Tevhidin Kur'an
dili Arapçasında manası 'aralıklı birleşim' olarak Türkçe'ye
çevrilir. Kur'an'a çıkış merdiveni zayıf ve yetersiz olan Türkçe
ile böyle manalandırılır. Kur'an dili Arapçası dahil hiçbir lisan,
söz ve yazı ile tevhidi anlatmaya, tanıtmaya yetmez. Yalnız Kur'an
Dili ile bunu anlatıp manalandırmak mümkündür. Kur'an dili odur
ki eşyanın konuşması, konuşturulması demektir. Eşyanın hakikati
tektir. Eşya içi tabii hareketler ve bunların ayrı ayrı olan vücut
yapıları Kur'an alfabesini oluşturur. Örneğin yemişli-yemişsiz ağaçlar,
yemişleri değişik ağaçlar. Mevsimlik ömrü olan sebzeler; domates,
biber, hıyar, patates, soğan, patlıcan, fasulye gibi. İçi yenen
dışı yenmeyen yemişler; fındık, fıstık, ceviz gibi. Dışı yenen içi
yenmeyen yemişler; hurma, kayısı, şeftali, erik gibi. Tamamı yenen,
incir, dut, üzüm gibi. Çoğu yenenler, elma, armut gibi. Hububatın
yekünü, buğday, arpa, çavdar gibi.
İlahi Esma ve sıfat'a bağlı olan değişik eşya içi gıda maddelerinin
hepsi yenen nesnedir. Bunların hepsi aşkı ilahi malzemesidirler.
Yani Allah'ın aşkına ait yaygın zevklenme nesneleri olup, bedenimizdeki
hayatı devam ettiren bunlardır. Vücut yapısı içinde yer alırlar.
Madenler ayrı bir grup olup, bunlar da Kur'an dili alfabesinin
harflerini oluştururlar. Altın, gümüş, bakır, demir, aliminyüm,
krom gibi elemanları olan tüm eşya içi hakikatler. Madenlerin de
ruhu vardır. Bitkilerin olduğu gibi.
Hayvanlar da ruh sahibidir. Bu üçüne, hayvan, bitki ve madenlere
'mevalidi selase' (zaman ve mekana bağlı üç doğurgan) denir.
Bu üçü, Kur'an dili alfabesinde yer alan sessiz (ünsüz) harflerin
okunmasını sağlayan sesli (ünlü) harflerdir. Bunlara hareke denir.
Üstün, esre, ötrü gibi. Bu üçünde, yani hayvan, bitki, ve madenlerde
Hakk'tan gelen irade-i cüziye yoktur. Hakk'ın iradesi altında hareketlerini
sürdürürler. İnsanın yaygın uzantıları olan bu üçü, hakikatin sesli
harfleridirler. İnsan bedeni içinde her birinin yerleri vardır.
Ak ve karaciğerler bitkilerin yeridir. Mide ve bağırsaklar hayvanatın
yeridir. Kan ve içinde olanlar madenlerin yeridir. Kalp ve kafa
insanındır. Yani hayvanın özü demektir. Buna beşer denir. İnsan
tezkiye gören nefistendir.
Elektrik madenin hayatını tanıtır. Onun ruhunun varlığına şahittir.
Hareketle kendini gösterir. Işık verir, motoru çevirir. Mıknatıs
ve elektronik elektrikte temel oluşturan unsurlardır. Akıl gibi
görünmezler, yaptıkları işler görünür. Elektrik ve elektronik zatın
ne olduğunu tanıtan en büyük ve önemli bilgi kaynağıdır. Kur'an
dilinde en üstün mana veren hakikatlerdendir. Bu madenler toprakla
hamur olur, bitkilerde ağaç ve yemiş haline gelir. Ağaç o madeni
süzer, gıdamızı temin eder. Hayvanlar onu yer, süt ve et halinde
önemli gıda olur. Zevk ve lezzet kaynağı oluşturur. Kainat kitabının
bu harfleri Kur'an dilinin temelini oluşturur. Kur'an dili işte
budur.
Kur'an diline en yakın mahlukat alfabesi şüphesiz Çin ve Japon
alfabesidir. Zira bu alfabelerde olan şekiller tek başına bir mana
ifade ederler. Mesela ağaç bir harf ile tanıtılır. Ev, şehir ve
diğer ne varsa ona ait değişik şekil ve işaret vardır. Çin alfabesi
25 bin kelime idi, 6 bine indirildi deniyor. Görülüyor ki en eski
millet olan ve devlet yapısı dört bin sene öncesine uzanan Çin ve
çevresi, kitabı hakikinin en yakın komşusudur. Bu konuyu çok iyi
bilen Resulullah Efendimiz hadisi şerifte derki: "İlim Çin'de
de olsa onu arayın." Bu hadisi şerifle bize gerçek ilmin
eşyadan kaynaklandığını haber veriyor ve diyor ki; zor alfabesi
olan Çin, eşyanın içindeki sırlara sizi yaklaştırır. Keşiflerin
en eskisi Çin'dedir. Barut, tüfek ve pusula onların buluşudur. Çay
dünyaya onlardan yayılmıştır.
Tevhid iki kısımdır. Birisi tevhidi vücudidir. Onun tanıtımını
toprak ve ağaç ikilisi yapar. İkincisi tevhidi zâtidir. Bunun da
tanıtımını elektrik ve elektronik yapar. Şimdi bu ikisini Kur'an
dili alfabesi içinde eşyanın dili ile okuyalım. Önce ağacı manalandırıp
okuyalım.
Ağaç bedeni varlığını çekirdek ile topraktan alır. Toprak 'ana'dır.
Çekirdek ya da tohum 'baba'dır. Bu ikisi olmadan ağaç olmaz. Ağaç,
yer altı kökler, yerüstü beden ve dallardan oluşur. Bedeni tektir.
Kök ve dal ikilisine merkez oluşturur. Köklerin ucu toprağa, dalların
ucu çekirdeğe bağlıdır. Hayat suyu yürüdüğü zaman ne ise, çekildiği
zaman da aynı kalır. Fakat çekirdek ve yemiş, hayat suyu çekilince
düşer. Narenciye (portakal, mandalina, limon, greyfurt) ve çay gibiler
dışında genelde ağaçlar yaprağını dökerler. Ağaç insanlar ve hayvanlar
gibi toprağa, suya, havaya ve ateşe muhtaçtır. Bu anasır dörtlüsü
olmadan ağaç yemişli olamaz. Yaprak ağaca ciğer görevi yapar. Yani
hava içinde kendine lazım olan her şeyi alır. Misal; üzümler kızarınca
yaprağını kopar, ona salkım civarında hiç yaprak bırakma. Üzümlerin
siyahlamadığını görürsün (kokulu üzümde denedim).
Ağaç, ısıyı güneşten alır. Yani ağacın ateşten nasibi güneşle gelir
(özel seralarda hıyar, tomates, biber gibi sebzeleri yetiştirmede
20o civarında ısı verildiğinde aynı mahsul alınır). Her ağacın ısı,
hava ve su ihtiyacı değişiktir. Su bedeni, ısı yemişi güçlendirir.
Isı havaya, suya ve toprağa tesir eder. Zira hepsinin içine girer.
Çünkü yoğunluğu hepsinden azdır. Nur vücuda yakınlığı itibarı ile.
Latıf (gaz yapılı, uçucu ve gözle görülmeyen madde) katı cisimlere
girer ve onları kendi haline çevirir. Yani kısmen kendisi gibi yapar.
Bu Büyük Yaratıcı'nın ateşe verdiği yetkinin gereğidir. Öyle olmasa
ne toprak, ne su, ne de hava ısınmaz. Ateşin ısı tarafı hareketlendirir,
soğuk tarafı hareketi durdurur. Bundan dolayı su donar ve hareketten
kesilir. Toprak, ağaç, bitki yetiştiremez.
Ağaç, dünyanın merkezinden ve küre ortasına uzanan büyüme istikametinde
gidiş yolu izler. Ağacın bu büyüme hareketine, ağaca göre istikamet
denir. Bayır bir yere ağacı diksen, kavis çizer ve istikametinde
gider. Yani yerin çekim kuvvetin dik olarak büyür.
Ağaç köklerinin toprağa yayılışı (kayaya, taşa rastlamadıysa),
dallarının yayılışı kadar geniş olur. Kökler, yer üstü beden uzunluğu
kadar derin olmaz. Yemiş veren ağaç daha kısa, yemişsiz ağaç daha
uzun ve kalın bedenli olur. Aşılı (ehil) kirazla, aşısız kirazı
mukayese et, incele, bak bu gerçeği görürsün.
Özetlediğimizde, ağaç üç ayrı görüntü sergiler. Birincisi kökleri
ve dalları ile birlikte aynı olan bir gövde. İkincisi yapraklar,
üçüncüsü yemiş ve çekirdek. Bu üçü ağacın sıfatını gösteren hüviyetidir.
Ağaç şekil itibarı ile, yani gövde görüntüsü itibarı ile bedeni,
kökleri ve dalları ile üçlü bir manzara arz eder. Yemiş çekirdeği
içinde saklarken, toprak ta kökleri içinde saklar.
Çekirdek toprağın içine girip yokluğa bürünmeden, ağaç olarak varlık
sahibi olamaz. Toprak çekirdeği açar, çözer ve ona yeni bir hayat
verir. Tıpkı insanın ana rahminde yumurta içine girmesi gibi olur.
İnsan tohumu döl yuvasına girince ne durumda olursa, çekirdek te
toprak içinde aynıdır. Çekirdeğin bu durumu hakikatte nedir, neye
işarettir ve neyi tanıtır? İslam evliyasının ortak görüşü ile bunu
açıklayalım.
Allah'a bağlı dal isimler çekirdek ve tohum misalidir. Her tohum
ya da çekirdek bu dal isimleri bize tanıtan, gösteren birer kitap
sayfalarıdırlar. Allah'ın bu dal isimleri bünye-i Hakk'ta sıkışık
ve darlık içinde idiler. Onları alemleri yaratarak açtı, genişletti.
Gerek dünyada, gerekse ahirette olan feza-i Hakk, yani kainat, bu
isimleri sıkışıklıktan ve darlıktan kurtarmak için yaratılmıştır.
Her ismin bir alemi vardır. Ve o alem o ismin ağacı misalidir. Yani
onun yayılma sahasıdır. Her dal ismin Allah'a yakın tarafında bir
peygamber, birinci sınıf veli ve arif bulunurken, dünya tarafında,
aksi yönde hayvan, bitki ve maden üçlüsü yer alır. Üst ve alt arasında
bu beşer vardır. Yani ademoğlu irade-i cüziye sahibidir. Aşağı iner
hayvanlaşır. Azaba müstahak olur. Yukarı çıkar insan olur saadete
erer. Üst taraf yolunun üstünde cehennemi sıkıntı (yokluk, çile,
eziyet, sıkıntı, bela ve musibet) vardır. Ardından tam tersi yokluk
yerine varlık, çile yerine ferahlık, eziyet yerine rahatlık, sıkıntı
yerine neşe, bela ve musibet yerine saltanat vardır. Alt taraf (dünya
içi) yolunun önünde tam tersi cennet içi en geniş mükafat, rahatlık
ve saltanat vardır. Ardında tam tersi cehennem vardır. Bu fani beden
hayatı boyunca bu iki alım-satım pazarında alış veriş yapar. Kah
sıkıntı alır, ölümden sonra ferahlık bekler. Kah rahatlık alır ahirette
sıkıntı bekler. Tercih yetkisi kulundur. Dilediğini yapmakta serbesttir.
Ağaç-toprak ikilisi arasında vücut
bakımından 'tevhid'in ne olduğunu görelim, bilelim. Tevhid, risaletle
velayet arasında köprü oluşturan en emin vasıtadır, geçittir. Ne
kadar geniş olursa, o kadar insanı iki tarafa taşır. Velayet Hakk'a,
risalet halka bakar. İkisinin ortasından geçen ve Hakk'a bağlanan
yol vardır. Bu yolun gidiş yönüne istikamet denir. Bu yolu bilen
ve takip edenlere insanı kamil denir. Tüm veliler bu yoldan yürürler.
Sırat Köprüsü, risaletle velayet arasını bulmak, bilmek ve karşıya
geçmektir. Bu ağaçla toprak arası değişimli beraberlik, tevhidi
tanıtan en canlı kitaptır. Toprağı Hakk, ağacı halk
olarak görelim. Ağacın hayatı topraktandır. Zira ağacın kökleri
topraktan gıdalanarak beslenir, büyür ve yaşar. Ağaç topraktan kopunca
hayatı sona erer, canlı olmaktan çıkar. İnsan büyüme istikameti
bakımından ağaca benzer. Yani, tabii duruşu yerin çekim kuvvetine
karşı diktir. Büyümesi de böyledir. Ne var ki ağaç sabit olurken,
insan gezegendir. İstikamet bakımından sadece fark bu kadardır.
Ağacın köklerinin toprakla birleştiği yer ile dalların ucunda bulunan
yemişin ve içindeki çekirdeğin arasında kalan gövdeye, ağaç diyoruz
(Arapça şecer denir). Bu ağacın hayatı topraktandır. Bitki kitabının
bu canlı sayfası herkesin gördüğü bir gerçektir. Toprak çürümez,
ne rengi ne de kendisi değişmez. Aynı göründüğü gibi kalır. Ağaç
çürür, şekli değişir. Ağaç yanar, toprak yanmaz. Ağaçtan kağıt olur,
topraktan olmaz. Ağaçtan kereste olur, topraktan olmaz. Ağaç yemiş
verir, toprak vermez, verdirir.
Bu değişik varlık içinde olan beraberlik Tevhid adını alır. Öyle
bir beraberlik ki, vücutlar ayrı yapıya sahip olduğu halde, beraberlik
oluşturuyorlar. Ağaç, yaşamak için toprağa muhtaçtır. Toprak da,
ağacın yemişini ve bedenini görmek için ağaca, yani çekirdeğe muhtaçtır.
Hadisi kutside beyan açıktır. Peygamberimiz (Hakk'ın diliyle) "Ben
bir gizli hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Onun için bu mahlukatı
yarattım" diyor. Bundan açıkça anlaşılıyor ki dünya, ay,
yıldızlar ve ötesi itibarı ile her biri birer ayettir. Ayetin manası
evliya lugatında (sözlüğünde) sıfat ve tecelliyat demektir. Sıfat
değişiklik, tecelli ise ilmen ve bedenen mahlukatın muhtaç olduğu
nesnelerdir. Misal; güneş ışıkları tecellidir. Tecelliye herkes
muhtaçtır. Ağaca ve yemişine herkes muhtaçtır. İşi böyle anla.
Tevhid, İslam dini içinde la ilahe illâllah için söz konusu olur.
Adı, kelime-i tevhid'dir. Bu kelime-i tevhid, hakikat ehli için,
lafzan müessirdir (konuşma yoluyla geçerlidir). İnsan ağzında bulunan
dil parçası ile eda edilemez. Kalbi tarafı vardır. Yani kalp kapısı
açılmadan, kelime-i tevhid çekmeye kalkmak, ceviz ya da hurma çekirdeğini
elinde tutup benim ceviz ağacım var, işte elimde demeye benzer.
Oysa, o çekirdek, toprağa gömülmeden, yokluk içine girmeden ağacını
göremezsin.
Kalbin genişliğini tanıtan, zati tecelliye mazhar olan, nefsini
arif olacak kadar yüksek makama ulaşan velilerden Eba Yezidilbistami
(k.s.) kalbin genişliği için şöyle der: "7 kat yerlerde,
7 kat göklerde olan tüm mahlukatın (melekler, şeytanlar, cinni
taifesi ve insanlar) yüz bin kere bin mislini, yani yüz milyon
mislini kalbin içine koysan, bir köşesine sığar ve de yekun tutmaz.
Yani göze batacak yer işgal etmez."
Geçmiş zamanda Anadolu'da yaşanan bir olayı, tevhid için şöyle
hikaye ederler. Kendini olgun gören müritlerden biri şeyhine der
ki; "Ben tek başıma, sensiz kelime-i tevhid çekeceğim"
diyerek izin ister. Şeyhi ona; "Sen henüz o makama varmış
değilsin, olmaz" der. Mürit isteğini bir süre sonra tazeler.
Yine olmaz ve aynı cevabı alır. Üçüncüde şeyhi kabul eder ve tevhide
bağlı tüm şartları teklif eder ve başlaması için sıralar. "Önce,
melekleri kalbine yerleştir!.." Mürit "yerleştirdim"
der. "Şeytanları, cinni taifesini, insanları ve hayvanları
da al!.." "Hepsini aldım" der. "Şimdi
la ilahe de!.." Mürit de der. Daha bu iki kelimeyi bitirir
bitirmez ölür ve et yığını haline gelir.
Bak, burayı iyi dinle, kelime-i tevhid çek, denir. Kelime-i tevhid
söyle, denmez. Çekmek nedir açıklayalım. Gemiyi çekmek, arabayı
çekmek, ağaç çekmek ve yük çekmek gibi. Açıkça anlaşıldığı üzere,
bu kelime-i tevhidin arkasında çekmesi gereken bir yük vardır. Onunla
çekilir.
Bütün mahlukat, madumu mutlak'tır (yokluk). Yani Allah'ın tutucu,
koruyucu gücünden kopsa, kendisinde en ufak hayat belirtisi olmaz.
Rakam yanında sıfır ne ise, Allah yanında madum odur. Bir başka
ifade ile elektrik karşısında yalıtkan ne ise, Allah katında madum
odur.
Şöyle bir soru aklı selim tarafından sorulabilir:
Bu madumu yaratan Allah (c.c.) değil midir? Bunu yarattı, sonra
da madumdan mahlukatı yarattı. Acaba hikmeti ne idi?
Cevabı şöyle: Allah (c.c.) mevcut olan kendi vücudu ile madumu
bir araya getirip, kudret hamuru haline getirince değişik bir beden,
Hakk'ın lâtıf (yoğunluğu çok az) olan, mahlukatın madum olan kesif
(katı) vücudu varlıkla birleşince, nuru tanıtan, nurun ışığını geri
çeviren, gösteren bir varlık, ayrı bir vücut meydana geliyor. Elektriğin
yalıtkanla nasıl voltu düşüyorsa, tecellinin de voltu düşüyor. Buna
kevni vücut denir. Ahiret denilen taraf bu vücut içinde bulunur.
Vücut tanıtımında buna mümkinülvücut denir. Bunun yanında bu kevni
vücuttan mümtaniülvücut yaratıldı. Bu vücut, dünya ve emsali yıldız
camiasının vücududur. Bunlar kesifin en katısı olup, ikinci kez
değişime uğramıştır.
Eğer, madumu mutlak olmasaydı, varlık, vücut ve beden itibarı ile
halik-mahluk birbirine karışır, kimin kime tapacağı belirsiz olurdu.
Nasıl ki ay dünyaya bağlı olduğu halde dünyadan ayrı bir durumu
varsa, mahlukat ta bunun misali, hem ayrıdır hem de birdir.
Kişi la ilahe dediği anda, madumu mutlak olan yokluğa girer ve
kaybolur, uykudaymış gibi olur. İllallah deyince, düğmeye basınca
elektrik kabloya yürürcesine bir canlılık doğar. Kişi bununla hayat
bulur. Her arif bu kelime-i tevhidi kendine yetecek kadar çeker.
Ancak Allah'ın kutup diye bildirdiği ve kainatın şalterini elinde
tutan öyle kulları var ki, onlar kelime-i tevhidi tüm mahlukat için
çeker. Allah (c.c.) kıyameti koparacağı zaman, kutup olarak görevlendirdiğini
ahirete geri alır. Sonra da kıyamet kopar. Peygamberimizin hadisi
şerifte "Dünyada la ilahe illallah diyen bulunduğu sürece
kıyamet kopmaz" şeklindeki açıklaması buna işarettir. Yoksa
dil ile kelime-i tevhid çeken için böyle bir mana söz konusu olamaz.
Bu, arif olmayanların inancıdır ve boştur.
Din, insanın karşıtıdır. Yani şu üç varlıkta karar kılar. Ruhu
insani, ruhu hayvani ve bedeni insan. Bu üçüne birden can denir.
Bu can hasta olursa, din hasta olur. Dini hasta eden iki büyük mikrop
vardır. Birisi menfaatçılık, ikincisi irfan ilminin olmayışı. Her
ikisi mekarimi ahlakı, kısmen ya da tamamen yok ettiğinden din söner.
Sadece ismi kalır. İbadetler tam eda edilse bile.
Söz işe, iş kalbe uzanmadan dinen hiçbir değeri olmaz. O söz hayal
içinde kaybolur gider. Sadece ümit kalır.
Reğmi Hakk, Nusret OSmanoğlu
|