ŞERİATI AHMEDİYE ve ŞERİATI MUHAMMEDİYE İKİLİSİ GERÇEĞİ
(Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Bu iki saha İslam Dini'nin ne olduğunu tanıtan iki ayrı yoldur. Zat ve sıfat gibi birbirine bağlıdırlar. Birini atıp ötekini tutarım diyemezsin. Zira ademoğlunu yaratan kainatın sahibi de Zati Mutlak ve Allah olarak bize kendini tanıttı. Ağacın dallarının çokluğu, ağacın birliğini bozmaz. Ağaç bir, dallar bin olur. Bunlar bir tek gövde içindeki çokluktur. Tekliği bozmaz.

Şeriatı Ahmediye, ki Adem nesli dünyaya gönderilmeden önce bu şeriat vardı. Öyle vardı ki, biz ademoğlu gelmeden önce ademoğlu gibi binlerce neslin ev sahipliğini yapmış, onları yine bu dünyaya göndermiş, dünya diye tanıdığımız bu sofradan hepsini rızıklandırmıştır.

Mahlukatı geliştirme programı çerçevesinde adem neslini en olgun ve en mütekamil kabiliyette yaratmıştır. Yaratma ana maddesi anasırdır. Yani toprak-su-hava-ateş. Bu dört unsur dünyaya gönderilen nesillere çekirdek oluşturmuştur.

Biz ademoğlu, nurdan yaratılan melekler, nardan yani ateşten yaratılan şeytan ve cinni nesli ile irtibatlıyız. Onları dışlayamayız. Her yanı ile onlarla ortağız. Şeytan nesli ilk yaratılandır. Hakk'a ait bu fani bedenimiz düşünce yolu açısından şeytanla ortak hayat sahibidir.

Şeytan yaratılış hamuru itibariyle ters anlayışa mahkumdur. Niyeti temiz, görüşü terstir. Bu sebeple işine düşman, düşüncesini red ederiz. Niyetinin temizliği itibariyle, Hakk katında isyan etmediği bilinen bir gerçektir. Peygamberimiz hadisi şerifte: "İşin, sözün değeri niyete bağlıdır" der. Bize göre şer, şeytana göre hayırdır. Ancak Allah şeytana: "Adem'e secde et!" diye emrettiğinde, Adem'deki Hakk uzantısını göremediğinden, secde etmedi. Şeytanın bu isyanı Allah'a değil, Allah'ın emrine isyandı. Allah'ın emrini dinlememesi sonucu lanetlendi. Şeytan ilmine, Hakk'a ait bilgisine eksiklik göremeyecek kadar mağrur idi. Adem'in nasıl yaratıldığını bilmediği halde, bilir gibi konuştu. Ve de kaybetti. Allah'ın bu hikmetlerine bakarak deriz ki, neden şeytanı böyle eksik yarattı? İstese ona bu eksikliği vermeyebilirdi. Aciz mi idi, gibi şeytanın telkinleriyle gelen soruları red ederek atın. Bu bizim idrakımızın çok ötesinde sırlarla kaplı ilahi hikmetler denizidir. Bu denizde çok boğulanlar olmuştur. Cesetleri de kayboldu.

Velayet ilminin gerçekleri çerçevesinde deriz ki, dünya yaratılış itibariyle şeytanın ters anlayışına bağlanmıştır. Bu dünya hamurundan yaratılan bu beden de aynı terslik taşır. Yani tabii haliyle -ki din görmediği sürece- ters anlayışa mahkumdur. Ancak, Allah'ın emirlerini ululemir diye Kur'an'da vasıflanan İslam evliyası anlayışı ile bilen, anlayan ve yaşayan her iman sahibi, dünya malından irade-i cüziyesi çerçevesinde çalışarak kazandığı helal mal ile bu tersinelikten temizlenir.

Helal ve haramı birbirinden ayıran sınırler çok zor tanınır. Şu günümüzde, zamanımızda bunu ayıklamak irfan sahiplerince olabilir, bu iş hayli karmaşıktır.

Haramı Helal Görmek ve Tezviri (ters görüş)

Tezvir, Arapça bir kelimedir. Lügat manası: 'yalanı güzelleştirip gerçek yerine sokmak' demektir. Şeytanın sıfatlarından olan bu sanat, günümüzde toplum hayatımızda politikacıların mesleği haline gelmiştir. Yalan ile haram birbirine bağlı iki dosttur.

Kişi farkında olmadan bedenini haram lokma ile şeytan pazarı haline getirir. Bir taraftan tezvir kişinin itikatını ters tarafa yönlendirirken, öbür taraftan haram kazanç kişinin inanç sahasını işgal eder. Nasıl mı olur anlatalım. İş bilen kişi ya ticari ya da sinai iş kurmuştur. Ya da çiftliği vardır. İşini genişletmek için işçi çalıştırıyor. Ferdi kazanç meselesidir bu. Risaletle ilgilidir. Yani şeriatı Muhammediye içinde Allah'ın emri nedir, bunun yani bu işçi çalıştırmanın haram helal hududu nedir. Neresi helal, neresi haram. Sormaz, aramaz. Sonra sattığı malın şeriat esasları içinde yüzdesi nedir diye bir inancı, bir davası yoktur. Tutturabildiğine gelişi güzel malını satar.

Kısacası gelirin girişi şeytani olur. Harcanışına gelince; hacca gider, zekat verir, hayır kurumlarını besler, destekler. Namazında niyazındadır. Tesbih elinden düşmez. Gece namazlarını kaçırmaz. Hanımının başını sımsıkı kapatır. Kendisinden ve hanımından tebessüm eksik olmaz. Hülasa dört dörtlük bir müslüman örneği sergiler. Kendine göre ondan üstün Müslüman yoktur.

Şeriatı Muhammediye'nin gerçek kimliği peygamberin ağzından, yani hadisi şeriflerden ve İslam evliyasından bilinir. Bunlardan kopuk şeriat anlayışı, kişinin ahiretinin yıkılmasına sebep olur. Şimdi hep beraber asrı saadete inerek Peygamberimizi dinleyelim. İşçi-işveren açısından.

Bir gün bir işveren, yani işçi çalıştıran biri geldi ve peygamberimize sordu: "Ya Resulellah! Ben işçi çalıştırıyorum. Bu işçinin yevmiyesini nasıl ödersem ahirette sorumluluk taşımam." Buna Peygamberimizin verdiği cevap şöyle olmuştur: "Sen işçi olsa idin, neye razı olursan, onu çalıştırdığın kişiye ver." Keza işçi gitti, işçiliğin helallik durumunu sordu. Ona da cevabı tersine oldu. Yani şöyle: "Sen işveren olsa idin, işçine ne para verecek idin ise, onu iş vereninden iste."

Görülüyor ki, şeriatı Muhammediye de işçi-işveren arasında helal kazanç karşılıklı rızaya dayanıyor. Ticarete gelince bu çok karanlıktır. Zamanımızda bunun helal ve haramını ayıklamak üstün basiret işidir. Şöyle ki, kişi çok çalışıp az kazanan biridir. Aldığın mala koyacağın yüzde o kişinin emeğine göre tespit olur.

Az çalışıp çok kazanan için yüzde çok olur. Bunu tespit etmek imkansızdır. Zira para ile imanın kimde olduğu bilinmez. Bu yüzden ticarette yüzdeyi düşük tutmak en az vebal yüklenmektir.

Şimdi de gelelim tersinelik tarafına. Kişi dindardır, ehli sünnet yolundadır. Okuduğu kitaplardan elde ettiğ fıkıh ilmi içinde ibadet ettiği mezhep çerçevesinden dışarda değildir. Gayet ince anlayışı vardır. Birikmiş kaza namazı yoktur. Hepsini eda etmiştir. Yani, imanı niyeti ve ibadetinde usül bakımından en ufak bir eksikliği yoktur. Fakat sıra dünya malının elde edilmesine gelince, onu dinin dışında tutar. Şimdi bu tersineliğin sonucu ne olur? şeklindeki bir sorunun cevabını görelim.

Hakk katında ibadetin ağırlık taşıyan tarafı dünya malına karşı olan hassasiyetiyle ölçülür. Denebilir ki, ibadetin kabulü helal lokmaya bağlanmıştır. Resulu Ekrem Efendimiz, bu konuya işaret ederek hadisi şerifte der ki: "Bir lokma haram 40 gün yapılan ibadetin kabulüne engeldir." Bir başka hadisi şerifte ise: "Haramla beslenen vücut, cennete giremez" der. Demek oluyor ki, ibadetin kabulü için helal lokma yemek şarttır. Bir bina düşünün, gayet sağlam yapılmıştır. İçinde her türlü konfor vardır. Bir zelzele olduğu zaman çöker, beton yığını haline gelir. İşte haram kazancın, haram lokmanın sonucu, ibadeti bu duruma getirir.

Bunun biraz daha ilerisine giderek durumun vehametine bakalım. Bu haram lokma uzun süre kişinin bedeninde, ceddinden gelen bir uzantı sonucu devam edince, rahmeti ateşten görenler sınıfına girer. Bu gibilerin ahvalini tanıtan Beyyine Suresi şu açıklamayı ademoğlunun görüşüne sunar. Bu surede der ki: "O kimseler ki, bir kısmı ehli kitaptan oldukları halde kafir ve müşrik oldular. Ebediyen cehennemde kalırlar" manasındadır. Maun Suresi'nde ise şöyle der: "Vay o namaz kılanların haline." Her iki surede kitap ehlinden bahsediliyor.

Risalete de, velayetede gidiş yolu ikidir. Birinci yol Hakk'a aittir. Peygamberler göndermek suretiyle bu yolu bize gösterdi. Mekarimi ahlakla kaimdir. Helal lokma yerse bu yolu tanır, ayıklar ve yaşar. Helal lokma kişiye velayet ilmi içinde olan şeytana ait ilmi, bilgiyi tanıma ve ayıklama kabiliyeti verir. Her iki tarafın tanınmasına ışık tutan helal lokma yolu, Kur'an'da çok yerde istikamet adı altında bize tanıtılır.

Bu istikamet içinde olanlar rahmeti nurdan görecektir. Gideceği yer cennettir. Zira bu taraf Hakk'ın rızasına uygun mekarimi ahlak tarafıdır.

İkinci yol; velayet ve risalet içinde yürünen şeytana ait yoldur. Haram lokma yemek, dünyaya bağlanmak, servet edinmek, çalmak (mecbur kalmadan), birden fazla kadınla evlenmek gibi şeytana ait işleri yapmak. Ayrıca en büyük günahlardan olan adam öldürme ve zina yapmak gibi fiillerde bulunmak. Bunların rabbi şeytanın bağlı bulunduğu Allah'a ait dal isimlerden olan Muzıll ismidir. Bu isme bağlı olanlar ateşten rahmeti görecek olanlardır. Bunların beka vücudlu, yani ölüm görmeyecek olan kevni vücutları, ateşe alışıncaya kadar cehennemde kalır. Sonra Allah onları, ateşe rahmet ederek orada ebedileştirir. Orası, yani ateşe rahmet olunan saha onların cenneti olur (ğeyya şiddetli ateş demektir. Cehennemin en kötü yeri).

Hiçbir veli yoktur ki, Allah'ın ateşe uzanan rahmetinden bahsederken, İbrahim peygamberin ateşe atılması olayını örnek göstermesin. Bu canlı olayda tüm ademoğlunun ibret alacağı, bilgileneceği hikmetler mevcuttur. Bilindiği üzere bu olay Türkiye'nin Urfa vilayetinde vuku bulmuştur. Ateşin ortasında yanmasını bekleyen İbrahim peygamberin etrafında bulunan ateşe Allah rahmetle baktı. Ateşin korları balık oldu ve ilahi bir göl oluştu. Halen o göl ve balıklar orada, o gün bugün varlığını sürdürmektedir.

Peygamberimizin ileri dedesi olan İbrahim peygamberin bu olayda bulunan hikmeti, Peygamberimizin risaletinin geçmişe uzanan bir dalıdır.

Mahlukata göre, ezeli ve ebedi zamana uzanan velayet ilmi ile bilinen şeriatı Ahmediye içinde bu olay gerçekleşmiştir. Mirac vakası ile birlik oluşturan şeriatı Muhammediye ile şeriatı Ahmediye, Adem peygamberden insanlığın sonuna kadar geçmiş gelecek her türlü olaylarla ilgilidir. Yani bu olaylar, bu iki şeriatın kapsamı içinde gerçekleşir.

İslam dünyası eğer Mirac vakasının hakikatine vakıf olsaydı, daha doğrusu velayet ilmini bilen evliyayı din dışına çıkarmasaydı, bu gerçekleri 1230 yılında ademoğlu duymuş ve anlamış olacaktı. Miladi 2000 yılı itibarıyla 770 sene geç kalındığı görülmektedir. Muhkemat ayetler şeriatı Muhammediye'ye bağlı olup, ferdi gidişi, yani ibadetin nası yapılacağını gösterirler. Havva nasıl ki Adem dedemizden doğdu ise, şeriatı Muhammediye de şeriatı Ahmediye'den doğmuştur. Sonra Adem dedemiz Allah'ın emriyle Havva anamızı nikahladı. Bunun misali Mirac vakası 'ilahi nikah vakası'dır. Toplumu meydana getiren bu nikahtır ki, nüfus artışı ortaya koydu. Devlet ve millet oluşumu nikahın sonucudur.

Hal böyle olunca, her milletin doğuşu ve devamı bu nikahın içinde aranır. Hiç kimse şeriatı Muhammediye sınırları içinde toplumu idare edemez. Toplumun idaresi şeriatı Ahmediye çercevesinde olur. Zira bu şeriat ammedir. Bu şeriat içinde sünnetullah (Allah'ın sünneti) da vardır. Yani değişmez tabiat kanunu. Dinli-dinsiz herkesin faydalandığı bu kanun, eşyadaki tüm sırları bünyesinde barındırır.

İslam Dini'nin şeriatını tek görüp, bu dinde yalnız şeriatı Muhammediye vardır diyerek bununla devlet idare etmeye kalkarsa, iki büyük suç işlemiş olur. Birisi ibadete ait şeriatı bozmak, ötekisi toplumu parçalamak suçudur.

Şeriatı Muhammediye, şeriatı Ahmediye'nin dışında değil, içindedir. Ancak yanlış, eksik anlama sonucu bu karara varılıyor. Velayet ilmi olmayan yerde anlayış yanlış ve eksik olur. Kadından peygamber yoktur. Neden dersen aklı yarımdır da ondan. Şeriatı Muhammediye'deki bu yanlış anlayış Havva imzalıdır. Yani kadınsı bir eksiklik doludur.

Şunu da hemen ekleyelim ki, yaratılan her mahlukta isniniyet, yani ikilik vardır. Erkek ve kadın ikilisi olmasa, çocuk dünyaya gelmez. Birini atıp ötekini tutamazsın. Mutlaka biri, diğerinden üstündür. Erkek kadından üstündür. Zira Havva Adem'den yaratılmıştır. Ancak çocuğun dünyaya gelmesinde kadının payı büyüktür. Çünkü kadın dünya tarafını temsil eder. Velilerden biri şöyle bir gerçeği dile getirip der ki: "Kadının biri, belden yukarısı insan, belden aşağısı yılan olan bir çocuk dünyaya getirdi." Kadına sordular: neden sen böyle bir çocuk dünyaya getirdin? Cevap vererek dedi ki: hini muvakaatte (kadının inzal olma anında) gözümün önünden bir yılan geçti" dedi.

Görülüyor ki, kadının hayal hazinesi dahi çocuğun günyaya gelmesine tesir etmektedir. Bu konuda geniş bilgi Fususulhikem'de, İsa peygamberle ilgili bölümde vardır. Onu da ayrıca ele alacağız.

Siz, çirkin çocuk gördüğünüzde hiç şüphe etmeden kanaat getirin ki, kadında çocuğa gebe kaldığı gece, sevişme açısından isteksizlik vardı. Erkeğin ağzının içki ya da sigara kokması, kadının rahatsız olması gibi sebepler çocuğa yansımıştır. Güzel çocuk sahibi olmak isteyen çift, kadının gönlü ferah, sevgi dolu ve istekli geceyi seçmelidir. Aksi halde çocuk çirkin olur. Kısacası beden yapısı itibariyle çocuğun sıhhatli ve güzel olması kadına bağlıdır.

Bunu burada kayıt altına almamın sebebi, şeriatı Ahmediye ile şeriatı Muhammediye arasında olan muhtaçlık ve değerleri tanıtmaktır. Yani ferdi kazanç yeri olan dünyanın karşıtı şeriatı muhammediye'dir. Bu şeriat, kişiyi ahirette en yüksek mevkiye çıkarmak için bilgi ve kazanç yüklüdür. Dinin temeli şeriatı Muhamediye'ye bağlıdır. Kişinin nefsi ile mücadelesi için manevi silah ve muhimmat buradadır. Allah'ın değişmez Zati kanununa göre 'tavan, tabana' bağlıdır. Yani şeriatı Muhammediye içinde Allah'ın en küçük emri müstehaptır (uzantı itibariyle). Bu emrin karşıtı velayet ilminin en yüksek tarafına bağlanmıştır. Bu ilmi kazanmak için şeriatı Muhammediye'ye muhtaçız. En yüksek makam olan 'zati tecelli'nin kazanılma yeri dünyadır. Dini bakımdan dünyanın karşıtı, risalettir. Yani şeriatın çıkış yeri.

Bizim gibi İslam evliyasına bağlanarak velayet ilmi tahsil etmek isteyen herkes iyi bilmelidir ki, şeriatı Muhammediye tasvib ve tasdik etmediği hiç bir bilgi ve görüş Hakk yolunda olmaz. Şeriatı Muhammediye'yi tanıtan her hadisi şerif bu şeriatın bina malzemesidir. Ancak, şeriatı Ahmediye kapsamına giren idam, taşlama, hırsızın elini kes gibi cezalar, ammeye şamil olduğundan, şeriatı Muhammediye çerçevesinde uygulanmaz. Yani şeriatı Muhammediye tahsil yeridir. Ceza yeri değildir. Ceza yeri şeriatı Ahmediye'ye bağlıdır. Velayet ilmi istikametinde icra edilir. Yukarda bunu izah ettik. Hiç bir kimse bu ademoğluna ölüm cezası veremez. Bu ceza, değil bir milletin çıkardığı kanunla icra edilemeyeceği gibi, dünya milletleri bir araya gelip kanun çıkarsalar yine Allah'a isyan olur.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]