VEHBİYET ve KESBİYET (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Vehbiyet ve kesbiyet iki ana tahsil yoludur. Vehbiyet irfanla tahsil edilen veraset yoludur. Yani Hakk'ın irade-i külliye tarafından elde edilir. Gerçek veliye intisapla gerçekleşen bir intisap (bir veliye bağlanmak) yoludur. Bu yolla elde edilen irfan bilgisi Hakk'tan alındığından, açıklanması Hakk'ın iznine tabidir. Böyle bir tahsil sahibi olanların açıklamaları azdır ve sınırlıdır. Zira bu açıklamalar o arifin hakka yakınlığı nispetinde az ya da çoktur. Bu arifler divan sahibidirler. Açıklamaları genelde kapalıdır. Şeriat ehline merdiven uzatmazlar. Kendi ahvallerini sergilerler. Velayet ilmi ile kalp gözleri açılmıştır. Velayet ilminin ay ışığı misali uzantısı olan risalete merdiven uzatıp, istidadı (yükselme kabiliyeti) olan kişileri velayet yoluna çekmediler. Yunus emre-Eşrefi Rumi-Mısri Niyazi bunlardandır. Bunlar ve bunun gibiler ya şeriatçıların ölüm saçan fetvalarından kurtulmak için bu yolu seçtiler, ya da Peygamberimizin "İnsanlarla akılları yettiği yerden konuşunuz" hadisi şerifine uyarak açıklama yapamadılar. Bu vehbiyet yolu, ademoğlundan sadece %10'unu içine alan bir yetki alanıdır. Risaletin şeriat alanına ışık tutan gerçeklerini atlamış olur. Bu tutum ve davranış ademoğlunun %90'ını dinden dışlamak demektir. Hakk Teala hiç kimseyi, tarikat ve hakikatten mahrum kalan şeriatçı kesimin dertlerine eğilmeyenleri, cezasız bırakmaz.

Bilinen bir gerçektir ki, Moğol hakanı Cengiz'in yeğeni ve kumandanı Hülagu, Bağdat'ta halktan 90 bin kişinin boynunu vurup kule yapmıştı. Bunların içinde havas evliyadan 500 kadarının da boynunu vurdurmuştu. Velilerden biri Hakk Teala'ya nida edip sordu: "bu velilerin suçları ne idi ki onların da boynu vuruldu.?" Hakk Teala'dan gelen cevap korkunçtu: "Sesini kes! Senin de boynunu vurdururum." Acaba sebebi ne idi onu açıklayalım.

Hakk Teala yanında her kulu eşittir. O her kulunu, bir annenin evladını sevdiğinden daha fazla sever. Ve de ateşe atılmasını istemez. Ancak ayani sabiteyi değiştirmez. O ayani sabite insanın çalışması, tutum ve davranışı ile değişir.

Hakk Teala kişiye velilik vermiştir. Yani ona hidayet çeşmesi vermiştir. Ona bu çeşmeye musluk takmasını ister. Şeriatçının ölüm fermanından korktunsa, kitap yaz. Her şeyi o kitapta açıkla. Yakınlarına vasiyet et. Sen ölünce onu açıklasınlar. Bunu yapmayınca da Hakk Teala ceza keser.

Kesbiyet ise Allah'ın insanlara verdiği irade-i cüziye çerçevesinde kişinin ayani sabitesinden elde ettiği ilahi kazançtır. Uzun ve yorucu bir çalışma sonucu elde edilir. Bu ya ilimdir, ya da dünya malıdır. İlim ise; bundan elde ettiği tahsil, kişinin kendi kazancıdır. Dilediği gibi tasarruf eder. Allah (c.c.) irade-i cüziye ile kazanılana dünya ve ahirette karışmaz. Kur'an-ı Kerim'de ayette şöyle der: "Biz ilmi isteyene parayı da (mal mülk ne varsa) istediğimize veririz" der. Elbette ki hem tahsilin, hem de dünya malının bir sınırı vardır. Mahlukat için sınırsızlık diye bir şey yoktur. Her kazancın bir hududu olmazsa Allah ile mahlukat nasıl ayrılacak. İnsan tahsil itibariyle 18 bin alemi bilecek güce sahiptir. Ayrıca 18 bin alemden 360 bin alemi görme, tanıma yetkisi ile donatılmıştır. Bu, insanın en yükseğine verilen haktır. Bu gibiler yaratılıştan kabiliyet sahibi olanlardır. Bu gibilerin asaleti ilmiyeleri vardır. Herkesin elde etmesi mümkün değildir.

Mal mülk için Hakk Teala'nın çizdiği sınır kişiye göre değişir. Peygamber ve velilere dünya malından hiç vermez. Bunlar kalp gözü açık olanlardır. Bunların altında olan havas ve avam mal ve mülk sahibi olur. Mal mülkün, mekarimi ahlaki kısmen veya tamamen yok etme durumu olduğundan, bunun kontrolünü Hakk Teala üstlenmiştir. Nefis azgın arzular taşır. Ğeyya'ya kadar uzanan şer yüklü arzu ihtirası vardır. Aç kalmadıkça ıslahı mümkün değildir.

Allah (c.c.) kullarının bu durumunu çok iyi bildiğinden, nefsine göre onlar için dünya malını dengeler. Bu Hakk'a mahsus bir keyfiyettir.

Mümin olup da araştırma yapanların içinde, kesbiyet kazancı olanların bu kazancı içinde az da olsa vehbiyet kazancı bulunur. Kişi bunu bilmeyebilir. Keza vehbiyet kazancı içinde de şüphesiz kesbiyet kazancı vardır. Bunlar istisna olan kazançlardır ve de yekun tutmazlar. İslam evliyasından olup ta vehbiyet kazancı sahibi olan en ilerdeki veli, şüphesiz hatemülevliya namıyla maruf Muhiddini Arabi'dir. Onun bu üstünlüğü dokuz ay süre ile yemek, içmek ve uyumaktan uzak olmasına bağlıdır. Onun bu fedakarlığı vehbiyet ve kesbiyet bağlantılı bir çok ilmi, üstün idrak anlayışı içinde ademoğluna kazandırmasıdır. Açıklamaları genelde sade, kendine ait zati tecelli makamından değil, aynı zamanda Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın da açıklamalarına yer vermiştir. Yani Peygamberimize dünyada olmasına rağmen, makam itibariyle o kadar yaklaşmıştır ki, Fususulhikem (hikmetlerin özü) adlı kitabı ona verip açıklaması için izin vermesi, bu gerçeğin açık şahadetidir.

Usul vehbiyetin, esas kesbiyetin başı ve çıkış kaynağı olunca, velayet ilminden tahsil sahibi olan her kişi şuurlu bir anlayışla kesbiyet tarafını seçer ve ona ağırlığını koyar. Ne var ki bu yol hem uzun, hem de hayli yorucudur. Bilgi açısından mesele var ki, yani bilinmeyen ve bilinmesi istenen bir gerçek vehbiyetle bir günde elde edilirse, kesbiyet yoluyla (değerine göre) bir yılda, on yılda, 40 yılda elde edilme gibi uzun zaman ve sıkıntı ile elde edilir.

Şimdi buna bir ölçü getirelim. Şöyle ki, kilogramı esas alarak hesap yapalım. Bir kilo bin gramdır. Gram, en küçük ağırlık demektir. Bizde en küçük eziyete, eza gram diyelim. Bu eza gram için bir insanın bedeninden bir kılı çekip koparınca bir acı duyulur. Bu acıyı eza gram olarak esas alalım. Bir eza kiloyu, bin kıl koparınca acısına eşdeğer olarak bilelim. Tıpkı elektrikte olduğu gibi, yani elektrikte kullanılan volt tanıtım ölçüsüne göre denir ki, bir kilo volt 1000 volttur. Türkiye'de (bildiğimiz) yüksek gerilim hattından geçen en yüksek volt 350 kilo volttur. Yani 350.000 volt demektir.

İşte bu anlayış içinde sıkıntıya, çileye, eziyete gram ve kilo esası getiriyoruz. Bu esas içinde vehbiyet ve kesbiyeti ölçüye ve tartıya alıyoruz. Önemine binaen bu konuyu geniş tutmaya çalışacağız. Zira bu yeni bir ölçü sistemidir. İnsanların hafızalarında yer etmesi için buna biraz genişçe yer vereceğiz. Zira, İslam dininde müşahhas ölçüler tahsil açısından çok önemlidir. Buna sebep unutulmayan tarafları vardır. Hakk'ın lisanlarını bünyesinde bulunduran eşya, tahsili hakiki sahasıdır. Bu sahadan yürüyeceğiz. İnsan bedeni eşyadandır. Yani anasırdandır. Eşyanın özü olması sebebiyle bu bedendeki kılın koparılmasından duyulan acı, tabiat kanunlarına bağlı olduğu için herkese aynı sancıyı verir.

Şu da bir gerçektir ki, tabii ölçüler, yani eşyaya dayalı ölçüler Sünnetullah (Allah'ın sünneti) kapsamına girer. Eğer elektrikte voltaj tespitinde pildeki volt esas alınsaydı, yapılan iş, Allah rızasına uygun olurdu. Bilindiği üzere her pilde (ne kadar büyük olursa olsun) bu günkü ölçülere göre 1.5 volt elektrik bulunur. Bu voltu (1) kabul etmek en doğru yoldur. O zaman aydınlatmada 150 volt esas alınırdı. Velayet ilminden yoksun bir dünyanın bunu idrak etmesi düşünülemez. Zira ademoğlu ilmen yetimdir.

Asrı saadet, yani risalet dönemi incelendiğinde Peygamberimizin hayatı ağırlıklı olarak kesbiyetle geçmiştir. Enbiya'da irade-i külliye ve irade-i cüziye birlikte yürür.

Her insanda olduğu gibi, ayani sabite peygamberlerde de tahsil ve makam için değerlendirme unsurudur. İlahi otomatik tezgah görevi yapan ayani sabite peygamberlerin karşılaştığı bela ve musibetlerin ağırlığınca kazanç elde etmeyi sağlar.

Adem'den-İsa'ya ne kadar peygamber geldiyse, hepsinin temsiliyetini bünyesinde taşıyan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın tüm ademoğlu için özetlenen hayatı vardır. Her hareketi ve her sözü usul ve esas bağlantılı idi. Usul tarafı ile (genelde) Kur'an'ı, esas tarafı ile de hadisi şerifleri dile getirmiştir. Bütün bu açıklamalar kesbiyetten kaynaklanmıştır. Her ayetin inişi mana ağırlığı itibariyle vehbiyet ve kesbiyetin sonucu gelmiştir. Gerek ayet, gerekse hadisi şerifler, eza kilo sunucu kudret terazisine tartılarak kişinin ayani sabitesinde dünyaya uzanır.

Bir insan usul ve esas çerçevesinde irade-i cüziyesini işleterek yaptığı araştırma ona ayani sabitesi gücü ile Hakk'tan mahlukat tarafına koparıp alma kazancı verir. Tıpkı kişinin toprağa tohum ekerek mahsul alması gibi bir şeydir bu. Ekici bu mahsulü emeği karşılığı satar, parasını alır. Sonuçta insanların karnını doyurur. Ve de yaşamasına katkıda bulunur.

Eziyet, çile, cefa, sıkıntının çıkışı iki yönlüdür. Birisine merkezi ötekine yaygın cefa denir. Merkezi olan kanser ve diğer hastalıkların uzva ve bedene verdiği acı sancı ve eziyetin bir merkeze toplanmasıyla olur. Ağacın çekirdekte toplanması örneğinde olduğu gibi. Yaygın cefa bu acı ve sancının insan hayatına yayılmasıdır. Buna da örnek çekirdeğin topraktan koparıp aldığı bedenle, ağaç haline gelmesi gibi bir yayılma durumu buna örnektir.

Bir işadamı bir iş kurmak için aklını, bedenini seferber eder. Gecesini, gündüzünü bu iş peşinde geçirir. Aklını ve bedenini son kapasitesiyle çalıştırır. Sonunda başarır. Onun bu çalışması yaygın cefadır. Ancak bu onun aile çerçevesini aşmaz. Çevresine hayırlar yapsa da.

Bir de vardır ki, insanların hepsinin menfaatine yapılan hayat harcaması. Bu karın doyurmadan öte ahiretteki ebedi hayatımızı teminat altına alan fedakarlık yüklü çalışmadır. Bunlar peygamberlerdir. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'da özetlenen risalet 23 sene süreyle devam etmiştir. Ömrü harpler mücadeleler ve sıkıntılarla geçti. Sonunda hidayet yolunu açtı. Hakk'a ve ahirete geçit verdi. Sünnet getirdi, örnek oldu. Farza, vacibe, sünnete, müstehaba canlı bir önder oldu. Bunları Hakk'tan koparmak için 23 sene ne yedi, ne içti, ne de uyudu. Görünürde bir beşer gibi hem yedi, hem içti, hem de uyudu. Onun ayani sabitesi Mirac vakası ile Ahmedi bir hüviyet taşıyarak kainatı içine alan bir duruma gelmiştir. Zira Mirac olayı iki cihana yaygın şeriat olan şeriatı ahmediye ile şeriatı Muhammediye'nin birleşmesi olayı idi. Bunun ne büyük bir olay olduğunu, insanlık uğruna ne büyük bir hizmet getirdiğini bir nebze evliya diye tanıdığımız kalp gözü açık arifler anlar. Bunlardan biri olan ve Üsküdar'da mezarı bulunan veli Esat Mahmut Hüdayı peygamberimiz için taşıdığı teşekkür duygularını bir cümle ile şöyle dile getirmiştir: "Zuhuri perde olmuştur zuhure. Gözü olan delil ister mi nure. Selat ile selam olsun Resule -ki rehnuma oldu bu yola." Bu veli açıklama yaparak diyor ki: "Hakk Teala gözümüzle göremeyeceğimiz kadar bize yakın olduğundan onu göremiyoruz. Gözlerimiz nurla görür. Delil arıyorsan işte nur budur (buraya kadar Hakk'ı tanıttı), döndü Peygamberimize: selat ile selam olsun resule ki bize bu yolu açtı."

Görülüyor ki risalet Allah'tan gelen bir uyanış ve tanıtım yoludur. Ancak bunu tek taraflı anlamak cehaletin en büyüğüdür. Şöyle düşünün; peygamberimiz bir yerde oturup Cebrail'i bekleyip Hakk'tan gelen emirleri yaymış olsa, İslam dini hayli eksik gelmiş olurdu. İşte bizim Peygamberimiz geceyi gündüze katarak iradesini kullandı, kesbiyet kazandı. Bu kesbiyet miktarınca açıklama yaptı.

Risaletin teferruatını mezhep imamlarına bıraktı. Velayetin açıklamasını ve tanıtımını ululemre bıraktı. Yani İslam evliyasına.

Hakk'tan mahlukat tarafına aktarma ve kazandırma çalışmasının ne kadar önemli bir iş olduğunu, hadisi şeriflerden anlıyoruz. Buhari'de yer alan hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle der: "Ne olaydı kardeşim Musa Hızır'a sabredeydi. Şimdi Kur'an'da açıklama bulundunuz." Bu hadisi şeriften anlaşılıyor ki, her resulün (Musa, İsa, Davut) Kur'an'da ayrı bir yeri, ayrı bir sayfası vardır. Peygamberimiz tüm peygamberleri temsil ettiği halde ve de gelmesi gereken ayeti bildiği halde, Musa peygamberin kesbiyet tarafında bulunan sahasına giremedi. Zira her dal isim bir kesbiyetin kanalıdır. Hakk'ın hikmeti iktizası bu özeldir. Biz bunu bilemeyiz de, çözemeyiz de. Ancak sadece yıldızlara bakar gibi bunları ilmen seyrederiz.

Eza ve cefanın bir de tabii tarafı vardır. Aşırı sıcak, aşırı soğuk. Bu ikisinin cehennemden bir nefes olduğunu söylüyor Peygamberimiz. Beklenmedik bir yaz sıcağıyla beklenmedik bir soğuk eza, cefa sıkıntı yüklüdür. Buralarda yaşayanlar Hakk'ın takdir ettiği ebedi hayat kazancı ile buluşurlar. Bunların kesbiyetleri kesbiyeti ilahiyedir. Fakirleri zekat verilir gibi bir kazançları vardır.

Dinsiz ilim dünyasının kesbiyet kazancı

Dünya eğitim sistemi içinde yer alan fakülte ve üniversitelerde yürütülen tahsilin elde edilme yeri eşyadır. Bu eşya, yani dünya ve çevresi, kainat ana isimlerden olan rahmanın nefsinden halk olmuştur. Dinli-dinsiz kim olursa olsun herkese eşit mesafede bulunan rahman "her şey o şeyin kendisiyle bilinir" kibarı kelamı anlayışı içinde herkese tahsil hakkı tanır. Dinsizler gördüğüne inandığı için dünyadan kopardıkları bilgiyi yine dünya için kullanırlar. İman sahibi olduğu halde davranış biçimi itibariyle bunlara ayak uyduran ve onlar gibi yaşayan herkes ağırlıklı olarak inkar sahasında bulunur. Ayani sabitenin niyet, söz ve işi tartıya alan kantarında, inkarcı taraf galip gelirse o da inkarcı olur.

İslam dışında dinden kopuk her ilim kesbiyet kazancı taşır. Üniversiteler dinde ilim görmedikleri için din diye bilinen her türlü hareketi gelenek olarak kabul ederler. Onların bu görüşünde küçümsenmeyecek kadar haklılık payı vardır. Zira ilim, bilgi görülmeyen her türlü inanış, bilgi açısından değer taşımaz.

Din mefhumu Allah'ın varlığını ve birliğini iddia eder. Güneşi, yıldızları, ayı ve dünyayı yoktan var ettiğine inanılır. Tüm dinlere bağlı din adamları aynı iddiayı savunurlar. Fakat ortada ilmi olarak hiçbir inandırıcı ilmi delil yoktur. Acaba sebebi nedir. Sebebi genelde ikidir. Eşyadaki ilmi ve ilahi sırları açıklayan İslam evliyasının velayet ilmini din dışı bırakmak. İkincisi araştırma diye hiçbir çalışma yapmamak.

Allah yok, insan var, iddia ve inancıyla yola giren din dışı çevreler, irade-i cüziyelerini en yüksek kapasite ile çalıştırarak araştırma yaptı ve de meyvelerini topladı. Günümüzde üniversiteler birer ilim yuvası olmaya devam ediyor. Araştırma yaptıkları tek kaynak eşyadır. Zira Hakk'ın canlı kitabı olan insan ve o insan ağacı misali olan feza boşluğu ve içindeki tüm yıldızlar birer ilim kaynağıdırlar. Bunları okuyarak araştırma yapan her ademoğlu kazanır, ilerler ve ilmi yakalar. Öyle de oldu.

Allah (c.c.) kişinin ayani sabitesinden yürüttüğü kesbiyeti tüm insanlığa fayda için yapmış oldu. Zira bu buluşlar irade-i cüziye çerçevesinden kazanılmıştır. İlahi kanunların gereği açıklanması buluş sahibinin yetkisi dahilindedir. Allah buna yasak koymamıştır. Bundan dolayıdır ki fen ve teknoloji akıl almaz gelişme kaydetti.

Eğer İslam dini içinde yer alan ve hudutsuz ilim kaynağı olan velayet ilmi yeterince tanınıp bilinse, usul ile esas dengesi kurulur, büyük ölçüde ilmi kazançlar ademoğlunun hizmetine sunulmuş olurdu. Sağ ayağı iyice topal olan bir insan düşünün, bu ne kadar yürürse ilim ve tahsil günümüzde böyle yürüyor.

Elektriğin günümüzde ne kadar büyük önem taşıdığı herkesin malumudur. Bu buluşun usul tarafı Muhiddini Arabi'ye esas tarafı Edison'a aittir. Zira Edison'un Muhiddini Arabi'den üstadım diye söz etmesi bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Oysa bana göre esas usulden çok daha pahalı ve yorucudur. Bize ulaşan bilgiye göre Edison elektriğin bulunuşu için 36.000 deney yapmıştır.

Muhiddini Arabi'nin elektriğin varlığı hakkında verdiği bilgi çok kişiler tarafından okunmuştur. Bu gerçeği kuvveden (güçlü nesne) fiile çıkaran çok önemlidir. Bu da Edison'a nasip olmuştur. Çünkü onun araştırma duygusu içinde Hakk'ın verdiği ilahi kabiliyet yatıyordu. Edison'un ayani sabitesi bu araştırmayı ve buluşu gerçekleştirecek zenginliğe sahipti. Bıkmadan, usanmadan devam eden azimli çalışması bu büyük buluşu insanlığa kazandırmış oldu.

İrade-i cüziyenin aklı beşerle yürüttüğü kesbiyet yolu çok uzun ve meşakkatlidir. Usul yoluna kıyasla binlerce eziyeti vardır. Fakat ademoğlunun hepsi bundan faydalanır.

İslam bilim adamlarından biri şu gerçeği açıklayarak der ki herhangi biri kişi araştırma yapmak için yola girdiğinde, melekler kanatlarını yerlere serecek kadar açarak o kişiye selam dururlar. Bilindiği üzere melekleri yalnız peygamberler görür. Belli ki bu açıklama bir peygamberden gelmiştir.

Vehbiyet yolu velayet ilmiyle bulunur. Bu yol hidayet olmadan açılmaz. Şeriat-tarikat-hakikat üçlüsüne vakıf olmadan velayet ilmine ulaşılamaz. Hakk'a yakınlıkla bağlantılıdır. Uzun ve yorucu bir hizmeti gerektirir. Ancak burada kişi, yani veli Hakk katında bir makam sahibi olup ebedi hayatına ait yerini sağlam bir mertebeye çıkartır. Fakat esas içinde böyle bir makama ulaşmak imkansızdır. Bundan dolayı velayet ilminin bilinmesi çok daha önemlidir. Zira bu ilimle dünya ve ahiret için büyük kazanç vardır.

Bak şöyle düşün. Allah sana ahirete geri çağrıldığında dünya içi cihazlardan buzdolabın, çamaşır makinen, bilgisayarın, televizyonun, taksin, uçağın, deniz motorun, var mıdır? sormayacak. Soracağı en büyük soru seni dünyaya beni bilesin, bana ibadet edesin diye gönderdim, diye soracaktır. İşte bu soruların cevabı velayet ilminin tahsiliyle verilir. Zira velayet ilminde dünyadan ahirete uzanan geniş kapsamlı uzantı vardır.

Üniversitelerde okutulan müspet ilimler ters anlayışa bağlı olup, dinlerin zıttı bir sistemle yürütülür. Bu sisteme bağlı düşünce ve bilginin perde arkasında şeytanın telkinleri yatıyor. Yani İslam dinin şer kabul ettiği tüm işler bunlarda mevcuttur.

Firavun devri de böyleydi. Asırlarca davam etti. Sonunda Hakk Teala'nın Musa peygambere verdiği yetki ve güçle Kızıldeniz'de noktalandı. Yani son buldu. Hemen bir soru akla geliyor. Acaba Hakk Teala'nın hikmeti ne idi ki, insana şeytan amelini (söz ve işini) işleme zaafı ya da sevgisini verip, şeytana ait eğilime girmesine kapı açmıştır. Bu soruya açık cevap vardır. Şöyle ki: Allah'ın rahmetinin tecellisinin iki ana tarafı vardır. Birisi nur tarafına tecelli eder. Öteki nar tarafına. Yani insanlar sonuç itibariyle iki ayrı rahmetin içindedir. Birisi cennet tarafına gidenlerdir ki Hakk'a ait doğru yolu seçtiler. Ötekiler ise ateşten rahmeti görecek olanlardır. Her iki rahmetin tecellisinin zuhuru için ademoğlu bu iki rahmete eğilimli yaratılmıştır. Bu iki rahmetin tecellisi için gereken işler vuku bulacaktır. Kabe'de şeytanın temsil edilmesinin sebebi hikmeti budur. Her iki rahmetin yerini bulması için, hem hayrın, hem de şerrin rahmete yeterli olacak kadar birikim oluşturması ilahi kanunun iktizasıdır. Hakk Teala bu konunun zaruretine işaret ederek şöyle der: "Eğer siz şer işlememiş olsaydınız, şer işleyecek bir kavim yaratırdım." Bu ayetten anlaşıldığı üzere şerrin vuku gerekiyor.

Bu konuda bir soru daha doğuyor. Şeytan tarafı çok ilerde, adeta şer hayrı göstermeyecek kadar büyük bir dağ oluşturdu. Bunun sebebi hikmeti nedir? Herkes şeytanın tarafına çeken dünya malı peşinde. Din adamlarının da bu fırtınaya yakalanmış hali var. Bunun da cevabı şöyle: bu da ademoğlu için ikinci bir firavun devridir. İsa peygamberin gelişine kadar sürecek. Ondan sonra hayır şerre yenik düşmez. Ne var ki kısa vadelidir. Çünkü dünyanın tapusu şeytana verilmiştir. Dünya ahiretin tersinesidir hadisi şerifi bunun açık delilidir.

Bu iki zıt kutuplar dengelense yani ikisinde de birbirinin seviyesinde bir yükseliş olsa ilmi gelişmeler çok daha ilerde olurdu.

Allah'ın değişmez kanunları içinde yer alan hayır ile şerrin, iç içe bulunma mecburiyeti ilmin ve diğer hikmetlerin zuhuru için esastır. Zıttı olmayan işte ilim ve kemalat olmaz. Her insanın kalbinin sol köşesine şeytan, sağ köşesine melek yerleştiren Hakk Teala insanları imtihan etmek yolunun açmıştır.

Evvelki yazılarımda açıklama yaptığım üzere şeytan üç tecelliden ikisine vakıftır. Bilindiği üzere Hakk Teala kendisini bildirmek ve tanıtmak için üç tecelli ile kapı açmıştır. Birincisi; tecelliyatı zat'tır. İkincisi; tecelliyatı esma ve sıfat'tır. Üçüncüsü; tecelliyatı ef'al'dır. Şeytan ikinci ve üçüncü tecelliyata mazhar olacak kabiliyette yaratılmıştır. Fakat tecelliyatı zattan haberi yoktur. Eğer şeytan tecelliyatı zata mazhar olaydı, ademdeki Hakk uzantısını görür ve ona secde ederdi. Mahlukata secde olur mu deyip Allah'ın bu emrine uymadı.

Velayet ilminde tecelliyatı zata ulaşacak kadar ilim tahsil edebilen tek mahluk insandır. Yani insanın en yükseği. Bunlarda peygamberlerdir ve birinci sınıf evliyadır.

Peygamberlerin anasır bedenlerinin ötesinde nur vücuttan da nasipleri vardır. Onlarda bu zati tecelli üstün seviyede olur. Peygamberlerin altında olan diğer evliya bu tecelliyi bilemez, bulamaz ve yaşayamaz. Ne var ki bu tecelliyatı zatın kazanılma yeri bu dünyadır. Ademoğlundaki şeytan tarafı, şeytanın ilerisine geçerek araştırma yaptı ve atomu parçaladı. Esasa bağlı kesbiyet yolunun zati tecelli zıt karşıtı olan bu tecelli, radyasyon (zati zehir sızıntısı) zehirini de dünyaya yaymış oldu. Bu insanlık adına karanlık bir sayfadır.

Eğer insanlar, yani bu araştırmacılar velayet ilminden tahsil sahibi olsalardı, kesinlikle atomu parçalamaya yanaşmazlardı. Ahiret tarafı itibarıyla ebedi hayat açısından en büyük yetimlik velayet ilmini bilmemek ve yaşamamaktır. Allah'a hamd ve şükürler olsun ki, bize bu ilmi az da olsa anlama fırsatı verdi.

Allah'tan dilerim ki ademoğlundan kabiliyeti olan herkes insanlık adına bu ilimden tahsil sahibi olsun ve bununla araştırma yapsın. Başarı şansı yüksektir.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]