Risalet,
yansıyan tecellidir. Dünyada karşıtı ışıktır. Ay ve yıldız ışıkları
bunun açık göstergesidir. Zira bunlar güneş ışıklarını yansıtır.
Ay ışığı ile herkes önünü, etrafını görür ve yürür. Ancak bu ışıkta
bitki yetişmez. Bedir (dolunay) olduğu zaman, güneş ışığına nispetle
% 7 civarı ışık gücü vardır. Daha sonra
küçülür ve ışığı zayıflar. Bedir evveli, bedir sonrası durum budur.
Dünya, Hakk'a ait bir beden olup, anasırdan yaratılan insan ve
cinnilerin hepsine mahsus geçici iskan yeridir. Her insanın kendi
bedeni, onun kendi dünyasıdır. İnsanın dünyasının da kendine ait
güneşi ve ayı vardır. Yani, doğrudan gelen güneş ışığı olduğu gibi,
yansımalı gelen ay ışığı da vardır. Her insanın ruhu, kendine mahsus
güneşidir. O ruhun ışıkları insanın kalp tarafıdır. Dünyanın güneşe
bakan yüzü, devamlı güneş ışığı alır. İnsanın kalbi de kendi ruhundan
devamlı ışık alır. Bu, her insan için doğrudan tecellidir. Dünyanın
kendi ekseni etrafında dönmesi ne ise, kalbin kanı pompalaması odur.
29 saniyede (aklımda kaldığı bu) karıncıktan kulakçığa devri, ayın
29 günde dünyayı dönmesi mukabilidir.
Dünyanın büyük yıllık dönüşü, yani günlerin büyümesi ve küçülmesi
ise, kişideki dünya malı sevgisinin artması ve eksilmesi şeklinde
tezahür eder.
Kalp, değişim demektir. Dünya, ışık bakımından devamlı değişir.
Bir gün öteki günü tutmaz. Kalp durur, insan ölür. Güneş durur,
kıyamet kopar. Kainat bir ağaçtır. İnsan bu ağacın çekirdeğidir.
Kur'an, bu insanı tanıtan, haber, ilim, bilgi ve mana deposudur.
Eşya içindeki tüm bilgiler, Kur'an'ın ağacı niteliğinde olan furkanda
yer alır. Furkan: farklılıklar arz eden eşyadaki değişik görüntülerdir.
Zerresinden kütlesine, her biri ayrı ayrı mana üretir. Yeter ki
akıl gözüyle bunlara bak, incele, peşini bırakma. İlim, bilgi denizine
girersin. İnsan canlı Kur'an'dır. Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.)
Marifetname isimli eserinde, şiir içinde gizlediği maruf açıklaması
ile şöyle der: "Sen kitabullahsın (Allah'ın kitabısın)
ey can, sendedir cümle ulum (ilimler), her ne var iki cihanda
sende hem mestur (satırlanmış) olur."
Bu açıklamada can, tüm canlıları bünyesinde bulunduran insan demektir.
Zira insan, 18 bin hayvanın yanı sıra, bitkileri ve madenleri de
özleştiren bir yaratılışa sahiptir. Ayrıca her hayvan, 18 bin alemden
bir alemin özüdür. Furkanda her hayvan ve ağaç bir satır olup, birleşir
ve furkan kitabını oluşturur.
Risalette yer alan ve dünyada karşılaştığımız bazı kalbur üstü
örnekleri görelim. Mevzu niteliği taşıyan, müstakil gerçeklerin
risalet hüviyetleri şöyle:
İrade-i cüziye: bunun, Hakk'ın iradesinden koparılarak biz insanlara
verildiği açıkça görülmektedir. Tüm ademoğluna verilen bu irade-i
cüziyeleri toplasak ne yekun tutar, yüzdesi ne olur. Bu konuda elimizde
bir bilgi yok. Olsa da bunun, bizim mükellefiyetimize (ilahi emir
ve yasaklara) lüzumlu bir tarafı yoktur. Bu itibarla irade-i cüziye
nedir, neden bize verildi, onu anlayalım.
İrade-i cüziye; Hakk'ın hudutlandırdığı belirli sahada serbestçe
hareket etme ruhsatıdır. Kişi bu ruhsat içinde, iyilik ve kötülüğü,
ilmi ve cehaleti, çalışmayı, tembelliği, helalı, haramı, inkarı,
ikrarı, ibadet yapmayı, yapmamayı işlemekte serbesttir. Zira bu
irade-i cüziye ile yapılan işler, kişinin ahiretteki yerini tayin
eder. Yani, cennetin ve cehennemin anahtarı bu irade-i cüziye ile
kişinin eline verilmiştir. Hayır tarafı ilimseverlik, ilmi araştırma,
Allah'ın varlığına görür gibi inanmak, peygamberlerine ve gönderdiği
kitaplarla hayatını sürdürmek, yani emirlerine gerçek anlayışla
uymak, yasaklarını da tatbik etmek cennetin anahtarıdır. Tersinesi,
cehennemin anahtarıdır. Cehenneme giden yolda davet memurları, nefis
ve şeytandır. Dünyadaki tüm hayvani zevkleri telkin ederler.
Her insan için iki cennet, iki de cehennem vardır. Birisi dünyaya
ait olan cennet ve cehennemdir. Öteki ahirete ait, cennet ve cehennemdir.
Dünyanın cenneti ve cehennemi geçicidir. Ahiretin cenneti ve cehennemi
ebedidir.
Allah'ın (c.c.) bunları yap, şunları yapma dediği emirler, dünyanın
cehennemidir. Hakk Teala, peygamberler aracılığı ile dünya cehennemini
çeşitli dallara bölerek biz iman edenlere, taksit taksit ödeme yaptırarak
yaşatmak ister. Kul bunun farkında olmayabilir. Bunları tatbik eden,
yaşayan her kişi, cehennem nöbetini atlatmış olur. Peygamberimizin
"Dünya ahiretin tersinesidir" dediği budur.
Kim bu dünyada gülerse, yani geçimden, sıhhaten hayatı tüm yaşantısı
içinde bir derdi yoksa, ahiret cehennemine girmeye hazırlanmış demektir.
Ben Müslümanım, hacca gittim, namaz kıldım, oruç tuttum gibi iddialar
boştur. Kişinin kendini aldatmasıdır. Bu gibi ibadetler, zaman bakımından
ömrünün kaçta birini tutuyorsa, hayatı içinde o kadar dünya cehennemi
var demektir. Çalışmak ve hastalık dünya cehennemini insana yaşatan
en büyük ve en önemli olanlardandır. Bunlar Allah'ın sıkıntı veren
rahmetidir. Ve de dünya cehennemidirler.
Hülasa, dünyada hayat rahatlığı ile gülen, ahirette ağlar. Bu gerçek
değişmez ilahi kanundur. Ve de değiştirilmesi mümkün değildir.
Ayrıca her işin kendine göre cehennemi ve cenneti vardır. Önce
cehennemini yaşarsın, ardından cenneti gelir. Misal, ilim tahsil
edecek olan bir kişi, okuldan imtihanlara yoğun ve yorucu ders çalışır.
İmtihanı verirse cehennemden kurtulur ve rahatlar. Keza, ev yaparken
hayli yorucu bir çalışma yaparsın. Bu kendi evin için bir cehennemdir.
Tamamlanınca cehennemi yaşamış, bitirmiş olursun. Eve girince cenneti
yaşamaya başlarsın. Keza, muharebe sulhun cehennemidir. Harp sona
erince, korkulardan, sıkıntılardan kurtulursun. Bu, harp cehenneminden
çıkmak demektir.
Şimdi de iş hayatına girelim. İşçi günün üçte birini çalışır, yorulur,
evine döner, dinlenir, uyur. Bu durum dalgalı cehennemdir. Sonunda
emekli olur. İşte bu emeklilik çalışma hayatının cennetidir. Kısaca,
hayatın her bölümünde cehennem ve cennet vardır. Peygamberimiz bunu,
keffaret olarak niteliyor. Hadisi şerifte der ki: "Görülmüş
değil ki, bir insana diken batsın da, o dikenin kişiye verdiği acı,
günahlarına keffaret olmasın." Açıkça görülüyor ki, nefse
eziyetten sayılan tüm sıkıntılar, hastalık vesair tüm mahrumiyetler,
ebedi hayat için cehennemdir. Bu sıkıntı ve çileleler, Hakk'ın hassas
kudret terazisinde tartıya alınır. Kişinin hayatı boyunca yaşaması
gereken cehennem azabını doldurmamışsa, eksik kalan kısmını ahiret
cehenneminde tamamlar. Bu ölçü ve tartı, kişinin 'Ayani Sabite'sinde
mevcuttur. Tartılar otomatik olarak oradan yürütülür. Allah (c.c.)
bilgisayarlı tezgah gibi çalıştırdığı bu ayani sabiteyi, kişinin
irade-i cüziye ve irade-i külliye arasında, insanın kendisine bırakmıştır.
Yani kişi, başıma bu felaketi Allah verdi diyemez. Ayani sabitenin
günah tarafına günahlar otomatik olarak geçer. Günah şer, ağır ve
kesiftir. Yani katıdır. Sevap, hafif ve uçucudur. Ancak dinin, günah
ve sevap kabul ettiği geçerli olur. Şu husus iyi bilinsin ki; "Dünya
ahiretin tersinesidir" hadisi şerifine uygun olarak hastalık,
sıkıntı, çile ayani sabitede cennet kısmına işlenir. Şişman beden,
dünya malı, ayani sabitenin cehennem tarafına ağırlık taşır. Mal,
mülk, servet kişinin ateş malzemesidir. Hiçbir ibadet paraya, servete
bağlı günahı silecek güçte değildir. Belki azaltabilir. Peygamberimiz
hadisi şerifinde: "Ben dünya malının yokluğu ile iftihar
ederim" dedi. Ayrıca, dünya malını cife (ölmüş hayvan leşi)
olarak niteledi.
Bunun aksini iddia edenler, bu iddialarını musalla taşında yatıncaya
kadar sürdürürler. Öldükleri için, ruhları beka vücuduna geçer.
Artık iddiaları kalmaz. O zaman bunları kabul ederler. Ancak dönüşleri
yoktur.
İrade-i cüziyenin akıl, bilgi, tefekkür ve ilim tarafını biraz
daha tanıyalım. Aklı beşerin (dimağ) ilim denizinden aldığı bilgi
iki çeşittir. Birisine kesbiyet, ötekisine vehbiyet denir. Dimağ,
10 kapısı bulunan bir idrak mefhumudur.
İnsanın dünya tarafında yer alan bu idrak güçlerinin beşi dışarıda,
beşi de içeridedir. Önce dışında olanları sıralayalım:
1-Görmek 2-Duymak 3-Koku almak 4-Tat
almak 5-His (dokunmak suretiyle idrak etmek).
İçerdekiler de şöyle:
1-Hayal 2-Hıfz (hafızada kalıp, unutulmayanlar)
3-Tefekkür (fikir üretmek) 4-Vehim (hayvani akıl)
5-Hissi müşterek (aklın görüş teması). Herhangi bir hadisede
herkesin aynı kanaate varması.
Misal: havada bulut oluştu, yağmur yağacak. Allah (c.c.) içkiyi
yasakladı. Neden kişi içince sarhoş olur, yaptığını bilmez. Taraf
tutan kişinin, o tarafta menfaati var, demek gibi. Bu ve benzeri
ortak görüşler bu cümledendir.
İrade-i cüziye, bu dimağ aracılığı ile yaygın bir saha oluşturur.
Dünyadaki tüm işlerimizde yürütme faaliyeti ona verilmiştir. Adem
(a.s.)'de tek idi. Sonra o Adem'in, sol tarafında bulunan eğe kemiğinden
Havva anamız yaratıldı. Havva da Adem gibi irade-i cüziye sahibi
oldu. Ancak, zayıf idrak sahibi olarak.
İnsanın zevklenmesi, sancılanması, yemek, içmek için olan iştahı,
çalışma hevesi, evlenip iki tarafın hayatlarını birleştirerek aile
oluşturması, ev, yer sahibi olması, tapulayarak kesinleştirmesi
gibi tüm hayat içi işlerde; bu benimdir, bana aittir, kimseye vermem,
kimse karışamaz gibi ifadeler, irade-i cüziyenin varlığını ortaya
koyar.
İnsan bu irade-i cüziye ile ahiretteki ebedi hayatının yerini tayin
ve tespit eder. Ya eshabünnar yoluna gider, ya da eshabülcennet
yolunu seçer. Allah, kuluna irade-i cüziye ile direksiyon vermiştir.
Dilediği tarafa gider. Şer ile hayrın her ikisini işlemekte serbesttir.
Ancak ona da bir hudut çizmiştir. Hudutsuz değildir.
İrade-i külliye diye bilinen "Hakk'ın İradesi"
ne gelince; bu irade umuma şamil bir iradedir. Bu irade, Hakk'ın
takdiri ile zaman zaman cüzi iradenin içine girer ve kişide geçici
bir iktidar oluşturur. Zira dimağ akıl nurunu kalpten alır. Aklı
kül (bütün akılların bağlı bulunduğu merkez) olarak bilinen ana
akıldan kalbe idrak ışığı ulaşır. Bu ışık kesintisiz olarak kalbe
vurur. O ışık, güneş ışığı gibi parlak ve uyanış yüklüdür. O ışıktan
yansıyan ışıkla beşeri akıl çalışır. Yani dimağ dediğimiz idrak
mefhumu. Bu ışık, bedenin ay ışığı hükmündedir. Bilindiği üzere
ay ışığını güneşten alır.
Peygamberimizdeki velayet ilmi sırlarına vakıf olan, Hazreti Ali
(r.a.)'ye eshap sordu: "Çok unutuyoruz, sebebi nedir?"
Cevaben dedi ki: "Ay ışığının önüne bulut gelince karanlık
olur. İşte bu unutmak, onun gibi bir şeydir." Yani, ay
ışığını aklı beşer için örnek gösterdi. Kainatın çekirdeği olan
insanın, dimağını ay olarak tanıttı.
İrade-i cüziye içinde niyetle yapılan her iş ve konuşulan her söz
ayrıntılı ve müstakil manada şuur adını alır. Ruhu hayvani olarak
bilinen nefis, şuurun bulunduğu yerdir. Nefsinde şuuru vardı, yoktu
şeklindeki konuşmalar, bu gerçeği yansıtır. Günümüzde resmiyette,
şuuru yerinde olup olmadığı sözü yerine, akli dengesinin yerinde
olup olmadığı tabiri kullanılır.
Şuur şu üç şekilde kalkar: birincisi; akıl hastalığı nöbeti gelince,
ikincisi; unutmak, üçüncüsü; yaptığını anlamayacak kadar hırs. Bu
üç halde irade-i cüziye işlemez. Yerini irade-i külliye alır. Hakk
o kişide bu süre içinde ne iş işletmişse kendine mahsustur. Kulda,
kişide vebal ve mesuliyet yoktur.
Muhiddin Arabi (k.s.) Fususulhikemde şöyle der: "Musa (a.s.)
bir yumrukta kıptıyı öldürmüştü ve kaçmaya başladı. Oysa Musa'nın
bu yumruğu vuruncaya kadar olan süre içinde Hakk Teala şuurunu almıştı."
Görülüyor ki Musa (a.s.) bir peygamber olduğu halde nefsinde şuuru
olup olmadığını bilmiyordu. Böylece kıptıyı Musa değil, Hakk öldürmüştü.
Keza, Ramazanda oruçlu iken unutarak (yemek) yiyen kişinin orucu
bozulmaz; nefsinde şuuru olmadığından. Aksi halde keffareti, iki
ay oruç tutmaktır. İrade-i cüziyenin kilitlenerek yerini irade-i
külliyenin alması Hakk'a ait olduğundan kişi bunu bilemez, bu sebepten
hukukçuluk karanlık bir meslek olup, vebal yüklüdür.
Belki deliliği, yani akıl hastalığını, tabibin raporu ile çözersin.
Hırsın şuurla bağlantısını nasıl çözersin. Hakk'a ait olan işe hüküm
vermek yine Hakk'a aittir. Onu sadece peygamberlerine ve velilere
bildirir. Hakk'a ait olan her şey Hakk'ın izni olmadan açıklanamaz.
Zira vehbiyetle gelmiştir. Yasaklıdır, izne tabidir.
Risaletin en büyük yürütme gücü olan irade-i cüziye, Allah'tan
gelen her emri kabul veya ret eden yetkiye sahip olunca, ortaya
kişilik çıkar. İman etmişse risaletten ona kapı açılır. Allah'a
nasıl ibadet edileceğini öğrenmeye koyulur. Bu bilgiyi veren ilmin
adı fıkıhtır. Velayetten bir daldır. Kur'an dili Arapçısıyla mana
taşır (sarf, nahiv, meani ve diğer gramer bilgisi). İrfana ait bilgi
olmadan velayete ulaşılamaz.
Risalet tarafında yer alan ve dünya hayatı içinde bulunan diğer
kısımları tanıyalım. Önce Kur'an'dan başlayalım. Kur'an ayetleri
iki kısma ayrılır. Birinciler Muhkemat Ayetleridir. Bu ayetler,
ibadetin nasıl yapılacağının yollarını gösterirler. İbare diye bilinen
Kur'an Dili Arapçası ile manalanırlar. Söze bağlı bir anlayıştır.
Adı, şeriattır. Yani İslam Dini içerisinde ilkokul seviyesi bir
anlayıştır.
Kur'an'ın müteşabihat ayetleri, velayete aittir. Eşyayı,
kainatı içine alan Hakk'a ait ilimle bilinir, anlaşılır ve çözülür.
Bu ilmin adına, Hakikat denir. Arifler ve evliyaullah bu
ilmi bilir. Velilerden uzanan, ilahi veraset ile gelir. Adı vehbiyet
olarak bilinir. Mahrumiyet dolu, kendine has yaşam tarzı vardır.
Onu yaşamadıkça elde edilmesi mümkün değildir. Zira Hakk Teala,
bu ilme idrak engeli takmıştır. Adına, zühül denir. Tarikat olmadıkça
bu zühül, kısmen ya da tamamen kalkmaz. Ariflere (kalp gözü açık
olanlara) göre, tarikat şeriat ile Hakikat arasında bulunur. Dini,
ilmi adı, sırat köprüsüdür. İrfan ilmine göre sırat köprüsü, dünyada
mevcut insan-hayvan, bitki ve madenler içinde gizlenen ilmi gerçeklerdir.
Kısacası bugünkü üniversitelerde okutulan fizik, kimya vesair diğer
bilim dallarının eşyadan kaynaklanan ilimleridir. Ne var ki bu ilimler
inkar vasıtasına alınmış öylece yürütülüyor. Dünya devletleri (genelde)
bu müsbet ilmi inkar yolu olan dalaletle yürütüyor. Biz ise bunu
iman yolu olan hidayet ile yürütüyoruz.
Bu gerçeği iyi bilen Yunus Emre (k.s.) divanında buna şöyle açıklık
getirir: "Derler, sırat incedir, kılıçtan keskincedir. Varıp
anın üstüne evler yapasım gelir." Sırat dünya içi bir meseledir.
Burada kazandığınla sırat köprüsünü geçersin. Yani ev boşlukta olmaz,
dünya üstünde olur.
Tarikattan anlayana havas ehli denir. İlmi para için değil, ilmi
ilim için tahsil eden her kişi, havas ehli bir hayat yaşar. Fakat
o bunu bilmez. Acıyıcı, vicdanlı ve anlayışlı işi olur. Üniversiteyi
bitiren bu gibiler, havas ehli olduklarını bilmezler. Din adamı
diye geçinen gafiller arifleri şeriat dışı gösterince, bu bilgiler
bilinemedi. Bizim kayıt altına aldığımız bu ilahii ilmi, en iyi
anlamaya yetenekli kişiler, müsbet ilmi en iyi anlayanlardır. Yani
yüksek okul bitirenler.
Kainatın özü olan insan bedeninde tarikatın varlığı, çalışmak,
düşünmek ve dünyada değer taşıyan bir işi yapmaktır. Bu çalışmanın
ardında ilahi idrak gücü vardır. Bu idrak gücü, ariflere ait kitaplardan
anlamaları ile kendini tanıtır. Kendi anladığı gibi değil, arifin
anladığı gibi olması kaydıyla. Yoksa çok kişi vardır ki ariflere
ait sözleri, kendi yanlış, eksik ve ters anlayışı ile manalandırır.
Bu ise saptırmadır ve dini bozmaktır.
İlmi ledün odur ki, yüksek okuldan tahsil sahibi olmayan kişi,
dinde bulunan üç büyük gerçeği bilemez. Din, bu üç gerçek üzerinde
bina olmuştur. Birincisi şeriattır. Söze bağlı dar çerçeveli anlayıştır.
İkincisi tarikattır. Eşya içi bilgidir (yukarıda anlatıldı). Üçüncüsü
hakikattır. Bu peygamber ve evliyanın anlayacağı, Hakk'ın bildiği
gerçeklerdir. Basiret ehli olanlar dışında hiç kimse hakikatı bilmez
de, anlayamaz da.
Şeriatı dinden kopararak din diye sanan şeriatçı kesim nefsinde
bulunan vahşi hayvanların o kişide iktidar olmalarına yol açar.
Yani şeriatçı, vahşi hayvan hırsı taşıyarak vahşileşir. Ölüm makinesine
dönüşür. Allah şerlerinden korusun. Velayet ve risaleti şimdi de
mekanda arayalım. Bunlar mukaddes topraklar diye bildiğimiz Mekke-i
Mükerreme ile Medine-i Münevvere'dir. Mekke velayetin, Medine risaletin
karşıtıdır. Kur'an'a ait 114 sure vardır. Bunlardan 85'i mekkidir.
Yani Mekke'de nazil olmuştur (inmiştir). 27'si medenidir. Yani Medine'de
nazil olmuştur. Bir tanesi ikisinin arasında kalmıştır.
Medeni olan sureler, risalete aittir. Zira ibadete ait tüm ayetler
Medine'de nazil olmuştur. İlmi olanlar ise Mekke'de nazil olmuştur.
Ve de velayete aittir. Baş Nebi'de Ahmedi hüviyet taşırlar.
RAHMET ve VELAYET
Hatemül Evliya (Muhiddini Arabi) der ki: "Rahmet, Hakk'ta
olmaz. Rahmet, Allah'ta olur." Bu ne demektir ve manası
nedir? Rahmet: insan, cinni taifesi, şeytan ve meleklerin tümünü
içine alan ne kadar mahlukat varsa hepsine şamildir. Yani hepsini
kapsamına alır. Rahmet bakımından, Hakk ile Allah arasında yetki
ve kapsam farkı vardır. Allah'ta ezel ve ebed vardır. Yani evvelinin
ve geleceğinin sonu yoktur. Oysa Hakk'ta ezel yok ebed vardır.
Zira mahlukatı yaratan, murad eden O Büyük Yaratıcı önce ilk nuru
yarattı. Sonra mahlukatla bağlantı kurmak için değişimli uzantı
oluşturdu. Kendisi ile Madüm'u Mutlak (mahlukatın yaratılış kaynağı)
arasında, birleşik bir vücut olan bu değişimli uzantı, Hakk adını
almıştır. Adem'in bir yüzü bu Hakk'a bağlıdır (ki yaratan tarafıdır),
öbür yüzü halka bağlıdır.
Hakk ve halk ikilisinden oluşan insan, bu çift hüviyeti ile nefsini
arif olur.
Hakk tarafının saha itibarı ile adı velayettir. Halk tarafının
adı risalettir. Bundan dolayı rahmet Allah'ta olur. (Enbiya - 34.
Ayeti; ölümsüz, daim ve baki olarak açıklar).
Rahmet itibarı ile Allah katında dinsiz yoktur. Zira yarattığı
hiçbir mahluk (sonuç itibarı ile) rahmetin dışında kalmaz. Dinsizlik,
şeriatler için geçerlidir. Kimisi azabı, sıkıntıyı, tüm ızdırabı
dünyada görür. Rahmeti ahirette azapsız görür. Kimisi ise azabı,
sıkıntıyı, tüm ızdırabı ahirette görür. Sonunda rahmete kavuşur.
Bu konuda geniş bilgi, Fususulhikem'de mevcuttur. Bu ariflerin anlayışı
içinde yer alır. Ve de irfanla bilinir. Hayır ve şer, rahmet itibarı
ile kardeştir.
Allah (c.c.) hikmeti iktizası değişik lisanlar oluşturdu. Bu lisanlara
bağlı olarak da milletler doğdu ve teşekkül etti. Önce aile, sonra
akraba, daha sonra kabile oldu. Kabileler birleşti ve zamanla devlet
oldular.
Şer ve hayrı bünyesinde bulunduran Rahmet, devlet teşekkülünde
ana ilkedir. Bu ilkeler içinde devlet idaresi yürütülür. Allahın
rızası bu yolda olur. Tek taraflı yürüyen şeriatler, şeytan gibi
bir gözü kör olduğundan, varlığını uzun süre devam ettirmesi mümkün
değildir. Yani velayet tarafı kapalıdır ve de yıkılmaya mahkumdur.
Acaba Allah (c.c.) neden milletleri oluşturdu, hikmeti nedir? Bunun
cevabı şöyle: Allah, mahlukata uzanan dal isimlerinin merkezidir.
Dal isimlerin her birinde ayrı bir ilim, ayrı bir görüş vardır.
Bunlar, kişi için ferdi bir tahsil oluşturur. Allah'ı bilmeye yeterli
değildir. Millet oluşunca, isimler arası ilim ve görüş birliği oluşur.
Bir kemalat doğar. Dernek kurarak küçük kuruluş oluşturan grubların
ortak görüşüne, İslam'da istişare denir. Peygamberimiz istişareye
büyük önem verirdi. Yazı düzenimizde bu daha bariz bir şekilde anlaşılır.
Önce harf, sonra hece, sonra kelime daha sonra cümle ve mevzu ile
kitap oluşur. Bu kitaplardan kütüphane meydana gelir. İnsan için
kütüphane ne ise, Allah katında birleşmiş milletler odur.
Hikmet açısından dünyaya bak, ölçü al. Dünyanın iki kutbu var.
Bir ekvatoru var. İki kutup, iki ayrı rahmeti temsil eder. Her iki
kutuptan ekvatora 360 tane boylam dalları uzanır. Bu boylamlar Allah'a
bağlı dal isimlere örnektir. Dinli-dinsiz rahmete misal olan bu
iki kutup ekvatorda birleşirler. Dinsiz taraf, fakülteler ile bu
boylamı ilmen yürütüyor. Dinli taraf ise boş.
Eğer velayet ilmi dinlerde yer alırsa, rahmete paralel olarak,
yani bir ilim kapısı açılır. İki kutup ayrı ayrı ilim tahsil eder.
Allah'a ait her dal isim, bir fakülte misali çalışır. Karşılıklı
rekabet ortamı oluşur. İlmin gelişmesine büyük yardımı olan velayet
ilmi araştırmalar için en büyük kaynaktır. Her veli, bu ilmin profesörüdür.
Hem de ilahi icazetli.
Eşyayı inceleyen ve zerreleri parçalayan beni adem, din ile yola
girmedi. Araştırmasını her kaynaktan bilgi toplayarak yürüttü ve
bugünkü fen ve teknoloji doğdu. Eşyanın iç yüzünün mahiyetini (çekirdeksel
özünü) ortaya koyan, hatemülevliya Muhiddini Arabi (k.s.) Peygamberimizden
gelen ve ilk Kur'an sırlarını açıklayan Fususulhikem adlı eserinin
ikinci cildinin 223. sayfasında şöyle der. "Bu alemde zahir
olan (gözüken) Hakk'ın hüviyetidir. Ukuli kasıra
(beşeri akıl) zayıf anlayışlıdır. Alemin hakikatini idraktan
perdelidir (yani basiret sahibi değildir). İmkanda (dünya
ve ahiret ikilisi içinde) bu alemden (dünya ve çevresinden)
geniş, yaygın, özleşmiş, toplu, görünüşlü alem yoktur. Allahu
Teala onu sureti rahman üzere icad eyledi. Hakk'ın vücudu alemin
suretlerinde zahir oldu."
İnsan da beden suretiyle (ruh ve bedeniyle) sureti tabiiyenin vücudu
ile zahir oldu. Biz ki ayani (ayani sabite) alimiz, Hakk'ın sureti
zahiresiyiz. Hakk'ın hüviyeti bu sureti zahirenin ruhudur.
Yukarıda belirtilen bu açıklamalar, değişimli Hakk bağlantılı gerçekleri
ortaya koyuyor. Bu açıklamalar velayet kaynaklıdır. Velayet sahasından
Peygamberimiz aracılığı ile evliyaya, oradan da bize uzanıyor. Üzerinden
600 sene geçince şeriat kökleşti, iman bakımından eksik kalmayınca
velayetten serbest açıklama oldu.
Peygamberimiz ve tüm peygamberler mekarimi ahlak sahibidirler.
Nedir bu mekarimi ahlak, önce onu tanıyalım.
Mekarimi Ahlak; Hakk'ın insana tahsis ettiği ve kendine ait saha
içine aldığı nebiler (peygamberler) ve velilere tanıdığı ilahi ahlaktır.
Öyle bir ahlak ki Hakk'ın rızası ve izni olmadan yürütülemez. Her
nebi ve her velinin kalbinde Hakk gözü vardır. Hakk'ı o gözle görür,
onunla tanır ve bilir. Ona "basiret" denir. Bu
basirete kavuşmak için nefsi tezkiye etmek mecburiyeti vardır. Zekat
yani tezkiye, manaca akrabadırlar. Manası, ruh temizliği diye ifade
edilebilir. Zira, ruh Hakk'ın zatından ayrı ayrı her yarattığı mahlukata
uzattığı bir daldır. Ancak bu, mahal itibariyle değişik bir durum
oluşturur. Yani taban ve tavan arası bir uzantısı vardır. Tavanı
Hakk'tır, Hakk'ın nur vücuduna bağlıdır. Burası latıftır. Yani uçucudur.
Madde gibi yoğunluk taşımaz. Hafiftir. Işık tutmaz. Bu sebepten
sahası itibariyle şer, fenalık, kötülük bilmez. Zati uzantısı Hakk'ın
zatı içinde bulunduğundan, mahiyetini, yani çıkış merkezini yalnız
Allah (c.c.) bilir. Bu tarafı bilmeye kalkmak beyhudedir. Boş yere
düşünce harcamaktır.
Taban ise anasır içinde nefis adını alır. Burada ruh, ruhu hayvani
diye tanıtılır. Kesif, yani katı durumu vardır. Işık tutar.
İslam Dini üç büyük direk üzerinde oturtulmuştur. Onlar
da şöyledir: birincisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü hakikattir.
Şeriatı ileriye geçmeyen ve ona idraki aklı yeten kişilere, Kur'an
dili Arapçasında avam denir. Bunlar, bu gibiler sadece ibadet etmesini
bilirler. Bilgileri, ibadete ait fıkıh ilmiyle sınırlıdır. Ne tarikatı,
ne hakikatı bilirler. Sadece bunları duyarlar, konuşurlar, fakat
bilmezler. Böyle bir yetenekleri yoktur. Genelde ahmaktırlar. Yani
her duyduklarına inanırlar. Doğruyu yanlıştan ayıracak görüşe sahip
değildirler. Hafızaları, bilgi hurdalığıdır. Yanlışı da doğruyu
da hafızalarında depo ederler. Tartışmacı halleri vardır. Dünya
malı açısından kazançlarında helal galipse, doğru tarafı da galip
gelir. Aksi halde, yani haram galipse, bu gibilerin mürşidi şeytandır.
Bilgi ve düşüncelerinde direksiyon şeytanın elindedir. Yani, haramın
galip geldiği kişide iktidar şeytanın elindedir.
Helal kazanç, helal lokma, sıratı karşıya geçiren tek vasıtadır.
Zati tecelliye mazhar, havas evliyadan, Beyazidi Bistami (k.s.)
şöyle der: "Mürşidi olmayanın mürşidi, şeytandır."
Onun bu sözleri mutlak mana ifade eder. Yani gerçek veliye mürid
olmak anlamına gelmez. Veliye bağlanmak kişiyi kurtaramaz. Allah'a
ve dine bağlanmak insanı şeytandan kurtarır. Nice velilere mürid
olanlar olmuştur. Emekleri, zikirleri boşa gitmiştir. Ve şeytan
onların mürşidleri olmuştur. Yunus Emre (k.s.) Taptuk Emre olan
mürşidinin tekkesine 40 sene odun taşımıştır. Okuma yazmayı da bilmezdi.
Saftı, fakat temizdi. Şeyhi Taptuk Emre ona "Yunus, doğrudan
ayrılma" sözüne 40 sene sadık kaldı. Ormandan doğru odunları
seçer, ayırır ve tekkeye taşırdı. Onun bu doğruluk ve sadakati,
veli olmasına yetti. Ancak 40 sene geçtikten sonra.
Allah (c.c.) dinde kurtuluşu helal kazanca, helal lokmaya, yani
doğruluğa bağladı. Şeytandan kurtulmanın tek yolu doğruluktur. Bakın
bunu çok iyi bilen Resulu Ekrem Efendimiz, hadisi şerifte nasıl
ifade eder: "Kişi bildiklerini (şeriata ait) tatbik
ederse, bilmediği ilme Allah onu varis kılar." Yani emek
çekmeden onu ilim sahibi yapar. Burada bildikleri sözü, şeriatın
içinde yer alan fıkıh bilgileri ve ibadet söz konusudur. Onların
helal lokma ile tatbiki bu sonucu verir. Yoksa helal lokma yemeyenin
ibadeti şeytan sahasından çıkmaz. Dolayısı ile mürşidi şeytan olur.
Burada mürşid, dünya malından helal kazanıp yerken, ibadeti tam
uygulamakla irfan için veliye (mürşide) bağlanmak demektir. Bir
başka hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle der: "Bir lokma
haram 40 gün ibadetin kabulüne engeldir." Açıkça görülüyor
ki, helal kazanç dinde ilerleme vasıtasıdır. Peygamberimiz kendisini
büyüten, koruyan (Hz. Ali'nin babası) Amcası Ebu Talib için Allah'a
20 sene hidayete kavuşması için yalvardı. "Sen benim hidayet
etmediğime hidayet edemezsin" ayeti geldi. Peygamberimizin
bu amcası Ebu Talib, iman etmemişti. Peygamberimizin islam dinine
iman eyle, sözüne karşı çıkarak diyordu ki, 'öksüz büyüttüğüm bir
çocuğa nasıl iman ederim.'
Bu gerçekler ışığında görülüyor ki, mürşidi mutlak Hakk'tır. Önce
ona bağlanacaksın. Sonra velinin birine intisap edersin. Bu devirde
bunu bulmak zordur. Tek çıkar yol, irfan bilgisi veren velilerin
kitaplarını okumak, onların bilgisi doğrultusunda yürümektir. Bursalı
İsmailhakkı'nın 167 eseri vardır. Okumaya bir ömür yetmez. Bul,
al, oku, onunla yürü, o sana sağ olsa ne diyecek idi ise, aynı sözler
eserlerindedir. İşte mürşit, işte irşat. Yeter ki sen Hakk'ı ara.
Avam sınıfı, bu ademoğlunun %90'ını oluşturur. Havas %9'unu, Arifin
%1'ini oluşturur.
İslam Dini'nin ikinci direği tarikattır. Tarikat, mekarimi ahlak
içinde, yani Allah'ın emri ve rızası doğrultusunda insanların hareketlerini
düzenleyen sistemdir.
Bununla yürüyen kişiye medeni denir.
İslam Dini'nin üçüncü ve en önemli direği hakikattır. Bu hakikat,
kalp gözünün açılması ile başlar. İtminane varan nefis, Hakk'ı görerek
ibadet eder. Kalpteki Hakk'ın gözü ile Hakk'ı görür. Hakk'la duyar,
Hakk'la yürürsün. O kişi için dünya ve ahiret birleşmiştir. Peygamberimiz
Muhammed Mustafa'da en yüksek kemalatı bulan hakikat hal olarak
tanıtılır. Zira hadisi şerifte Peygamerimiz: "Hakikat benim
hallerimdir" der.
Acaba hal diyince ne anlamamız gerekir, hangi hareketler hal kapsamına
girer ve o hareketleri hal olarak isimlendiririz.
Bunu, bu akıl ile çözmek zordur. Zira kalp gözü açık olmayan kişinin
yeterince bunu bilmesi mümkün değildir. Ancak alametleri vardır,
şöyleki; irade-i külliye içinde, yani Hakk'a ait irade çerçevesinde
olan tüm değişiklik arzeden işlerin özü haldir. Hastalık içinde,
bedenin sıhhatinden uzaklaşması haldir. Beklenmedik bir olay, hal
olarak isimlenir. Kalbin bedene tesir eden tüm hareketleri haldir.
Kısacası hal, Hakk'ın kişideki yönlendirme değişimidir.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |