TEMBELLİK ve ESARET (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Tembellik ve esaret birbirine bağlı iki davranış biçimidir. Esaretin tabanında tembellik yer alır. Çalışmanın, yani aklın ve bedenin yorulmasının İslam dininde ne büyük değerinin olduğunu asrı saadet içinde görüyoruz. Bilindiği üzere Allah (c.c.), Peygamberimiz Muhammed Mustafa Efendimiz'e risaleti ammeyi vermeden önce, Mekke-Medine civarında ve diğer milletlerin içinde insan alım-satımının yaygın hale gelmesine izin vermiştir. Daha doğrusu şeytana ve nefsi ammeye karşı kullandığı hidayet desteğini belirli süre kısmen geriye çekmiştir.

Bu, O Büyük Yaratıcı'nın bilinmesi ve çözülmesi imkansız tevhid sırları kapsamına girer. Bunu bir nebze tanıtmaya çalışalım. Bu olaylar, has isim olan Allah ile dal isimlerin ilahi hüviyetini tanıtma açısından büyük bir uyanışın habercisi idi. Durum şu: Allah (c.c.) ilk insan Adem'i yarattı. Elbette ki anası yoktu. Havva'yı ondan, yani Adem'den yarattı. Bu Havva anadan anneler babalar yarattı. Allah, Adem'in bir uzantısı olan İsa'dan Mesih'i yarattı. Yani Meryem oğlu Mesih. Bu Mesih'in babası yoktu. Her ikisi, (Adem ve İsa) Hakk katından bakıldığında aynı yaratılış hüviyeti taşıyordu. Ayette: "Şüphesiz İsa misaldir. Ademin misli gibi" der. Yani bu ayete Türkçe açık mana verelim desek manası şöyle olur: İsa adem gibi bir yaratılış içinde dünyaya gelmiştir. Zira Havva Adem'den doğmuştur. İlk insanın tek doğum oluşturan anası Adem'dir. Ondan Havva anamız doğdu. Havva uzun bir nesil uzantısı içinde Meryem oldu. İsa'yı doğurdu. Bu iki nübüvvet parantezi arasında binlerce peygamber gelmiştir. Her biri dal isimlerin tanıtımı için gönderilmiştir. Kur'an'da bu dal isimler 99 tanedir. Yüzüncüsü merkez, tek isim olan Allah'tır.

Bu dal isimlere ilah denir. Cumhuriyetçiler bu ilah kelimesini tanrı olarak telaffuz ederler. Her dal isim müsemma merkezinde Allah ismi içinde teklik oluştururlar. Buna, Allah'a bağlılık itibariyle tevhid denir. Her ismin Allah'a bağlı tarafında yer alan merkezi bilgisine Kur'an, ayrı ayrı yayılışına, dünyaya uzanan ağaç dalı misali çokluğuna da furkan denir.

Adem ile İsa arasında gelen peygamberlerin her biri bir dal ismin başında yer almış ve onları tanıtmıştır. Yani, Kur'an'ın mana dalları olan furkanı temsil edip tanıtmaya çalışmışlardır. Kısacası, Adem ile İsa arası dönem, dal isimlerin tanıtımı için esas alınmıştır.

İsa peygamberin Mesih şeriatı tamamlanmış olarak, yani İncil'in tamamlanmasından 690 takvim yılı sonra Kur'an tamamlanmıştır. Bilindiği üzere, İsa (a.s.) takvim yılı hesabına 32 sene yaşamıştır. Kameri sene ile 33 yaşında iken semaya yükselmiştir. Kur'an ise 632 miladi yılında tamamlanmıştır (gerçekte 623'dür).

Bu 690 (şu anda kullanılan takvim İsa'nın doğumuna bağlanmış ise de, aslında 9 sene öncesine tarih atılan bir takvimdir) sene İsa'nın şeriatının yerleşip kökleşme süresidir. Zira taban tavana bağlıdır. İsa, Mesih itibariyle ilahi hüviyeti taşır. Yani ayrı bir inanışı yürütür. Fakat gelecekte amme olarak gökten inecektir. İsa nur vücut sahibi olduğundan, velayet ilminin başında ve sırlar denizinde mümtaz yerini muhafaza eder.

Velayet ilmi Allah'a ait ilim olduğundan, Kur'an'da ruhum İsa diye onu tanıtır. Bu sebepten İsa'ya bağlı devletlerde hem şeytan tarafında bulunan velayet ilmi ile, hem de rahmana bağlı velayet ilmini eşyaya bağlı velayet ilmini eşyadan koparıp alma iznini bulmuşlardır. Genelde şeytana ait velayet ilmini yakalayan Hıristiyan dünyası, sanat yönlü buluşlara imzalarını atmışlardır. Fen ve teknoloji adı altında büyük bir hakimiyet kurmuşlardır. Sadece dünyaya ait olan bu hakimiyetleri insanın ölümü gibi bir ölüme mahkum olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Allah'a sonsuz şükürler olsun ki bizi şeriatı Muhammediye'ye bağlı olan ve içinde şeytana ait velayet ilmi bulunmayan velayet ilmine vakıf kıldı. Bu ilim, hatemülenbiya olan Peygamberimizin hatemülevliyası olan Muhiddini Arabi'de kemalat bulup, 627 hicri kameri, 608 hicri şemsi yılında açıklanmasına izin çıkmıştır. Miladi 1230 yılı demektir (Gerçekte miladi 1221.)

Kelime-i tevhid, yani la ilahe illallah iki ana unsurdan oluşur. Birisi la ilahe'dir. Yani ilah yoktur. İkincisi illellah'tır. Bu aynı zamanda İslam'ın beş şartından biridir.

Adem nebi ile İsa nebi arasında geçen süre la ilahe manası taşıyan bir zaman birimidir. Zira tek isme bağlı furkan anlamı içinde yer alır. İsa ile muhammed (s.a.v.) arasında olan 590 sene zaman itibariyle varlık yokluk arasında geçen süredir. Yani her iki kanadı birbirinden ayıran bir sınırdır. Bu süreden sonra illellah gelir. Yani her varlık Allah ile hayat bulur. La ilahe; ilah yoktur manasındadır. İllellah; Allah'tan başka ilah yoktur demektir.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın risaletinde de "la ilahe süresi" yani zamanı vardır. Bu süre Mirac vakası ile bitmiştir. Bundan sonra amme risalet gelmiştir. Yani Muhammed-Ahmed ikilisi Mirac olayı ile gerçekleşmiştir. Bu olay risalet süresinin (yaklaşık) yarısında iken olmuştur. Bu Mirac olayından 17 ay sonra hicret gerçekleşmiştir. Hakk'a ait hikmetler açısından bakıldığına İsa nebi ile Muhammed (s.a.v.) arasında bulunan yaklaşık 590 sene bu 17 ayın karşıtı demektir. Hicretten sonra ibadet ayetleri gelmiştir. Peygamberimizin Medine hayatı risaleti amme hayatıdır. Amme olunca da Allah'ın mazharıdır.

La ilahe (ilah yoktur) zamanı içinde ademoğlu nefsine bağlı zaman yaşamıştır. Bu zaman hayli bulanık ve de çalkantılıdır. İşte bu devirde, kölelik ve cariyelik doğmuştur. İnsanlar pazarlarda, hayvanlar gibi satılırdı. Risalet döneminde de devam etmiştir. Hatta 20. yüzyıla kadar devam eden uzantısı olmuştur. Acaba Allah'ın hikmeti ne idi ki, bunu ademoğluna tatbik ettirmiştir. Şimdi buna ait hikmetleri tanıyalım.

Allah (c.c.) kullarına verdiği irade-i cüziyeyi kendine yaklaştıran, kendini görecek kadar imkanlarla donatmıştır. Bu irade-i cüziyeyi değerlendirmenin yolu aklı ve bedeni yeterince çalıştırmaktan geçer. Kişinin yaptığı işten aldığı para emeğinin karşılığıdır. Bu paranın içinde, kişinin emeği özetlenmiştir. Bir, üç, beş, on ve daha fazla emeği cebinde saklıyor. Köle pazarına gidiyor, orada kadın ve erkek köleler vardır. Oradan bir kadın köle alıyordu. Buna Arapça cariye deniyordu. Bu bir kadındır. Nikahlamadan bununla cinsi ilişkide bulunuyor, zina olmuyor. Bu kadın hür olsaydı, onunla ilişki kurmak zati suç olurdu. Yani dünyada kefareti (bedeli) olamayacak kadar ağır suç olurdu. Şimdi aradaki potansiyel farka bak. Emeklerin, seni cezadan kurtardı.

Peygamberimizin İbrahim isimli oğlu, Mariye isimli cariyedendi. Nikahlama diye bir şey yoktu. Allah (c.c.) Peygamberimizin tüm hareketlerini kendi düzenliyordu. Muhammed (a.s.) bedenen mahluk idi. Olaylar ve hareketler açısından Hakk'tan bir uzantı idi. "Vema yentiku anilheva..." ayeti bu gerçeğin açık delilidir.

Köleliğin insana ters ve yanlış olmasını Allah'a ait hikmetler itibariyle incele! İtiraz etmek dinsizliğe giden yola girmektir. Bu ise risalete itirazdır.

Allah (c.c.) kıyamete kadar gelecek neslin unutamayacağı yüksek güçlü tembihle insanların ahiretini teminat altına almalarını haber veriyor. Öyle ki, aklın ve bedenin yorulduğu her insan emeği, ahiret için bir tapu hüviyeti taşır. Düşünmek ve çalışmak, ruh ve beden ikilisinin açık tezahürüdür. İkisini dengelemekte en büyük başarı elde edilir. Bu dengeleme, yani aklın ve beden eziyetinin dengelenmemesi halinde, topal bir anlayış doğar. Bu çok önemlidir.

İrade-i cüziye Hakk'tan insana uzanan ve Hakk'ta bulunan tüm güçleri taşıyan bir yetki demektir. Ayani Sabite'den yürütülen bu ilahi yetki, Hakk'ın yaratma gücünü de bünyesinde bulundurur. Ölüm ile, yani kişi ölünce bu yetki Hakk'a geri döner.

Ademoğlunun Kur'an'da açıkça belirtilen "Veleket kerrema beni ademe..." ayeti bu cüzi yaratma gücünün neler yapabileceğini haber veriyor. Her buluş, yani elektrik, telgraf, telefon, uçak, televizyon, bilgisayar ne varsa akla verilen yaratma gücünün eseridir. Bu buluşlar Hakk tarafı için yaratma olurken, insanlar için eser ismini alır. Zira insanın varlığı Hakk'tandır.

İşte Hakk'ın yaratma karşıtı uzantısı olan akıl ve beden çalışması kişinin eseri olup, çekirdek misali değer taşır. Biz nasıl Hakk'a kul, köle isek, çalışma ile kazanılan para da köle alır. Cariye alır. Yani çalışmanın içinde yaratma bedeli vardır. Bu bedel çalışmayanı, tembeli esir alır, köle yapar. Her hırsız bir başkasının emeğini tarafına çektiğinden, bilmeden, anlamadan, hakkını gasbettiği kişinin sahasına esir düşer. Hakk'ın otomatik çalışan değişmez kanunları çerçevesinde, ahiret için geleceği budur. Hadisi şerifte Peygamberimiz bunu açıkça ifade eder. Hadisi şerif şöyle: "Dünya ahiretin tersinesidir."

Gerek dünyada, gerek ahirette esaretin temelinde tembellik yatar. Tembelin dünyada hür olması düşünülemez. Kişinin kimin tarafından karnı doyuyorsa, onun kölesi sayılır.

Şeriatı muhammediye'de mevcut hükümlere bakarak, esaretin geniş boyutunu görelim. Peygamberimiz diyor ki: "Yazıklar olsun o kimseye ki, affını Allah'a değil de kulun eline bırakır." Bu hadisi şerifi inceleyen bilen sahabe şöyle hüküm içerdiğini açıklar.

Bir kimse, bir başkasının hakkını yediğinde, mahşer günü Hakk Teala alacaklıya (bir buğday tanesi için 70 rekat farz namazın sevabını esas alarak tartı yapar) ne kadar sevabı varsa al. Tartı ile borçlunun sevabı alacaklıya verilir. Fakat yetmez. Hakk Teala alacaklıya günahlarını borçluya devret. O da verir. Yine borç ödenmez. Bu defa Hakk Teala alacaklıya şu tarafa bak der. O da bakar. Gördüğüne inanamaz. Öylesine bir güzellik, öylesine bir manzara ile karşılaşır ki dünyada emsali olmadığından örnek gösterilemez. Alacaklı sorar: "Yarabbi! Bu nedir?" Hakk Teala cevap verir: "Bu, benim cennetlerimden bir cennettir." "Bunu kimlere verirsin?" dediğinde: "Benim kullarımı af edene veririm" der. Bunun üzerine alacaklı: "Ben onu affettim" der. İşte hadisi şerif bu acıklı manzaranın tanıtımını yapıyor.

İslam dinine gerçek manada inananlara sesleniyorum. Kainatın sahibinin hikmetlerine bakın ki, ne büyük ve akıl almaz sistem kurmuştur. Şeriatı amme olan şeriatı Muhammediye gelmeden önce esaretin ne kötü şey olduğunu dünya insanı içinde teşhir ederken, öldükten sonra da ahiretteki esareti de haber veriyor. Ziraat ve sanatın yeterince gelişmediği bir ülkenin insanı açtır, muhtaçtır. Aç kalan kişi gururlu ise, aklını çalma işinde kullanır. Yok gururlu değilse dilenir. Türk insanı gururlu olduğundan çalma yolunu seçer. Bu sebepten bu ülkede gerçek Müslüman'ı bulmak zordur. Yani çok azdır.

Yukarıda açıkladığımız esaret ferdi esarettir. Bir de bunun içtimai, yani toplumsal olanı vardır. Yani bir harp sonucu alınan esirler. Savaş nedir, savaşın temelinde ne yatar, niçin insanlar birbirini öldürmek için savaşırlar? Sonunda, kazanan ne kazanır, kaybeden ne kaybeder? Hakk katından bakıldığından bundan alacağımız ders nedir? Kaybedenin esir olması, islami açıdan ne anlama gelir?

Her savaş kişilerin, yani fertlerin nefislerinin ve şeytanın Allah'ın emrine ters düşen davranışlarının cezalarının bedelidir. Bu aslında cehennem azabından bir uzantıdır. Bir milletin ayani sabitelerinden ilahi şalterin atması ile patlak veren savaşlar, dünya görüşü itibariyle şu devlet bu devlete savaş ilan etti, şeklinde tezahür eder. Bir millet adına idareciler suçlanır. Gerçek olan, bir milletin suç ağırlıklı davranışıdır bu. Sonunda bir taraf öbür tarafa yenik düşer.

Yenilen kazanandan daha fazla suçlu olduğundan, esir olmaya mahkumdur.

Nefsine esir olanlar, nefsine daha az esir olanların emrine girer. Bu değişmez ilahi kanunların iktizasıdır. Bu asırda savaş esirleri misafir muamelesi görmektedir. Bu davranış medeni anlayışın açık ifadesidir.

Harbin bir başka yüzü, emek harcanışı olarak ortaya çıkar. Şöyle ki: bir milletin emek karşıtı vergilerle kurulan fabrikalar, yüksek katlı binalar bombardıman olmuş, yıkılıp yerle bir edilmiştir. Bu enkazın, yani yıkımın içinde on binlerce yevmiyenin uçup gittiği bir manzara vardır.

Hakk Teala Kur'an'ı Kerim'de açıkça beyan eder: "İyilikler yapın. İyilikler, kötülükleri kaldırır." Hidayet ve dalaleti kendine has otomatik tezgaha bağlayan O Büyük Yaratıcı milletlerin biriken günahlarını, çektikleri eziyetlerin boşa gitmesiyle, iyiliklerin kötülükler yanında denge kurmasını sağlar. İşte harp budur.

Velayet ilmi tahsil sahasına girerse ve de yeterli duruma gelirse, böyle bir millet savaş görmeden ıslah olur. Zira velayet ilmi anasırda taban oluşturmuştur. Bu ilme değer veren herkeste Allah korkusu beden vücudunun en ücra köşesine kadar gider ve yerleşir. Böyle kişilerin mücadelesi nefsiyle olduğundan savaşa lüzum kalmaz.

Yukarıda belirtilen tüm açıklamalarda çekirdek misali insan emeği vardır. Bu emekler Allah'ın madum (yokluk) denen ve rakamda, hesapta, sıfır hüviyeti taşıyan değerdeki varlığından yarattığı bu insana, kendi iradesinden cüzi bir irade vermiştir. Bu irade ile Hakk'ın yaratma gücünden değişik bir yaratma gücü olan düşünce, tefekkür yoluyla çalışma imkanı vermiştir. Bu çalışma asalet ve sarnıçlama görürse ortaya akıl almaz buluşlar çıkar. Buna yaratma demek, küfür olur. Yani gerçekleri örtmek anlamına gelir. Buna İslam terbiyesi görenler, eser tabirini kullanmışlardır. Yani fani olan insanın irade-i cüziyesi ile yaratma uzantısındaki kazancı. Akıl Hakk'ın, beden Hakk'ın, kainat Hakk'ın, yani her türlü sahada tapu Hakk'ındır. Neyin var da neyi yaratıyorsun. Yaptığın işte yaratma kelimesini kullanma. Yaratma, ölmeyene ait bir güçtür. O da Hakk'a aittir.

Ölüler için sadaka verilir. Neden. Sen bir eziyet çektin, bir gün akşama kadar çalıştın. Bu emeği ölünün ruhuna gönderdiğinde, Hakk katında değeri büyük olur. Her ne kadar kuran okuyup ölünün ruhuna göndermek ayrı bir değer taşıyorsa da, bunun kabulüne engel olan tarafları ve şartları vardır. Birincisi okuyanın dünya malı istemesi, hatta hediye alması dahi Allah'ın rızasına ters düştüğünden ölüye fayda vermez. Bu konuya diğer yazılarımızda açıklık getirmiştik.

Kişinin yabancı dil öğrenmesi de ayrı bir mana taşır. Kişi, hangi milletin dilini öğrenirse, o dili öğreninceye kadar çektiği bilgi emeği, onun o millete saygı duyduğu anlamını taşır. Mesela kişi İngilizce öğrenir. Allah onun niyetine bakar. Niyetinde ilim yoksa, yani İngilizce kitapları okuyup bilgi elde etmek istiyorsa ve bu bilgi başka bir yerde bulunmuyorsa, İngilizce öğrenmesinde bir sakınca yoktur. Bir şartla, eğer o ilim Allah katında bir değer taşıyorsa. Yok eğer İngilizce bilenlerle konuşmak için bunu yaptıysa, o millete itaat ve saygı duymak anlamına gelir ki, esaretin bir başka yüzü demek olur.

Biz Kur'an dili Arapçası öğrendik. Allah'a olan saygımızın bir ifadesidir. Çünkü biz Allah'a taparız, onun kuluyuz. Kur'an dili Arapçası, Kur'an'a bağlı bir dildir. Zira Kur'an'la gelmiştir. Arapların Arapça'sının bu dilde payı, patika yolun ana yola olan birleşimi gibidir. Kuran dili Arapça'sının ilim sahasına girmesi Hazreti Ali (r.a.) tarafından gerçekleştirilmiştir. Zira sarf-nahiv onun eseridir. Velayet ilmi ondan yayıldı.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]