan Kadir Suresi'nin açıkladığı gece Kur'an
sırlarıyla ilgili mana taşır. Velayet ilmine vakıf olmayan, yani
kalp gözü açık olmayan kişilerin bunu bilmesi ve yaşaması zordur.
Kısacası kadir gecesi, evliyanın, ariflerin bilebileceği bir sırlar
hazinesidir.
Ayetteki, "bin aydan hayırlıdır" kelamının bir
manası, bu geceyi bilen, anlayan ve yaşayan kişilerin Hakk
katında olan üstünlüğüne işaret ederken, ikinci manası tekrarlı
zamana izin verilmeyeceğine işarettir. Tekrarlı zaman nedir onu
tanıtalım.
Ay dünya çevresinde bir defa döner. Bu tek dönüş müddeti 29,5 günü
(38,5 dakika) az aşar. Fakat bunun 12 defa dönüşünden kameri sene
olur. İşte bu tekerrürdür. Yani tekrarlamadır. Bunu biraz daha açalım.
Kur'an okumak sünnettir, dinlemesi farzdır. Okuyan kendi sesini
dinlediği için, hem farz, hem de sünnet işler. Bu Kur'an'ı banta
alıp, banttan okumak tekrarlamaktır. Allah'ın buna ne izni, ne de
rızası olmaz. Bu sebeple de dinlenmesinden hasıl olan farz kalkar.
Okunduğu mekanda dinlememek, önemsememek ise vebal yüklüdür. Zira
Kur'an'a saygısızlık olur.
Kehf suresinde mağara ehlinden bahseden Rabbimiz, buraya sığınanların
uyuma sürelerini açıklarken, şemsi seneyi esas almış, kameri seneyi
ziyadelikle vasf etmiştir. Ayetin manası şöyle: "Orada 300
sene kaldılar. Fazladan 9 senesi de var". Ayetteki "Ve
ezdadü tis'in" kelamı kameri seneye işarettir. Her 100
senede (yuvarlak hesap) kameri sene 3 sene ileri geçer. Yani 100
şemsi sene zamanı içinde 103 kameri sene olur. 300 senede 9 sene
eder.
Şemsi senede tekrarlanma yoktur. Yani şemsi senenin bünyesinde
teklik 365 küsur günde yıllık büyük dönüşünü yapan dünya, Hakk'ın
birliğine uygun sene devreder.
Fakat bir soru doğuyor. Kehf suresinde sene ismi geçerken, kadir
gecesinde ay ismi geçiyor. Acaba neden? Cevaben deriz ki: 'kadir
gecesi için seneyi kullanmaması, bize göre kadir gecesinin risalet
bağlantılı olmasındandır.' Mağara ehlinin uykusu ilahi mucizenin
bir tezahürü olup, ibadet bağlantılı olmamasıdır. Kadir gecesi ibadet
bağlantılıdır. Hem de iki şeriata bağlı kalarak. Yani hem şeriatı
Ahmediye, hem de şeriatı Muhammediye içinde olabilen bir ibadettir.
Zira velayet ilmi ile yapılan bir ibadettir.
Hadisi şerifte Resulü Ekrem Efendimiz diyor ki: "Hanımlarımın
hepsini vahiy ile aldım." Vahiy demek; Allah'ın Cebrail'i
göndererek nikahlayacağı kadınları bildirmesi ile gerçekleşmiştir.
Hiç kimse Peygamberimizin Allah'ın emri gelmeden kendi arzusu ile
evlendiğini iddia edemez. Böyle bir iddia Peygamberimizin ve peygamberliğin
ne olduğunu bilmeyenler tarafından ortaya atılır.
Şu bir gerçektir ki, Risalet hikmetleri içinde en zor ve anlaşılması
imkansız olan bir mesele varsa, o da budur. Velayet ilmi tahsil
etmeyen kişinin burada mevcut sırları çözmesi imkansızdır.
İnsan nesli iki taraflı yaratılmıştır. Bu iki taraftan biri Hakk,
öteki halktır. Bu ikisi her ademoğlunda yaratılırken mevcuttur.
Hakk tarafı insan kalbinde yer alır. Nasıl ki taşıdığımız bu beşeri
bedenin kanı pompalayan bir kalbi varsa, ayrıca ruhu bulunuyorsa,
bu kan pompalayan kalbin de ruh misali ötesi vardır. İşte buna basiret,
yani kalp gözü denir. İşte burası Hakk'a aittir. Buradan Hakk gözükür.
Ve de Hakk'tan gıdalanılır. Tıpkı güneş ışıklarının yeri, toprağı
ısıtıp, gıda aldığımız tüm yiyecekleri yetiştirmesine eşdeğer tecellidir.
Hiçbir nebi, veli yoktur ki, Hakk'a ait bu kalp gözü açık olmasın
ve de o gözle Hakk'ı görmüş olmasın. Bu görme sonucu Hakk'tan gıdalanma
olur, lezzet olur, aşk olur. Namaz kılarken bu zevklenme Hakk'ı
görünce yine başlar. Bu sebepten veli ve nebi namaz vaktini dar
bekler. Ta ki Hakk'ı görmekten aldığı zevke tekrar kavuşabilmek
için. İşte Kur'an'da geçen selat ve zekat kelamı buna
işarettir. Yoksa kazancın kırkta birini fakire, muhtaç kişiye vermek,
namazdan çok ahlak meselesidir. Yani mekarimi ahlakı yakalamak meselesidir.
Şimdi gelelim Peygamberimizin hayatını özetlediği Hakk çıkışlı
hadisi şerife. Bu hadisi şerif Fususulhikem'de başlı başına bir
mevzu oluşturacak kadar geniş kapsamlı yer işgal eder. Bu kadar
geniş yer işgal eden hadisi şerif şöyle: "Sizin dünyanızdan
bana üç nesne sevdirildi. Nisa, tayyip, gözümün nuru namaz içindedir."
Fususulhikem'de bu mevzu geniş bir şekilde açıklanmıştır. Abdullah
Bosnavi (k.s.) buna açıklık getirerek şöyle der: "Sizin
dünyanızdan üç nesnenin muhabbeti (sevgisi), canibi Hakk'tan
(Hakk tarafından) benim kalbime ilka olundu (bırakıldı) dedi."
Bunu açıklamaya ikinci bir açıklama biz getirelim. Ta ki bu neslin
anlayacağı dilde olsun. Burada sizin dünyanız sözü geçti. Acaba
Peygamberimiz sizin dünyanız yerine 'bu dünyadan' ifadesini
niçin kullanmadı, diye bir soru akla gelir. Bunun cevabı şöyle:
Peygamberimiz daha 5 aylıkken Hakk Teala onun kalbinden dünya sevgisini
almıştır. Bu sebepten 'sizin dünyanız' dedi. İkinci mana
yüklü kelime ( ) min kelimesidir. Kur'an dili Arapça'sı okuyanlar
bilir. Min kelimesinin manası; azlık ve küçüklük, demektir.
Bilindiği üzere ahirette cennetin en aşağı yerinde alınan zevk,
dünyadaki en yüksek zevkin 70 misli fazladır. Burada min ile yetmişte
bir kastediliyor ve dünyanın çok küçük zevk yatağı olduğu ifade
ediliyor.
Bu üç nesneden birincisi nisadır. Nisa kadın anlamındadır.
Ancak velayet ilmi içinde manası değişiktir. Şöyle ki, nisa lafzından
müfred olmayan bir kelimedir. Velilerin bu açıklaması yeterince
anlaşılmaz. Yine de kapalıdır. Bunu örnekler vererek açıklayalım.
Arapça'da kadına beşeri anlamda mir'e denir. Dünyada ne kadar
kadın varsa, hepsini çekirdek misali Havva anamızda toplayıp tek
bir kişi, tek bir kadın olarak özleştirdiğimizde, Nisa demek olur.
Birinci manası bu. İkinci manası, ahiret taraflı olmasıdır. Bu tarafı
ile nisa mutahhardır. Şehevi arzu taşımaz. Şöyle anla; yemeği en
temiz gıdadan yersin. Mikroplu olmamasına dikkat edersin. Mideden
geçtikten sonra necasete dönüşür. Yani üçe bölünür. Kan olur, idrar
olur, bağırsak artığı olur. Bunların üçü de necistir, yani pisliktir.
Niçin böyle oldular. Bu taşıdığımız bedende bulunan mide herkesin
kendi dünyasıdır. Dünyanın kimliği bununla açık bir şekilde çözülür.
Kadın dünyaya gelmeden önce nisa ahvali taşır. Dünyaya gelince mire
olur.
Hiçbir peygamber ve veli yoktur ki kalp gözü açık olsunda kadınla
bir araya, yani cinsi ilişkileri şehvetle olsun. Kısmen ya da tamamen
kadının mutahhar tarafından zevklenirler. Bu zevklenme Hakk'la bağlantılı
olduğundan, hakkında bilgi vermek sözle ve yazı ile imkansızdır.
Sadece şehvetle bağlantılı olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz.
Şehvette hayvaniyat vardır. Basirette asla hayvaniyat bulunmaz.
Buna nikahı hakiki denir. Havas ehlinden hiçbir kişi yoktur
ki, bu nikahı hakikiyi kısmen yaşamış olmasın. Bu zevklenme muhabbeti
ilahiyyeden bir uzantıdır. Erkek ve kadından her ikisi bu ahvali
yaşar. İkisi de cünüp duruma düşmezler. Zira bu zevklenmede sadece
beden teması vardır. Tenasül uzuvları devre dışı kalır. Bunu yaşamayana
bu durumu anlatmak imkansızdır. Hayatının yarıdan fazlasını Allah'ın
izni ve rızası ile yaşadığından, Hakk Teala ona mükafat olarak bu
zevki ihsan eder. Buna gerçek tarikat denir. Velayet ilminden tahsili
olmayan, yani eşya içi hikmetleri bilmeyen, daha doğrusu şeriatı
hakkıyla yaşayıp Emmare diye bilinen makamı aşmayan, bu sırra kavuşamaz.
Kimse beyhude yerde kendini aldatmasın. Bu iş Allah korkusu, Allah
sevgisi işidir. Bu iş çok çalışıp, az kazanmaya kanaat etmek işidir.
Bu iş helal lokma işidir. Bu iş eşya içi sırları çözerek Hakk'ın
lisanından anlamak işidir. Bu iş lisanı beşer ile, kuru sözle tespih
çektiğini zannedenlerin işi değildir.
Bu beden teması ile zevklenmenin ilerisinde bir başka zevklenme
vardır. Ona aşk denir. İzafidir. Bu günkü anlamda elektronik temas
örneği ile izahı mümkündür. Asla beden teması olmaz. Her ikisi de
Hakk'tandır. Vücut temasında ışık tutan katı cisimler, ağırlık yüklü
olmaları ile mevzii zevk alanı oluştururlar. İzafi temasta latif
(az yoğunluklu), ışık tutmayan, ağırlığı az olan, yahut hiç olmayan
anasır gözlerle görülmeyen bir durum vardır. Bu elektronik sevgide,
daha doğrusu aşkta durum çok farklıdır. Gözlerle, sözlerle temas
kurulur. Yaygın sevgi alanı vardır. Hakk'la vasıtasız izafi temas
kurulur. Güneşle dünya arasında ışıklar aracılığı ile kurulan temas
gibi bir temas bu. Dünya ile güneş arasında olan uzaklık bilinebilir.
Bize göre bu uzaklık ortalama 215 milyon km.dir. fakat Hakk'la mahlukat
arasında uzaklık hakkında bilgi yoktur ve olamaz.
Hakk'a ait olan bu iki sevgi kaynağına da ulaştım. Allah'a şükürler
olsun. Her ikisinde de nikah içi, nikah dışı kadın vardı. Vasıtasız
olmadı. Ancak sadece kısmi idiler. Kısmi olmakla birlikte, nisa
bağlantılı idiler. Hakk'ın sevgi doldurduğu nisa denizinden yine
kadın aracılığı ile zevk elde edilir. Dimağ ile kalp arasındaki
uzun yolda, kişi irfan yolcusudur. Bu yolculukta arifler ve evliya
yolculuğu nisa bakımından bitirmişlerdir. Kadınlar da bu zevklenmede
paylarını yansımalı olarak, yani erkekten yansıyan bir vasıta ile
nisadan alırlar. Yani erkek kadını, kadın erkeği vasıta yaparak
zevk elde ederler. Bu konuda idrak ettiğim bilgi ve yaşantı çerçevesinde
bilgi verdim.
Şimdi gelin de hem nur, hem de anasır beden sahibi olan peygamberlerin
ahvalini düşünün. Onların nerelere ulaştıklarını tasavvur edin.
Hepside Hakk'tan gelen vahiy sahibidirler. Peygamberimiz hadis şerifte
der ki: "Salih kişinin rüyası, vahyin 46'ta biridir."
Salih kişi demek, irfan sahibi demektir. Kalp gözü açık demektir.
Bunu 46 misli gücü olan vahyin derecesinin ne olacağını düşün. Sonra
o peygamberlerin risaleten hepsini Ahmed-Muhammed ikilisi içinde
özleştir. Hatemülenbiya'dır bu.
O'na Allah 9 kadın bir arada (ikisi vefat etmiştir, bunları saymıyoruz)
nikahlamıştır. Bu nikahlanan kadınların hangi hikmetler içinde bulunduklarını
tanıyalım.
Şüphesiz Ayşe validemiz dışında kalan diğer dul olarak Hakk'ın
Peygamberimize nikahlattığı hanımlar, Adem'den İsa'ya uzanan peygamberler
külliyatının bir özet görüntüsüdür. Bu Hakk'a ait sevginin bir tezahürüdür.
Ayrıca Ahmedi bağlantı hüviyeti taşır. İnsan neslinden ilk nur kapsamında
Ahmed-Muhammed ikilisi itibarı ile vücut bakımından ilahi yetkisi
tüm mahlukatı şümulüne alan bu iki beden sahibidir. Bu yüzden birden
fazla kadınla nikahlandırılmıştır. Muhammed ümmeti tek hanımlı hayata
mahkumdur. Birden çok kadınla evlenmelerine izin yoktur. Ayşe validemizle
gelen nikah bize sünnettir. Bunun dışında kalan diğer hanımlar risaleti
amme çerçevesinde Peygamberimize verilmiştir. Risaleti amme itibarı
ile ikinci peygamber İsa'dır. Ancak O nur vücut dışında beden sahibi
olmadığından bu nikah ile bağlantısı olmaz.
Nikah, insanlar arasında aile oluşturmak, çoluk-çocuk sahibi olmak
için, erkekle kadının hayatlarını birleştirmek için yaptıkları akittir.
Dünya hayatının tabii akışı bu. Bir de bunun ilmi ve ahiret yönlü
tarafı vardır. Allah (c.c.) önce Adem peygamberi yarattı. Adem'den
de Havva anamızı yarattı. Sonra da Adem neslini çoğaltmak, yani
evlat edinmek için nikahla ikisinin hayatını birleştirdi.
Bütün ademoğlunun anası Havva'dır. Havva'nın da anası Adem peygamberdir.
Peygamberimiz hadisi şerifte der ki: "Eğer insan insana
tapsaydı, kadın kocasına tapardı". Burada Peygamberimiz
kadınla erkek arasındaki üstünlüğe de işaret ediyor. Evlenme açısından
topluma bak ki evlenme teklifi erkekten gelir. Evlenince de kadının
soyadı erkeğinkine bağlanır. İki ayrı isme tek bir soyadı olur.
Böylece ilahi hikmetin bir tecellisi olarak Havva anamızı Adem dedemize
bağlayan soy akışı, bu neslin her ailesine uzantı yürütmüş oluyor.
Bir de bunun Hakk tarafını tanıtalım ki önemli olan budur. (Fususulhikem,
cilt 2, sayfa 452) "Eğer hubbi ilahi (Hakk sevgisi)
erbabından ise, nisa (kadın) mazharında Hakk'la iltizaz
eder, (kadınla sevişme sırasında Hakk ile zevklenir). Eğer
şehveti tabiiyye eshabından ise cima ile iltizaz eder, (Yani
sadece zevki her iki taraf birbirinden alıyorsa, zevki hayvanidir).
(sayfa 444) Mire (kadın) dahi mazharı ilahidir. Zira
sureti Hakk, reculde (adamda) ve sureti recul, mirede zahire
olur (Burada mazharın manası bakan ve bakılan). Anasırdan
oluşan surette cimadan (sevişmeden) azam (en büyük) vuslat
(kavuşmak) vaki olmadı. Hini vuslatta (kavuşma
zamanında) şehvet adamın bütün eczasına (vücudun en ücra
köşesine) amme olur. Boşalınca da fani olur. (Zevk açısından
şehevi zevk biter.) Şehvet amme olduğundan ötürü, adam
miraya mübaşereti sebebiyle iğtisal (yıkanmak) ile emrolundular.
Hakk, kul üzere ğuyurdur, razı değildir ki, kendinden başkası
ile zevklensin. Bu sebepten Hakk abdini (kendine kulluk
edeni) tathir eyledi (yıkanmakla temizletti) ta ki Hakk'a
geri dönsün.
Yukarıdaki 400 sene önce Osmanlı Türkçe'si ile yazılanlar, günümüz
Türkçe'si ile yeterince anlaşılmaz. Bu sebepten açıklık getiriyoruz.
Basiret sahibi olanlar, yani kalp gözü açık olanlar ariflerdir.
Bunların zevklenmesi Hakk ile olur. Bu nasıl bir iştir. Dünyada
bunun inandırıcı örneği var mıdır, diye herkes merak eder. Bir örnek
verelim. Buğday tanesi veya sebze düşünün. İlkbaharda ekilir, sonbaharda
biçilir. Öğütür, un yapar, yersin. Sebzeyi de ya çiğ ya da pişirir
yersin. Bu anlatılan, şehvetle yürüyen hayvani zevke eşdeğer örnektir.
Zira ömrü kısadır. Bir de elma ağacını düşün, yemişini yedin, çekirdeğini
diktin. Ağaç oldu. Yüzlerce elma alırsın. Artış ve çokluk bakımından
örnektir. Bu da Hakk'tan olan zevklenmeye eşdeğerdir. Burada toprak
kadına örnek olur. Bu bir yaklaştırmadır, yeterli örnek olamaz.
Bir de bunu radyo cihazı ile tanıtalım. Hem pille, hem de elektrikle
çalışan bir radyo düşünün. Devamlı pille çalışır. Pil bitmeden fişle
kabloyu prize bağladın. Elektrikle çalışıyor. Pille çalışmasını
hayvani zevklenme, elektrikle çalışmasını Hakk'la zevklenme kabul
eyle. Bir derece bu meseleyi anlamış olursun. Yaşanmadıkça bilinmeyen
bu hal, ancak bu kadar anlatılır. Mevlana Celaleddini Veliye sordular:
"Aşk nasıl bir şeydir, bize anlat", dediklerinde cevabı
şöyle olmuştur: "Benim gibi olursan, anlarsın"
dedi. Dünyada bir örneği olmayan, yalnız ahiret tarafı ile bilinen
gerçekleri, erenler, ölmeden önce ölenler bilirler.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın bir bedene bağlı 9
nikahlı hanım bulundurmasına gelince; bu mesele risalet bağlantılı
olup, tamamen Hakk'a ait hikmetler taşır. Hiç kimse risaletin velayete
ait sırlarını, hikmetlerini bilmeden aklı beşer ile bu meseleye
fikir yürütmesin. Yaptığı ibadetleri zedelediği gibi, imanından
çok şey kaybetmiş olur. Zira müspet ilimlerin (dünya ilim sisteminin)
ortaya koyduğu ilmi üstünlük, yani fen ve teknoloji, dinleri ilmen
inandırıcı olmaktan uzaklaştırmış, getirdiği yeniliklerle kendini
her sahada üstün kabul ettirmiştir. Bu sebepten inançlı kişiler
peygamberlerin bu ve bunun gibi davranışlarına itiraz etmek gibi
bir gaflete düşmüşlerdir. Şu husus iyi bilinmelidir ki, peygamberler
beden yapısı itibarı ile herkes gibi beşerdir. Fakat Hakk'ın onların
bedenlerindeki risalet hareketlerini (eğer resul ise) kendisi yürütür.
Yani her Resulün davranış biçimi devlet başkanı gibi, resmi ve gayrı
resmi olur. Her devlet başkanı devletin işlerini kendisi içini değil,
başkanı bulunduğu millet için yapar. Kanunlar çerçevesinde hareket
eder. Bu devlet başkanının resmi tarafıdır. Bir de onun resmi olmayan
tarafı vardır. O taraf onun kendine ait özel tarafıdır. Bu tarafı
ile, devlet başkanı, her kişi gibidir.
İşte bunun gibi her Resulün resmiyeti vardır. Bu taraf o Resulün
Hakk tarafıdır. O tarafta bulunduğu sürece yaptıkları ve söyledikleri
Hakk'a aittir. Ayette. "Hevadan nutuk etmedi. Vahiyle illa
söyledi" diye açık teminat vardır.
Peygamberimizin risalete bağlı en önemli işlerinden biri şüphesiz
nikahladığı hanımlardır. Bunların hepsi risaletle bağlantılıdır.
Yani bu hanımları vahiy ile almıştır. İlahi resmiyetin gereği
böyle. Hakk al diye emretti, O da aldı. Bunların nikahlanmalarında
Peygamberimizin en küçük bir isteği yoktu ve de olamazdı.
Para, kadın ve rahatlık peşinde koşan ve ahirete inanmayan (sözüm
onlara) medeni dünya, bu evlenmeye karşı çıkan tavırlar sergilemektedirler.
Şeytanın lanet halkasına yapışmış olan bu kişiler, ehli sünnet içine
fitne sokmakla meşguldürler. Hatta hacca giden yaşlı kişilerin dahi
şu sözleri ile karşılaştım. Peygamberimizin İbrahim ismindeki oğlu,
Mariye isimli cariyeden olmuştur. Buna bir türlü aklım sarmadı.
Bir peygamber bu kadar hanımları varken, cariye ile niçin bir araya
geliyor, gibi sözlerle karşılıyordu.
İşet velayet ilminden (Hakk'a yakınlık ilmi) yoksun olan İslam
Dini ilim fakirliğine mahkum olduğundan, bu sorulara ilmi cevap
veren olmadığından, bilgi açısından yetim kalmıştır.
Şimdi önce Peygamberimize verilen hanımları tanıyalım, sonra da
bu sorulara cevap verelim.
Peygamberimiz ilk evliliğini Hatice validemiz ile yapmıştır.
Bu evlilikte Peygamberimiz 25 yaşında, Hatice validemiz ise 40 yaşında
idi. Hatice validemizin kimliği şöyle: bu validemizin dedesi Kusayy
(ileri dede) Efendimiz'in soyu ile birleştiği için, cedleri hesabına
akraba idiler. Hatice validemizin babası Kureyş kabilesi eşrafından
Hüveylid bini Esed, annesi Amir bini Lüeyy soyundan Fatıma binti
Zaidetül Esamdır. Hatice (r.a.) büyük bir kemale sahip olduğundan,
tahire (temiz kadın) lakabı ile anılırdı.
Hatice validemiz ilk evliliğini Atik bini Abid ile yaptı. Bu evlilikten
Hind isminde bir kızı oldu. Bu kocası vefat etti. Bundan sonra ikinci
evliliğini Hind isimli biri ile yaptı. Bu evlilikten Hale ve Hind
adlarında iki oğlu vardı. Bu da vefat edince dul kaldı.
Hatice validemizin yaşının büyüklüğü, tecrübesi ve akıllı hareketleri
sebebiyle kübra adını almıştı. Bu lakabı ile Haticetül
Kübra olarak anılırdı. Peygamberimiz Mekke'de bulunduğu müddetçe
Hatice validemizin evinde ikamet etmiştir.
Peygamberimizin ilk oğlu Kasım idi. 18 ay yaşadı. Hatice validemizin
peygamberden gelen ilk evladı idi. Peygamberimiz beş senelik evli
iken, yani 30 yaşında iken ilk kızı Zeynep dünyaya geldi. Hicretin
sekizinci yılında 28 yaşında iken vefat etmiştir.
Peygamberimizin ikinci kızı Rukayye'dir. Halife Osman'da (r.a.)idi.
Hicretin üçüncü yılında vefat etti. 4 ay 10 gün olan şer'i müddet
sonunda Peygamberimizin üçüncü kızı olan Ümmü Gülsüm'ü aldı.
Bilindiği üzere İslam şeriatında bir Müslüman erkek, hanımı ölünce,
baldızı kız dahi olsa 4 ay 10 gün bekledikten sonra baldızını alabilir.
Bu süre hanımı sağ iken, baldızı mahremi olur, yani nikahlanması
haramdır. Bu 4 ay 10 gün bu mahremiyetin kalkması süresidir. Yani
kişinin karısı öldükten sonra, baldızının mahremiyeti 4 ay 10 gün
devam eder. Yalnız baldızı değil, nikahla gelen mahremiyetin hepsi
devam eder.
Rukayye hicretin üçüncü yılında, Ümmü Gülsüm hicretin 9. yılında
vefat ettiler.
Fatımatüzzehra, Peygamberimizin dördüncü kızı (beşinci evladı)
olan Fatıma anamız, Peygamberimiz ahiret göçtükten sonra hayatta
kalan tek evladıdır. O da altı ay sonra ahirete göçtü.
Hatice validemiz, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Yani Mekke'de
hayata gözlerini yummuştur. Peygamberimiz 50 yaşında idi. Hatice
validemiz 65 yaşında vefat etmiştir. Peygamberimizin bütün evlatları
Hatice validemizden idi. Hatice validemizle yaşanan 25 sene süresince
Peygamberimizin hanımı tek idi. Nikahı altında başka hanım yoktu.
Hatice validemizin vefatından sonra Hakk Teala Peygamberimize vahiy
(melek vasıtası ile emir) göndererek birden fazla hanım almasını
bildiriyor. Önce Sevde validemize dünür gidiyor. (Sevde 5
ya da 6 çocuklu duldur.) Ondan evet cevabı gelince, bu defa Ayşe
validemize dünür gidiyor. Ondan da evet cevabı alıyor. Birbiri ardına
iki hanım nikahlıyor. Ayşe validemizin durumu farklıdır. 13 yaşında
bir kızdır. Ebubekir Efendimiz'in kızıdır. Hanımların içinde bakire
olarak aldığı tek hanımıdır. Buna ait istisnai haller vardır. İlerde
onları açıklayacağız.
Sevde ve Ayşe'den sonra üçüncü dünür, hicretin üçüncü yılında Hazreti
Ömer'in kızı Hafsa validemize gitti. Peygamberimiz üçüncü
hanım olarak Hafsa validemizi nikahladı. Bu validemiz hicretin 45.
yılında 60 yaşında vefat etmiştir.
Peygamberimiz aynı sene, yani hicretin üçüncü yılında Huzeyme kızı
Zeynep ile evlenmiştir. 3 ya da 8 ay yaşamıştır. Hatice validemizden
sonra ikinci vefat eden hanımıdır. 30 yaşında ahirete göçmüştür.
Peygamberimizin altıncı hanımı Ümmü Seleme idi. Bunu üç
defa istedi. Üçüncüde evet dedi. Evlendiğinde bu validemizin dört
çocuğu vardı. Çocukları Peygamberimizi rahatsız eder diye kabul
etmiyordu. Allah (c.c.)'ın emri olduğu anlatılınca, kabul etti.
Bu validemiz Peygamberimizin hanımlarından en çok yaşayanıdır. Hicretin
61. yılında 84 yaşında vefat etti.
Peygamberimizin 7. hanımı Ümmü Habibe'dir. Emevi soyunun
eşrafından Ebu Süfyan'ın kızıdır. Bu validemizin bir kızı vardı.
Bu akid hicretin yedici yılında olmuştur. Hicretin 44. yılında 73
yaşında vefat etmiştir.
Peygamberimizin 8. hanımı Çahş kızı Zeyneb'dir. Efendimiz'in
halasının kızıdır. Ayet geldi, Allah (c.c.)'ın emri ile nikahlandı.
(Ahzab suresi, 37-40. ayet) Nikahlanma Kur'an'da ayetle sabit olunca,
mehir (nikah bedeli) vermek olmadı. Hicretin 20. yılında 53 yaşında
vefat etmiştir. (İki eli ile çalıştığını yiyen ve yediren cömertliği
vardı)
Peygamberimizin 9. hanımı Haris kızı Cüveyriye validemizidir.
Beni Mustalik oğullarından Haris'in kızıdır. Savaşta esir alınmıştı.
20 yaşında idi. Peygamberimiz dokuz okiye altın karşılığı bedel
ödeyerek azad etti ve de zevce edindi. Hicretin beşinci yılında
idi. Bu validemiz hicretin 56. yılında vefat etmiştir.
Peygamberimizin 10. hanımı Huyey kızı Safiye validemizdir.
Hayber Emiri Huyey'in kızıdır. Annesi Semvan kızı Berre'dir. Yahudilerin
beni nadir kolundandır. Hayber fethinde esir düştü. Hanedana mensup
olduğu için eshap tarafından istenerek ezvacı mutahharattan (temiz
zevcelerden) olması Peygamberimize teklif edildi. Peygamberimiz
de azad ederek kendisine eş yaptı. Hicretin 7. senesi idi. Bu nikah
akti seferde oldu. Yani savaş sırasında.
Annesi Yahudi olduğundan akrabalarına arada bir sılai rahim (gidip
görme) yapardı. Bu da kumaları arasında dedikoduya sebep olurdu.
Bir gün Peygamberimiz onun evine geldiğinde Safiye validemizi ağlarken
buldu. Sebebini öğrenince ona, "sana Yahudi diyenlere Harun
dedem, Musa amcam, Muhammed de kocam deseydin ya" demek
suretiyle onu teskin etti. Bu validemiz hicretin 50. yılında 60
yaşında vefat etmiştir.
Peygamberimizin 11. hanımı Haris kızı Meymune validemizdir.
İsmi Berre iken Peygamberimiz değiştirdi ve Meymune yaptı. Künyesi
Ümmülfazl (Fazlın annesidir) dır. Peygamberimizin en son nikahladığı
hanımıdır. Bu nikah Mekke'de, Umre'de olmuştur. (Yani Umre ziyareti
esnasında). Mekke'den 10 km. Medine tarafında. Şerif isimli yerde.
Bu validemiz hicretin 56. yılında vefat etmiştir.
Peygamberimizin ikinci oğlu İbrahim nikahlı hanımlarından
değil, Mariye isimli cariyesinden (kadın köle) olmuştur.
İbrahim 18 aylıkken (1,5 yaşında) vefat etmiştir. İslam'da cariyeler
için mehir vermek olmaz. Zira bedel (para) ödeyip değeri verildiğinden,
ayrıca nikah muamelesi gerekmiyor. Nikah muamelesi (bedeli) ödenen
parada mevcuttur. Soru: peki azad etse de nikah yapsa olmaz mıydı,
Cüveyriye ve Safiye validelerimiz gibi, diye bir soru her aklı başında
olan edep sahiplerinin aklından geçer. Cevaben deriz ki: o iki validemiz
hür iken harpte esir düşmüşlerdir. Onları Peygamberimizin ordusu
esir etmiştir. Satış yemiş esirler değillerdi. Fakat Mariye Pazar
görmüş, satış yemiş cariye idi. Onu azad etmek izni Hakk Teala'dan
gelecekti. (soru içinde soru) İslam ordusunun savaşta aldığı esirlerden
olmaz mıydı? Elbette olurdu. Belki böyle idi. Öyle ya da böyle,
kadın köle. Mariye azad edilmeden gerdeğe girme muamelesi oldu.
Bunun böyle olması Hakk'ın emri doğrultusunda cereyan etmiştir.
Bu meselede Peygamberimiz Hakk'a bağlıdır.
Peygamberde gördüklerimizi ve duyduklarımızı peygambere değil,
Hakk'a sormamız gerekir. Yani dememiz gerekir ki, acaba birden çok
hanım ne anlama gelir, kölelik ilmi ve ahlaki açıdan hangi sebeplere
dayanır? Bu konularda Hakk'ın hikmeti nedir? Bizi ne gibi tembihle
uyandırıyor? Peygamberde bu görülenlere itiraz yerine, öğrenme duygusu
taşımamız gerektiği aşikardır.
Şeriatı Ahmediye derinliklerinde yer alan bu hikmetlere Peygamberimizin
risaletle getirdiği ve yaşadığı bu gerçekleri, şehvetle yürütülen
hayvani arzulardan zanneden hayvani natık sıfatı taşıyan çevreler,
evlatlığının karısını aldı, 23 tane kadın aldı, İbrahim çingene
kızı cariyedendi gibi akıl almaz uydurmacalarla iftira etmişlerdir.
Mümin olan, velayet ilmi içinden gelen bilgi ile bizim açıklamalarımızı
dinlesin. Dünya milletleri medeni anlayış diye isimlendirdikleri
yenilikler içinde yıl yıl, basamak basamak kadını ön plana atarak,
İslam'ın kadına verdiği gerçek değeri uzaklaştırmak ve ilahi sevgi
yerine, şehvet sevgisini ön plana almak peşindedirler. Bu sebeple,
kadının şehvet sevgisiyle bakılan yerleri teşhir ediliyor. Televizyon
cihazı onların teşhir salonudur.
İlmi hiç varlık gösteremeyen şeriatçı çevreler, silahsız asker
gibi bağırıp dururlar. İlmin, bilginin girdiği yerde saygı vardır,
değer vardır. Yeter ki o bilgi bir işe yarasın.
Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "Bütün peygamberler
kardeştirler. Bir babanın birden çok hanımlarından olan çocukları
gibidirler. Dinleri birdir". İşte dinleri birdir sözü tek
din, tek şeriat demektir. Burada şeriatı Ahmediye kast ediliyor.
"İnneddine indellahilislam" ayeti de bu dini beyan
ediyor. Acaba birden çok zevceler ne manaya gelir. Evliyaya göre
bunlarında irfan anlayışı içinde manası şöyle: "Allah (c.c.)
has isimdir. Yani ana isimdir. Dal isimlerle mahlukata uzantı
yapar. Bu dal isimlerin başında Allah (c.c.)'a en yakın yerde peygamber
bulunur. Her dal isim başında peygamber olunca, ortada müennesiyet
manası çıkıyor. Yani biri, bin yapan ve doğurandır. Müennes dişilik
demektir. Çokluğu meydana getiren, Adem neslini çoğaltan kadınlardır.
Her nerede çokluğa giden dal varsa, orası kadın anlamı taşır."
Burada ister istemez bir soru doğuyor. Allah (c.c.)'ı baba yerine
mi koydun, diye herkes soru sorar. Cevaben deriz ki: hadisi şerifte
Peygamberimiz: "Şüphesiz Allah (c.c.) Adem'i kendi sureti
üzere yaratmıştır" der. Burada ilk nebi Ahmed, hem teklik,
hem de baba yerinde oluyor. Allah (c.c.)'ın birlik yetkileri ile
donatılmış oluyor. Evliyadan Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.) bu baş
nebiye "babayı alem" der. Burada Allah (c.c.) bir,
din bir, şeriat de birdir. Bu merkeze Hakk deriz.
İşte bu merkezden tüm peygamberlere Hakk gözüyle baktığımızda,
Peygamberimize Hakk Teala'nın neden birden çok hanım almayı emrettiği
kolayca anlaşılır.
Hakk Teala Allah (c.c.)'tan kendisine verilen müsemma yetkileri
ile Adem'den İsa'ya gönderdiği dal isimlere bağlı peygamberlerin
27'sini temsilen risalet itibarı ile Muhammed Mustafa (s.a.v.)'yı
gönderdi. (Fususulhikem) isimli kitapta bunu mubeşşirede
Şeyhi Ekber Muhiddini Arabi (k.s.)'ye açıklamıştır. Evvelki yazılarımızda
bunları tanıttık. Birden çok hanımların hikmetleri şöyle.
Hakk'ın emri ile dul olarak aldığı 10 hanımları, geçmiş peygamberleri
temsil anlamı taşır. Kızlık, yani bakirelik, yeni bir başlangıç
demektir. Resulü Ekrem Efendimiz Ayşe validemizi kız olarak alması,
şeriatı Muhammediye'yi temsil anlamı taşır. Dal olarak almasını
Hakk'ın emrettiği zevceleri, şeriatı Ahmediye'yi temsil ederler.
Yani Peygamberimizin; "Ben (amme olarak) nebi idim,
Adem su ile çamur arasında iken" hadisi şerifi bu manaya
işarettir. Bu konuya Hatice validemizle Meryem ana sırları ile açıklık
getirelim.
Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat isimli eserinin
120. sayfasında, yalnız evliyanın bilebileceği bu konuyu aydınlatan
sırrı şöyle açıklıyor. "Kütübü siyerde (evliyanın kendilerinin
bilebildiği kitaplarda) mezkürdür ki, Haticei Kübra (r.a.) kantarai
dünyadan (dünya köprüsünden) geçip gider olduğu demde
(az bir zaman kala) müjde risan (kurtulma müjdesi) rütbei
manevi (ilk nebi Ahmed makamından) cenabı nebevi (Peygamberimiz
(s.a.v.)) buyurdular ki; ya Hatice! zerrene, yani bisatı şerefte
nediim (ilahi aşk içinde yüksek yatakta) ortağına (yani
kumana) benden selam söyle" dedi. Hatice validemiz buyurdular
ki; "Kimdir benim ortağım ya Resulellah!" diye
sorunca fahri alem (Peygamberimiz) cevap verdi ki; "İsa'nın
validesi Meryem'dir" dedi. "Hatice validemiz baş
üstüne deyip çeşmi ğazalanisin (konuşan gözleri ile) süzerek
tebliği selam (selamı yerine ulaştırmak üzere), darüsselama
(ahiret tarafına) puyan ve azm kirdi rah ayan oldu. (yani
gayretle koşarak açık yolu tuttu). Bu sırrı nihanı (gizli
sırrı) içindir ki, Velayeti Mutlaka İsa (a.s.) ile hatmolunur,
(tamamlanır). Zira ferzend kiram Hatemülenbiyadır."
Görülüyor ki Hatice validemizin Peygamberimizden 15 yaş büyük olması,
ilk nebi Ahmed'in hikmetleri ve sırları ile bağlantılıdır. Hatice
validemiz Peygamberimizin kumasız tek eşi idi. Bu dünya tarafında
böyle idi. Fakat geçmişe uzanan peygamberler zinciri açısından Peygamberimizin
ismen temsil ettiği 27 peygamberin içinde İsa da vardır. İşte Meryem
oğlu Mesih (anasır bedenle Meryem, nur vücut sahibi İsa açısından
İsa'dan uzantı olan Mesih) çift hüviyetlidir. Ölmek nedir bilmeyen
nur vücuda sahip olan İsa (a.s.)'nın ikinci kez dünyaya gelişi,
Velayeti Mutlaka ile olur. Onun bu gelişi İsa-Mesih ikilisinin ilk
nebi paralelinde dünyaya gelişidir ki, İslam Dininin ikinci ayağı
olan velayeti tamamlamış olur. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)
Mirac ile birleştirdiği anasır ve nur beden ikilisinin yanında -ki
Ahmedi şeriat kapsamına risaleten girmektir. İsa da 40 yıl sürecek
ikinci geliş süresinde velayeti tamamlar. Şeriatı Ahmediye tek din
olarak ilan edilerek, İslam Dini iki kanattan dünyaya tanıtılmış
olur.
İlk nebi Ahmed'e doğrudan bağlı olan bu iki peygamber, tüm ademoğluna
uzantı oluştururlar. (bunlara ait geniş bilgi özel kayıtlarda yazılmıştır.)
Hatice validemiz kumasız ve tekti. Peygamberimiz çocuklarını bu
zevcesinden aldı. Risalet hikmetleri içinde hangi gerçekleri yansıtıyordu.
Hatice validemiz ilk nebi Ahmed ile Adem peygamber arasında uzanan
ve binlerce Adem gibi neslin geldiği zaman içindeki sırlar denizinde
bulunan hikmeti temsil eder. Meryem de Hatice gibidir. Kur'an'da
"Kemeseli Adem" deniyor. İsa peygamber için İslam
evliyası şöyle der. "Adem'e ruhumdan üfledim" ayetinde
belirttiği üzere, Hakk Teala'nın bu üfleme sırasında İsa yoktu.
Sırlar ve hikmetler yüklü bir yaratılışa sahip İsa, Meryem'in oğlu
olarak anasıra uzanan tarafı itibarı ile ilk nebi Ahmed'in hikmeti
içinde bulunur. Yani Adem'den önceki zaman içinde.
Peygamberimize Hakk'ın nikahlattığı diğer dul hanımlardan 9'u Adem
ile İsa-Mesih arasında gelen peygamberleri temsilen nikahında mevcuttu.
İsa-Mesih ile Muhammed Mustafa (s.a.v.) arasında sadece Ayşe validemiz
vardı. Bakire olarak aldığı tek hanımı. Ebubekir'in kızı idi. Muhammed
(s.a.v.) ümmetine evlenmede sünnet olan bu validemizdir. Denebilir
ki Peygamberimiz iki hanım almıştır. Biri Hatice validemizdir, öteki
Ayşe validemizdir. Hatice vefat edince Ayşe validemizi aldı. Ayşe
validemizin bizim için örnek oluşturduğunu ve diğer zevcelerinin
geçmiş peygamberleri temsilen verildiği aşağıda yer alacak hadisi
şeriflerden anlaşılıyor.
Önce hadisi şerifleri sıralayalım. Buhari'de bulunan hadisi şerifleri
aynen kaydediyorum.
1- (Sayfa 876, sıra 1204) Ayşe validemiz naklediyor,
Peygambere dedim ki: "Ya Resulellah! Siz mesela bir vadiye
inmiş olsanız, vadinin bir yerinde yaprağından yenmiş ağaçlar,
diğer yerlerinde yaprağından yenmemiş ağaçlar olsa, kendi devenizi
hangisinden otlatırdınız." Peygamberimiz (s.a.v.) "Yaprakları
yenmemiş olanından" dedi. Ayşe validemiz bu soru ile
kendisinden başka bakire kızla evlenmediğini peygamberden sormak
suretiyle öğrenmek istemesi içindi.
2- (Sayfa 429, sıra 708) Ayşe validemiz naklediyor,
Bir zaman Resulullah (s.a.v.)'ın hanımları iki grup idiler. Birinciler,
Ayşe, Hafsa, Safiye, Sevde. İkinciler; Ümmü Seleme, Zeynep, Meymune,
Ümmü Habibe, Cüveyriye idi. Peygambere hediyeler Ayşe validemizin
nöbetinde gelirdi. Öteki ortakları buna üzülüyordu. Ümmü Seleme,
validemizi peygambere gönderip üzüldüklerini anlatmasını söylediler.
O bunu üç defa peygambere söyledi. Peygamber (s.a.v.): "Ayşe'den
dolayı bana sıkıntı vermeyiniz. Ondan başka hiçbir hanımımın yatağında
bana vahiy gelmedi" buyurunca, bir de Fatma kanalıyla
başvurdular. Peygamber Efendimiz Fatma'ya "Kızım benim
sevdiğimi sen sevmez misin?" deyince 'evet' deyip
döndü. Bir de Zeynep validemizi (Peygamberimizin halasının kızı)
araya koydular. O Ayşe validemizin odasına gelip Peygamber (s.a.v.)'e
söyledi. Ayşe ile haseb-neseb (soyluluk, bağlılık ve sevgi) münakaşasına
girdi. Peygamberimiz gülümseyerek dinliyordu. Ayşe Zeynep'i susturunca,
Peygamberimiz Zeynep'e "O Ebubekir'in kızıdır"
buyurdu.
3- (Sayfa 591, sıra 917) Ebu Musa (r.a.) naklediyor,
"Erkeklerden kamil çoktur. Nisa (kadın) dan yoktur. Sadece
firavunun karısı asiye ile İmran kızı Meryem vardır. Şüphesiz
fazilette (söz ve işi Hakk'ın elinde olan) Ayşe
en üstünüdür. (Onun üstünlüğü) tiridin diğer
yemeklere olan üstünlüğü gibidir" buyurmuştur.
4- (Sayfa 671, sıra 1024) Enes (r.a.) naklediyor,
Uhud savaşında o gün Ayşe validemiz ile Enes (r.a.)'in annesi
Ümmü Süleym eteklerini çekmişler, hal halları (ayak bilezikleri)
meydanda atlaya atlaya, kırbaları (meşin su kabı) ile İslam askerlerine
su dağıtıyorlardı. Bu hadisi şeriften çıkan mana şu: kadınlar
savaşa gider, geri hizmetlerde görev yaparlar. Ayrıca kadının
tarlada, bağda, bahçede çalışması meşru olduğuna dair olan anlayışın
tanıtılmasıdır.
5- (Sayfa 673, sıra 1027) Ayşe validemiz naklediyor,
Peygamberimizin öteki eşleri (kumaları) arasında Hatice'yi kıskandığım
kadar hiç birini kıskanmazdım. Gerçekten ben Hatice'yi görmedim.
Fakat Peygamber onu çok anardı. Ben de arada bir "Ya Resulellah,
dünyada Hatice'den başka kadın yokmuş gibi davranıyorsunuz"
derdim. O da bana "Hatice öyle yapardı, böyle yapardı.
Ondan benim çocuklarım var" buyurdu.
6- (Sayfa 541, sıra 852) Ayşe validemiz naklediyor,
Peygamber (s.a.v.): "Ya Ayşe! işte Cibril (Cebrail)
yanımda, sana selam eder" deyince, benden de
ona selam ve Allah'ın bereketi olsun, benim görmediğim şeyleri
görüyorsun dedim. (Melekler suret takınmadan, nur vücutları içinde
görmek izni ademoğlundan yalnız peygamberlere verilmiştir.)
7- (Sayfa 648, sıra 988) Amr İbnülas naklediyor,
Peygamberimiz beni Zatüsselasil gazvesine (savaşına) çıkan askere
kumandan yapmıştı. Dönüşümüzde huzuruna gelip, "Ya Resulellah!
İnsanlar içinde en çok kimi seversin?" dedim. Peygamberimiz
: "Ayşe'yi" dedi. Erkeklerden kimi seversin dedim,
"Ayşe'nin babasını, sonra da Ömer (r.a.)'i" saydı.
8- (Sayfa 442, 443, 444, 445, sıra 722) Ayşe Validemiz
naklediyor,
Peygamberimiz (s.a.v.) sefere (savaşa) çıkmadan önce hanımları
arasında kura çeker, kime çıkarsa onu beraber götürürdü. Beni
Mustalik harbine giderken kura bana çıkmıştı. Beraber yola çıktık.
Kadınların örtünmesine ait ayet yeni gelmişti. Hevdeçli mahmel
(kapalı sandık)içinde deveye binip oturmuştum. Orası fetholundu.
Dönüşte Medine'ye geleceğimiz gece yolda konakladık. Sonra askerin
kalkacağı ilan edildi. Ayşe'nin içinde bulunmadığı hevdeç deveye
bindirildi ve yola devam edildi. Hayli zaman geçtikten sonra hevdeçin
içinde Ayşe'nin olmadığı anlaşıldı. Bir kısmı geriye dönüp Ayşe'yi
arayıp buldular. Büyük abdest bozmak için uzaklaştığını söyledi.
Bundan sonra iftira olayı başladı. İddia şöyleydi. Ayşe'nin haber
vermeden konvoydan ayrılması, gizlice zina yapmak içinmiş, gibi
söylentiler eshap arasında yayıldı. Mastah isimli kişi iftiranın
başını çekiyordu. Bu olay bütünü ile Peygamberimize anlatıldı.
Sonra Peygamberimiz mescide gidip minbere çıkıp; "İftiraya
cüret eden Übey oğlu aleyhinde konuşmamı mazur görün. Ehlim hakkında
iftirada bulunup bana cefa edeni cezalandırmak için bana kim yardım
eder" dedi.
Mescidde Peygamberimizi tutanlarla karşıtı olanlar arasında tartışma
çıkınca, Peygamberimiz minberden inip aralarını buldu ve havayı
yatıştırdı.
Ayşe diyor ki: "Babamın evinde kalıyordum. Annem ve babam
odama geldiler. O sırada Peygamberim (s.a.v.) odama girip oturdu.
Olaydan o güne kadar geçen bir ay içinde hiç gelmemiş, vahiy beklemişti."
O, hamdü sena ve şahadetle söze başladı. "Ayşe, hakkındaki
dedikoduyu duydum. Sen bundan uzak isen Allah (c.c.) bildirir.
Değilsen ve bir günaha bulaşmışsan tövbe et, Allah (c.c.) affeder.
O, itirafla tövbe edenleri bağışlar" buyurdu.
Allah'ımın peygambere rüya göstererek beni temize çıkaracağını
umuyordum. Fakat Kur'an ayeti geleceğini sanmazdım. İşte bu sırada
kimse dışarı çıkmadan Peygamberin yüzünde (her vahiy geldiğinde
olduğu gibi) vahiy belirtileri göründü. Kış gününde yüzünden terler
akmaya başladı. Vahiy gelmişti. Sevgi ve müjde gülümsemesi ile
tebessüm ederek "Ayşe, Allah (c.c.)'a hamd ve şükret.
İftiradan seni arıttı, beraat ettirdi" buyurdu.
Nur suresi (11. ayet) meali: "O uydurma haberi getirenler,
içinizden mahdut bir zümredir. Onu sizin için şer sanmayın. Aksine
o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah nispetinde
ceza vardır."
Ayşe validemize yapılan bu iftiradan alınan dersler vardır. Bunları
sıralayalım. Birincisi şeriatı Muhammediye'yi temsilen Ayşe validemiz
kıyamete kadar biz Müslümanlara evlenmede tek hanımla yetinin,
demek olur. Bu fiilen bir tembihtir.
Zina suçlamasında Peygamberimiz Ayşe validemize; "Bir
günaha bulaşmışsan tövbe et, Allah (c.c.) affeder. O itirafla
tövbe edenleri bağışlar" dedi. Demedi ki sen taşlanacaksın.
Tövbe etmesini tembih etmiştir. Biz ölçüyü Peygamberimizden alırız.
Bunun dışında kalan hüküm ve iddialar peygamberin ve risaletin
dışında kalırlar.
Ululemirden, yani İslam evliyasından böyle bir hüküm duyulmuş
değildir. Vahşi bir anlayış içinde yürütülen bu taşlama olayının
İslam dini ile uzaktan yakından bir bağlantısı yoktur. Ancak Kur'an'daki
taşlama hükmünün sözle bağlantılı olduğu iyi bilinmektedir. Sözlü
utandırma, konuşmama, kötüleme, arkadaşlık yapmama, kadınsa mahalleden
uzaklaştırma gibi toplumdan tecrit etme anlamı taşır.
Bu bir ay süren iftira, sonunda ayet inmesine vesile oldu. Peygamberimizin
hiçbir hanımı için söz konusu değildir. Ayşe validemizdeki bu
istisnai meziyeti biz ümmeti için evlenmede tek hanımı aşmayın
ve de kız alın, tembihi yüklüdür.
Peygamberimizin Zeyd isminde evlatlığı vardı. Bu erkek köle Hatice
validemizin idi. Peygamberimiz hediye etmesini istedi, o da hediye
etti. Peygamberimiz azad ederek hür yaptı. Sonra da evlatlık edindi.
Ayşe validemiz de bir evlatlığı olsun istedi. Arzusunu Peygambere
açtı. O da ona ablası Esma'nın oğlunu evlatlık almasını söyledi.
Bu Abdullah idi. Onu evlatlık edindi. Böylece Ayşe validemiz Ümmü
Abdullah (Abdullah'ın annesi) lakabı ile künyelendi.
Ayşe validemiz yalnız Buhari'de mevcut 1527 değişik hadisi şeriften
130 tanesinin ravisidir (rivayet eden). Diğer hanımlardan Ümmü
Seleme 9, Hafsa 2, Meymune 2, Ümmü Habibe 2, Sevde 1, Safiye 1,
Zeynep 1 hadisi şerif rivayet etmişlerdir.
9- (Sayfa 782, sıra 1113) Ayşe validemiz naklediyor,
Cenabı Hakk'ın bana verdiği en büyük nimetlerden biri, Peygamber
(s.a.v.)'in benim evimde, benim nöbetimde, mübarek başı göğüs ve
gerdanımda iken vefat etmesidir.
Başka bir büyük nimette, tükürüğümün tükürüğüne karışmış olmasıdır.
Şöyle ki: "Peygamberimiz son nefesinde iken kardeşim Abdurrahman,
elinde bir misvakla içeri girdi. Peygamberimizin misvaka baktığını
görerek, misvak ister misiniz? dedim. Başı ile işaret ederek, istediğini
belirtti. Misvakı alıp verdim. Dişlerine sert geldiğini anlayarak
yumuşatayım mı? diye sordum. Başı ile yumuşatmamı işaret etti. Misvakı
dişimle çiğnedim. Tükürüğümle yumuşattıktan sonra tekrar verdim.
O, misvakı dişlerine güzelce sürdü. Tükürüğüm tükürüğüne değdi."
Önünde deriden yapılmış su kabı vardı. Mübarek ellerini bu kaptaki
suya sokuyor, yüzüne sürüyor ve; "La ilahe İllallah, şüphesiz
her ölüm için idrak ve şuur eksikliği vardır. Büyük arkadaş yanında
olayım" sözünü tekrarlayarak ruhunu teslim etti. Sonra
da eli düştü. Hastalığı sürece ilaç istemedi.
Peygamberimiz hiçbir hanımı ile dudak öpüşmesi yapmadığı bu tükürük
ve misvak olayından anlaşılmaktadır. Bu konuda peygamberden böyle
bir olay olmuş gibi konuşanların iftira yaptıkları anlaşılmaktadır.
Peygamberden maada her ademoğlunun nikahta birbirlerini dudaktan
öpmelerine herhangi bir şekilde bir yasak yoktur. Ancak, peygamberlerde
şehevi arzu, şehevi sevgi olmadığından bunları istisna tutmak Allah'a
ve Resulüne saygının gereğidir.
Peygamberimizin son oğlu İbrahim, Mariye isimli cariyeden dünyaya
gelmişti. Onun da 18 ay yaşadığı haber veriliyor. Peygamberimizin
ilk oğlu Kasım idi. Son oğlu da İbrahim'dir. İkisinin arasında bir
fark vardır. O da İbrahim'in cariyeden dünyaya gelmesidir. Acaba
burada Hakk'ın hikmeti ne idi? Neden son oğlu cariyeden dünyaya
geliyordu?
Bu meselede en düşündürücü husus şüphesiz kölelik, cariyelik nedir?
Nasıl doğdu? Niçin Ademoğlu içinde böyle bir sınıfın doğmasına Allah
(c.c.) izin verdi? Bilindiği üzere Hakk Teala izin vermeden değil
insanlar arasındaki önemli olaylar, bir ağaç dalının hareketi dahi
ilahi izne bağlıdır. Ne var ki kimi tabiat kanunlarına bağlı olur,
kimi olmaz. Eğer mahlukata ait taraftan ise Ayani sabiteye bağlıdır.
Değilse Hakk'a aittir. Mucize-i İlahiye Hakk'a ait taraftan
vuku bulduğu gibi.
Şimdi kadının erkekler karşısında nasıl bir kimlik taşıdığını görelim.
Kadın, Havva anamızı temsil eder. Adem dedemizden yaratılan Havva
anamız, nikah birleşimi ile tekrar Adem'e dönmüştür. Bu dönüş bir
bedel ödemeyi gerekli kıldı. İşte temelde bu yatıyor. Kadın erkeğin
soyadı içinde yer almakla, Adem'den gelen ilahi akışın tanıtımını
yapmış oluyor. Ayrıca kadın mihri müeccel bedeli ile ilahi
bir emtia hüviyeti taşır. Yani kadın, dünya içi değerlerle erkeğe
bağlanır. Bu değerler altın olur, gümüş olur, giyim eşyası olur.
Erkek bu değerleri elde etmek için çalışır, yorulur, didinir, sanat
icra eder. Kısacası irade-i cüziyesini seferber ederek kazanç sahibi
olur. Bu bir eziyettir. Eziyet ise zati bedeldir.
Bu bedelle oluşan manevi vasıta, ilahi satın alma gücü oluşturur.
Bu güç nikahın çekirdeğini oluşturur. Evlenmede erkek tarafı kızı
istemeye gider. Kız tarafı gitmez. Kız tarafı ya da kız ne istediğini
beyan eder. Pazarlık yapılır, anlaşmaya varılınca da erkek tarafı
kızı alır. Böylece kız satın alınmış olur. Bu tek çıkışlı alışveriştir.
Alışıldığı için tabii kabul edilir.
Köle pazarlarında insanların satılmasına gelince; bu ya kadındır,
genelde ev işlerinde kullanılır. Ya da erkektir, çalıştırılır. Bunların
hürriyetleri yoktur. Yani irade-i cüziyeleri işlemez haldedir. İnsan
oldukları halde insan olmaktan çıkmış bir alet, bir malzeme durumuna
dönüşmüştür. Hakk katında bu muameleye bakıldığında, Adem'in torunlarının
eşyaya dönüştüğünü görürüz. Burada en önemli mesele, insan emeğine
verilen önemdir.
Muharebe sonucu alınan esirler de böyledir. Galip taraf, mağlup
tarafın esirlerini köle muamelesine tabi tutar. Bütün bunları incelediğimizde,
yenen, galip gelen tarafla paralı taraf hakimiyet kuran güç olur.
Sonuç, çalışan kazanır.
Bu toplum anlayışı kanununa peygamberler uymak zorundadır. Esir
kadınlar hiçbir zaman hür olmadıkça nikahlanamazlar. Hür olmaları
için azad (parası, değeri verilerek serbest olması) olması gerekir.
Bu gibi cariyelerle cinsi ilişki kurmak Hakk Teala katında serbesttir.
Ancak cariye çocuğa kalırsa hür olur. Kölelik kalkar. Nikahlama
mecburiyeti yoktur.
İşte Peygamberimizin Mariye isimli cariyesinden İbrahim dünyaya
geldi. Çocuğun dünyaya gelmesi Allah (c.c.)'a ait bir meseledir.
Bunu peygambere mal etmek dinden haberi olmayanların konuştuğu küfür
yüklü sözlerdir. İnsanı dinsiz yapan en tehlikeli davranış, peygamberde
görülen her türlü hareketi, peygamberin kendisine ait olduğuna karar
vermektir. Oysa peygamber yok, Hakk vardır. Ululemir olan İslam
evliyası bu hususu açıklarken şöyle der: "Allah (c.c.)'ı
bilmekten zordur, peygamberi bilmek". Kur''an'ı Kerim'de
der ki: "Muhammed yok, illa resul vardır." İnsan,
insanla tanıtılır.
Asrımız insanlarının bunları ters görmesi, kadınlara Allah (c.c.)'ın
rızası dışında tanınan hakların aşırı dereceye varması sonucu ortaya
çıkan tablodan kaynaklanır. Dinsiz ilim dünyası, devamlı din düşmanlığı
yaparak, halkı dinden ve peygamberden koparmaya çalışmaktadır. Bunlar
firavun oyunlarıdır. Gündeme gelen şu şeytan işine bakın ki, dinin
içine burnunu sokan bir takım kitapsızlar iddia ediyorlar ki, kadın
cenaze namazı kılarmış. Bu batıl anlayış kıyamet alametlerindendir.
Bunlara itibar edilmesin.
Peygamberimizin bütün evladı Mekke doğumlu olup, hepsi de risaletten
önce dünyaya gelmişlerdir. İbrahim 18 aylıkken vefat ettiğinde,
ilk ayet ve ilk sure inmişti. Yani risalet gelmişti. İbrahim'in
vefatı ardından Kevser suresi inmişti. Bu surenin nüzül (iniş) sırası
15'tir. (Levhi Mahfuz sırası 108'dir). Bu da bize İbrahim'in risaletin
ilk yılında vefat ettiği haberini vermektedir. Peygamberimizin risaletten
sonra besin gıdası olmamıştır. Yani dünya nimetlerinden gıda almış
değildir. Zira o 23 sene ne yedi, ne içti, ne de uyudu. Risalet
başlamasından vefatına kadar geçen süre içinde, rabbi tarafından
beslendi. Nasıl ki çocuk doğunca bir süre anne sütü ile beslenirse,
risalette de buna benzer Rabbmizin gizli gıda vermesi var ki, beşeri
akılla bu sır çözülemez. Çok düşünen kafa nasıl bedeni eritir ve
kilo kaybına sebep olursa, bunun aksine Rabbin beslemesi olur. Ahirette
hangi gıda ile ebedi hayatı devam ettirecek isek, bu da böyle bir
gıdadır.
Buhari hadisi şeriflerinde bir çok yerde eshabına bir günü aşan
oruç tuttuklarını gördüğünde: "Siz bana bakmayın, yemeğinizi
yiyin. Beni Rabbim doyurur" demek suretiyle Peygamberimiz
bu konuya açıklık getirdi.
Nikahla ilgili konuları haber açısından kayıt altına aldık. Bu
nisa tanıtımı için olmuştur. Hadisi şerifte: "Sizin dünyanızdan
bana üç şey verildi" gerçeğinde nisadan sonra tayyib
kelimesi var. Arifler anlayışına göre tayyib; 'kevni koku'dur.
Yani ahirete ait vücuttan gelen gayet hoş bir kokudur. Gül çiçeğinden
çıkan kokunun 70 misli hoş olan koku.
Bu koku, kalbidir. Yani kalpten gelen bir koklama ile idraki mümkündür.
Peygamberler ve evliyadan başka hiç kimse bu kokuyu alamaz. Kalp
gözüyle Hakk'ı görmeyenlerin bunu yaşaması imkansızdır. Şu da bir
gerçektir ki, kalp gözü açık olan basiret sahipleri, Hakk'a yakınlıkları
nispetinde bu kokuyu paylaşırlar. Peygamberimiz bu açıdan en ilerde
olduğu için, en çok koku alandır.
Üçüncüsü: "Gözümün nuru namaz içindedir" sözüdür.
Bu hayli karanlık taşıyan engin meseledir. Evliyadan hepsi bu konuya
geniş yer verirler. İki türlü namaz kılan vardır. Birisi velayetle
risaleti birlikte yürütenler. Bunlar peygamberler ve evliyadır.
Bunlar kalp gözü ile Hakk'ı görerek namaz kılarlar. Bunlara Musalli
denir. Diğeri, risaletle namaz kılanlardır. Bunlar aklı beşerle
namaz kılarlar. İtikat ehlidirler. Namazı erkan itibarı ile taklit
yönlü kılarlar. Ancak namaz iki ana unsurdan oluşur. Şart ve erkan.
12 emir taşıyan namazın biri dıştan, öteki içtendir. Dışında olanlara
şart denir. İçindekilere erkan denir. Gerek içi, gerekse dışı 6'şar
farzla kaimdir. Şart olup namazın dışında kalanlar şöyle; 1- Hadesten
taharet (temizlik), 2- Necasetten taharet, 3- Setrü avret (kapanması
gereken yerleri kapmak), 4- İstikbali kıble, 5- Vakti bilmek, vakit
içinde namaz kılmak, 6- Niyet etmek. Bu 6 şart beşeri akılla eksiksiz
yerine getirilir. Yeter ki dikkat edilsin. Bu namaz için Hakk'tan
gelen emrin yarısını eda etmek demektir.
Erkana sıra gelince; bu basiretsiz olmaz. Zira basiret sahibi nefsini
tezkiye etmiştir. Buna Kur'an dilinde zekat denir. Yani nefsini
hayvaniyattan temizlemek demektir. Kalp gözü açık olanlar nefsini
tezkiye eden kişilerdir. Kur'an'ı Kerim'de salat ve zekatın yan
yana zikredilmesi nefis temizliğine işarettir. Malının kırkta birini
fakire vermekle, helal yolla kazanılan parayı temizlemek olur. Bu
zekattan bir uzantıdır. Yoksa doğrudan namaza bağlı zekat olmaz.
Erkanın altısı şöyle sıralanır. 1- İftitah tekbiri, 2- Kıyam, 3-
Kıraat, 4- Rüku, 5- Sucud, 6- Kaide-i ahire (selam oturumu). Bu
namaz içi farzlar, nefsi tezkiye etmeden eda edilemez. Nefsin tezkiyesi
40 basamak ise, kimisi bunu 4 basamakta eder. Kimisi 5. basmaktan,
kimisi 10. basmaktan eda eder. 40. basamak demek, kalp gözü açık
demektir. İşte bu arif kişi demektir. Yani mutmainne makamına
yükselmiştir. Buradan Hakk görünür.
Şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.) Peygamberimizin verdiği kitap
olan Fususulhikem'de namaz meselesine geniş yer vermiştir. Şöyle
ki, namazda kıyam diye bilinen ayakta duruşumuz, insanı temsil eder.
Yani şu fani bedenimiz. İnsan yerin çekim kuvvetine göre dik durur.
Kıraatın kıyamda okunması, Kur'an'ın insan için indiğinin açık ifadesidir.
Rükua gelince bu hayvanidir. Hayvanların genelde yerin çekim kuvvetine
göre duruşları paraleldir. Yani insan yer üzerinde yüzükoyun yatarken
durumu ne ise, hayvanlar bu şekilde bir yaratılışa sahiptir. İşte
namaz içinde rüku bunu temsil eder.
Secdeye gelince; bu da nebadatı, yani bitkileri temsil eder. Kitap
buna inikas kelimesi ile açıklık getirir. Kısacası demek ister ki,
bir ağaç düşünün. Yer altında kalan kökleri ile yer üstünde bulunan
gövdesi, toprak tabanında oluşturduğu görünüm secde ile eşdeğer
durum arz eder. Secde, Hakk karşısında yokluk küçülmesi gösterirken,
ağacın çekirdeği de toprakla örtülünce secde yapmış olur. Yani toprağın
varlığı içinde yokluk göstermiştir. Toprak bu yokluğu ağaç haline
getirerek apayrı bir varlık göstermiştir. Kur'an'da: "Secde
et, yaklaş" ayeti Hakk'la ortak yürütülen namazın, fani
olan insanın, baki olan Hakk'la beraber yürütülmesi demektir.
Bu kitapta Musallinin ne demek olduğunu şöyle izah eder. Musalli
at yarışlarında ikinciliğe kalan binici demektir. Yani atı ile ikinci
olan binici demek olur. Namaz öyle bir ibadettir ki, Hakk'la ortaklaşa
eda edilir. Hakk birinci, kişi ikinci olur. İşte Peygamberimizin
kıldığı namaz Hakk'la ortak yürütüldüğü için, gözümün nuru tabirini
kullanmıştır. Namaz bu kadar pahalıdır. Ancak bu namazın tam tersinesi
de vardır. O da şöyle; Allah (c.c.) Kur'an'da Maun suresinde der
ki. "Vay o namaz kılanların haline...". Bu
demektir ki her türlü melaneti işlediği halde namaz kılanların namazı,
Allah (c.c.)'tan uzaklaştıran bir sonuç oluşturur.
Peygamberimiz: "Namaz kıldığı halde, mekarimi ahlak yönünden
ahlakında düzelme olmayan kişi, namaz kıldıkça Allah (c.c.)'tan
uzaklaşır" der.
Paralı asker gibi namaz kıldıran camilerin namaz memurları bunları
konuşmazlar. Namaz kılda, abdestsiz kıl. Yeter ki kalabalık oluştur.
Böyle kılınan namazın mensubu rejim düşmanı olur. Şeriatla devlet
idaresini savunur. Davası din değil, rejim olur. Bu konuyu böylece
bitirmiş olduk.
Risalet hikmetleri içinde en önemlisi Hicret Haftası'dır.
İçinde bulundurduğu dört önemli gün ile birinci sıraya oturmuştur.
Peygamberimizin hayat cetveli içinde özel yerini almıştır. Ona bakılarak
dört günün incelemesi yapılır.
Burada iki ışık mukayesesi vardır. Bunlardan birisi ay ışığıdır.
İkincisi güneş ışığıdır. Güneş ışığı ay ışığı yanında ne kadar güçlü
ise, Hakk katında da değeri o kadar üstündür. Bu sebepten namaz
güneş ışıklarına bağlıdır. Yani namazların vakitleri güneş ışıkları
ile tespit olur. Güneş doğmasına sabah namazı, güneş batışına akşam
namazı, her ikisinin ortasına öğle namazı, ışığın tamamen giderek
gecenin başlamasına yatsı namazı bağlanmıştır. Oruç ile hac ay ışığına
bağlanmıştır. Buna yansımalı güneş ışığı denir. Ayın hareketleri
kameri takvimi meydana getirir. Senede 10 gün, 22 saat erken yolunu
bitirmesi, mevsimler açısından devamlı değişir. Sabit, değişmez
gün takvim yılına aittir. Bunun için gerek peygamberin doğumu, hicreti,
mirac günü, berat günü, Kur'an kandili günlerinin takvim yılına
bağlanması, birinci derecede önem taşır. Bu sebepten kandilleri
ve Peygamberimizin doğduğu günü burçlara bağladık. Mevsimleri esas
aldık.
Şimdi ışık burçlarını tanıyalım. Mirac günü güneşin öküz burcunda
olduğu gün vuku bulmuştur. Eshap Peygamberimize sordu: "Dünya
nerede durur". Peygamberimizin cevabı "Ales sevr"
olmuştur. Yani "öküz üzere." Bu cevabı hikmetlere
bağlı olarak inceleyelim. Öküz sığırın erkeğidir. Yani zati tarafta
yer alan değeri vardır. Zira kemikler erkekten dişiye geçer. Bu
soru sorulduğunda dünya öküz burcu üzerinde idi. İşte bundan anlaşılıyor
ki, şemsi takvimin ilk işaretini Peygamberimiz bu açıklama ile yapmıştır.
Bundan habersiz olan şeriatçı kafalar dünyanın öküzün boynuzları
üzerinde olduğunu iddia etmişlerdir. Zelzele olduğu zaman öküz başını
sallar, dünya titrer ve zelzele olur derlerdi. Bu işe akıl ermeyenlerin
hepsi bu saçma sözlere inanır ve bunu dalga dalga yayarlardı. Oysa
gerçek yukarıda belirttiğimiz gibidir. Mirac olayı İslam dünyası
içinde en büyük olaydır. Peygamberimiz hem miracı, hem de öküz burcunu
tanıtmış oluyordu. Zira Mirac, Ahmed-Muhammed ikilisinin birleştiği
gündür. Burada dünyanın ilahi aşkla döndüğüne işaret olunuyor. Burada
yıllık dönüş Ahmedi, (dünyanın) günlük dönüşü ise Muhammedi'dir.
Dünyanın bu iki hareketi Allah (c.c.)'ın aşkı ile olduğuna işarettir.
Şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "Hareket hubbiyedir".
Yani nerede bir hareket varsa, o hareket Allah (c.c.) sevgisinden
meydana gelir. Güneş, aşkı ilahiden aldığı büyük pay ile iki milyonu
aşan çapı ile 10 saniyeyi aşmayan bir zaman içinde kendi ekseni
etrafında bir dönüş yapar. Işıklarına yansıyan bu güçle dünyayı
kendi ekseni etrafında döndürür. 12 burç oluşturan bu ışık burçları,
aşk köşeleri şeklinde 365 günü parseller.
Peygamberimizin hanımları ile evlenmek haram kılınmıştır. Hakk
Teala neden bunların nikahlanmasını yasakladı. Bu yasaklamada deniyor
ki, peygamberin hanımları sizin annelerinizdir. Kişi annesi ile
evlenemez.
Peygamberimizin oğlu İbrahim'in hikmetine gelince; İbrahim'in vefat etmesinin ardından
Kevser suresi nazil oldu. Kevser suresinin bir özelliği vardır ki,
diğer surelerde bu yoktur. O da şudur. Gece yatarken uykuya dalmadan
önce üç kere Kevser suresini oku ve uyu. Sabah namazına kalkmak
için işiteceksin ki seni isminle birisi çağıracak. Eğer kalkarsan
devam eder. Yok eğer kalkmazsan ikinci akşam sabahında ses uzaklaşır.
Üçüncüde iyice uzaklaşır. Dördüncüsü yoktur. Ama bu müminlere mahsustur. Mümin o kişidir ki Allah'ın mümin ismi şerifi ona ayna görevi yapar. Peygamberimiz hadisi şerifinde der ki: "Mümin müminleri aynasıdır. Yani Allah'ın mümin ismi şerifi müminlerin aynasıdır demektir." Bunu ben yaşadığım
için biliyorum.
Şimdi sen Hakk'ın hikmetine bak ki, Kevser suresinde ne var ki
seni seslenerek uyandırıyor. İnsan sesi gibi bir sesle.
Ümmet, islam dinini Allah’tan gelen bilgi ile
yaşayana denir. Bunun kazanılmasının tek şartı mekarimi
ahlak ile kaim olmaktır. Yani, risaletle gelen şeriatın
şartlarını eksiksiz yerine getirmekle elde edilir. Şeriatın en önemli
olanı haram-helali gözetleyerek helal kazançla yürümektir.
Peygamberimizin şu hadisi şerifine uymak suretile dine hizmet etmektir.
Resulu Ekrem Efendimiz hadisi şerifte şöyle der: "Elfakru
fahri.” Türkçe manası şöyle “Ben dünya malının yokluğu ile iftihar
ederim." İftihar, kişinin kendisinde şeref ve fazilet
görmesi demektir. Buna göre, mekarimi ahlakı yakalamakta en büyük
pay, çok çalışıp az kazanmayı gaye edinmektir. Bu helalin özüdür.
Bu konuya açıklık getiren Muhiddini Arabi (k.s.)
Fususulhikem’de şöyle der: (cilt 1, sayfa 84-85) "...
fi zümretihi, kema ce’alma min ümmetini." Bu manaya
açıklık getiren şarih (geniş açıklayan) Abdullah Bosnavi,
85. sayfada bunu şöyle izah eder. "O, zamiri Muhammed
’e (s.a.v.) aittir." Yani Resulü Ekrem Efendimizin
zümresi, enbiya (peygamberler) ve ümmeti
evliyadır (zümre seçkin cemaat demektir). Evliya veliler
demektir. Yani Hakk’a ait kalp gözü, kalp kulağı ile gören ve duyan
kişiler demektir.
Evliyaya işin mahiyetine göre isimler verilmiştir. Şöyle ki, Allah’tan
gelen emirleri en üst düzeyde eksiksiz anlamaları yönünden isimleri
'ululemir'olur. Allah’a olan yakınlıkları itibarile
veli denir. Temsiliyet itibarile varis
- halife isimleriyle tanıtırlar. İşte ümmet te onlara verilen
isimlerden biridir.
Ümmet anlayışında, yazmak, hesap yapmak yoktur.
Zira, yazı ve hesap mahlukata ait bir anlayış düzenidir. Eksiklikler
dolu beşeri aklını kullanarak kişi yazı ve hesap kaydı yaptı. Oysa
islam dini, eşyayı yazı levhası, hareketleri de mana taşıyan yazılar
olarak tanıtır.
Soru: Kur’an’ı Kerim ve hadisi şerifler, kitap olarak elimizde
bulunuyor. Ne dersin, bunlara bakmayalım mı? Cevap: her ayet için
bir sebebi nüzul, her hadisi şerif için bir sebebi vürud vardır.
Yani bunları bize getiren, irili ufaklı olaylar vardır. Onlar, Hakk
bağlantılı olup, mana bakımından esas alınmıştır. Kısacası olay
hareketten doğar. Hareket eşyadan gelir ve de Hakk’a aittir. Söz,
yazı, hesap mahlukata aittir, hidayete bağlı olarak. Hepsi bir külliyattır.
Yani Hakk’a ait, küçük-büyük ne varsa hepsi birbirini tamamlar.
Resulü Ekrem Efendimiz ümmet anlayışına daha açık
tanıtım yaparak hadisi şerifte şöyle der: "Biz, ümmi
bir ümmetiz. Yazmayız, hesap yapmayız." (Zübdetül
Buhari, sayfa 299) Peygamberimiz bu hadisi şerifi hilali gözetlemek
için söyledi. "Ay 29 olur, 30 olur" dedi
ve gözetlemeyi esas aldı. Hilali gözetlemek eşya bağlantılıdır.
Ve de şüphe taşımaz. Bu gözetleme, ümmet anlayışına
girer. Yani Elsinei Hakk hüviyeti taşır. Eşyadan
bilgi elde etmek, en inandırıcı tahsil yakalamaktır. Bu öyle bir
kitaptır ki canlı görüntü verir ve de inkarı düşünülemez. Dünya
devletlerini eğitim sistemi eşyadan kaynaklandığından inandırıcı
olmuştur. Fen ve teknoloji bu bilgiden doğmuştur. Dört kitabın dördü
de, ilmi değer taşımaktan uzaklaşmıştır. Adeta evdeki yaşlı, baba
anne yahut anneanne gibi saygı görürler. Onlardan hiçbir hizmet
beklenmediği gibi, bu dört dine bağlı olanlardan da bir şey beklenemez.
Yani, şu din adamı öldü, şu eseri bıraktı denemez. Bir ressam gibi
yaşadı. Hayal denizinde, ümit gemisini gezdirdi durdu. Eseri ressamın
tablosu gibi, hafızalarda yer etti. Elektriği, telefonu, radyoyu,
telefonu vs. gibi insanların faydalanacağı bir eser bırakmadılar.
Çünkü canlı kitabı okumasını bilemediler ki canlı bir eser bıraksınlar.
Bildikleri, ya kendileri gibi öldü gitti, ya da kitap haline dönüştü.
Kitaplıkta unutuldu.
Şimdi de Kur’an-ı Kerim’den ümmet ile ilgili ayetleri tanıyalım.
Yani, bu konuda Allah (c.c.) bize ne gibi açıklamalar yaptı. (Yunus
suresi 19. ayet, sayfa 211) "İnsanlar olmadılar illa
oldular. Tek bir ümmet iken ihtilafa düştüler." Ayetin
biri budur. İkinci ayet şöyle: (Bakara suresi 143. ayet, sayfa 236)
"Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı."
Bu ayetle ümmetin çokluğuna işaret ediyor.
Diğer bir ayet de şöyle: (Bakara suresi, 143. ayet, sayfa 23) "Böylece
size şerefli ümmet olmak için, vasat ümmet olmak imkanı verdik."
Yani Hakk’a ve halka eşit bakan, insanı kamil anlayışı
verdir (vasat, iki taraf ortası demektir). Bu anlayış ve makam sadece
Ademoğlunun evliyasına verilmiştir. (Peygamberler dışında)
Vasat (orta yer) kelimesi ve bu kelime ile ümmeti
tanıtması Kabe’nin dünyanın ortasında olduğunu haber veriyor. Biz
müslümanların kıblesi Kabe’dir, yani Beytullah'tır. Allah’ın evidir.
İşte bu Kabe, günün hudutlarının ortasında bulunur. Dünya kendi
ekseni etrafında döner. Bir defa dönmesinden bir gün meydana gelir.
Bu bir gün içinde 360 boylam derece vardır. Hepsini bir günde döner.
Kabe, bu 360 boylam derecenin ortasındadır. İşte kabenin bulunduğu
bu boylam çizgisi 'İslam Sıfıt Boylam Hattı' dır.
Bu hattın 180 boylam derece doğusunda günün hududu bulunur. Hududun
doğu yakası, Perşembe gününün sona erdiği yerdir. Batı yakası ise
Cuma gününün başladığı yerdir.
Ümmeten vasaten, iki kelimesi içinde Kabe böylece
mevcuttur. Ayrıca Kabe, kıble açısından kutuplaşmış merkezdir. Kıblenin
bu konumu, Allah’ın birliğini temsil eden hüviyet taşır. Allah’a
bağlı dal isimlerin toplandığı müsemma'nın karşıtıdır.
Vasat ümmet'in uzandığı bir diğer orta yer 'Hicret
Hafta'sının ortasıdır. Bilindiği üzere, hicret haftası,
dünyanın yaratılışı ile eşdeğer bir hüviyet taşır. Bu haftanın ortasında
bulunan Salı günü, İslam Şemsi Takvimi’nin ilk
günüdür. Buna Terazi burcu denir. O gün gece 12, gündüz de 12 saattir.
İşte bu da, ümmeten, vasaten manası taşır.
Kur’an-ı Kerim’de dünyanın 6 günde yaratıldığı açık ayetle sabittir.
(Furkan suresi 59. ayet, sayfa 366) "O Allah’tır ki,
semaları ve arzı yarattı. Aralarında olanları da 6 günde."
Allah (c.c.) altı günde semaları (nur vücut) ile dünyayı ve aralarındakileri
(gazları) yarattı. Bu 6 gün şöyle: Cuma günü akşam güneş batışı
ile başladı, Perşembe günü akşamı güneş batıncaya kadar sürdü. Cuma
günü 7. gün idi. Hafta böyle doğdu. Ne var ki ahirete ait bir gün,
dünyanın senesi ile (1000) bin senedir. Yani 7 gün 7 bin sene eder.
Hicret Haftası da böyle bir hüviyete sahiptir. Ancak, ahiret
senesi Hakka, dünya senesi mahlukata aittir. Buna göre dünya senesi
geçerlidir.
Ümmet'de usul tarafı bulunur. Usul tarafı, Hakk
tarafıdır. Bütün hareketler ve bilgiler Hakk’tan gelir. Burada okuma
yazma diye bir şey yoktur. Sadece kesin sonuç veren hareketler ve
bu hareketlerden çıkan mana var. Onlar elde edilince mahlukata anlatılıp,
tanıtmak için konuşmak yoluyla anlatılır. Daha sonra yazı ile kayıt
altına alınır. Bu, Hakk’tan insanlara uzanan tahsil yoludur. Bu,
gökten dünyaya inen hakikat bilgileridir. Bu ilme zevkli Tevhid
İlmi denir.
İkinci tahsil yolu dünyadan, fezadan, yani görünen
cisim ve eşyanın içinden elde edilir. Bu ilmin içinde dünyadan ötesi
bulunmaz. Yani ahirete uzanan tarafı yoktur. Bu ilim, bir ayağı
olmayan topal insan gibidir. Sağ ayağı yoktur. Dünya ilmi 'zevksiz
tevhid ilmi' ile dünya insanına öğretilir. Fen ve teknoloji
bu ilimden doğmuştur. Dünya eğitim sistemi ‘zevksiz tevhid ilmi’nin
mahsulüdür. Esas olarak ilimde yerini alır. Canlı
olarak yürütüldüğünden inandırıcıdır.
Tabiat kanunları içinde de ümmet
kapsamına giren ve ariflerin, 'keramatı kevniye'
diye isim koydukları buluşlar, yani elektrik-elektronik-radyo-televizyon-telefon-bilgisayar-uçak-oto-uydu
vs. gibi buluşların adresi ümmettendir. Hayvanların ve bitkilerin
de ümmet tarafı vardır. Köpeğin koku alması, tilkinin kurnazlığı,
bazı hayvanların önceden zelzeleyi bilmesi, göçmen kuşların gideceği
yolu bilmesi, bulması şaşırmaması gibi insanların çözemediği sırlar,
hep ümmet kapsamına girer.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu
|