YEŞİL RENK VE YEŞİLİN MANASI (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle)

Yeşil, güneşin renklerinden bir renktir. İlkbahar gelince yer üzerinde bitkilerin yeşilliğe büründüğünü görürsün. Acaba bu renk bize neyi tanıtıyor ve zati kitapta manası nedir?

Renk yönünden herhangi bir ağacı ele alarak zati kitap olan ümmi kitaptan okuyalım. İlkbahar gelip toprak ısınmaya başlayınca, ağaçların da yeşil yaprak açtığını görürüz. Bu yeşilliği meydana getiren ve ağaçlara su yürümeye başladı dediğimiz olay, muhabbeti ilahi'nin bitkilere yürüyüşüdür. Sonra yaprakların arasında yemişi görülür. Bu da aşkı ilahi'yi tanıtan mana yüklüdür.

Yeşillik, erkek ve kadın arasında nikahlanma sonucu birbirlerine olan şehevi arzunun bariz bir görüntüsüdür. Bu hayvani zevklenmenin sonucu boşalmada cüzi aşka dönüşür. Ağaçta yemiş nefsin tanıtımına açık örnektir, şöyle ki; hiçbir yemiş ham iken yenmez. Yemişin hamlık durumu dine ilk giriş olan şeriatı bize tanıtır. Havalar ısındıkça yeşil ve yemiş çekirdekten kaynaklanan süresi içinde olgunlaşırlar. Yapraklar bir ay içerisinde kemale ermesine karşın, yemişin olgunlaşması uzar. Yemişin bu olgunlaşması insanda nefsin tezkiyesi ile ölçülür.

Mevlana Celaleddini veli der ki; "hamdım, piştim, oldum". Yemiş de ham olarak başlar. Güneş ışıkları ile pişer. Sonra da olur. Yani hamlığı atar. Evliyaullah güneş ışıklarını velayet, ay ışığını risalet olarak tanıtır. Velayet hakikati, risalet şeriatı yansıtır. Ay ışığında ne yaprak, ne de yemiş olur. Buna göre velayeti bilmeyen ve kısmen de olsa yaşamayan kişi, nefsinden habersiz hayat yaşar. Yani yükseliş basamağı olan nefsin emmare arzuları ile hayat sürer. Diğer altı basamaktan habersiz yaşar. Ağaçtaki yemiş de emmare ile ilk yaratıldığı halidir. Hiçbir gıda değeri yoktur. Zaten de yenmez.

İslam evliyası bu su ile tarikatı bize tanıtırlar. Şeriat dinin ilkbaharıdır. Şeriattan sonra tarikat gelir. Havas ehli tarikatı bilir. Bu da mevsim olarak yaz ortası demektir ki, havas ehli için levvame (renkler), mülhime (ilham) durumudur. Levvame, beden gözü ile kalp gözü arasında olan karanlığın aydınlığa doğru gidişine ait belirtilerdir. Kişinin gözlerinin önüne zaman zaman yumak halinde, kahverengine benzer şekiller görünür. Bu renkler bir süre sonra netleşecek kadar açıklık kazanır. Bu görüntü sonucu mülhime makamına varılır. Mülhime makamı kişiye rabbinden gelen uyarı tembihleridir. Ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini Hakk Teala ona bildirir. Ancak, kul bunun nereden geldiğini bilemez. Zira mutlak olan Allah'ta merkeziyet ve mekan olamaz.

İlham kalpten dimağa gelir. Öyle bir kesinlik arz eder ki, gözlerinle gördüğün ağaç, toprak ne kadar doğru ise, ilhamla gelen tembih, bilgi çok daha güçlü inanç verdirir. Hiçbir veli ilham gelmeden kitap yazmaz. Eserlerini Hakk'tan gelen ilhamla yazarlar. Yani evliyanın eserleri Hakk imzalıdır.

Ağacın yaprağında iki renk oluşur. İlkbaharda yeşil, sonbaharda sarı olur. Yeşil hayatı, sarı ölümü gösterir. Sarı da güneş ışıklarından bir renktir. İnsan dahi ölünce sararır. İnsan vücudunda kıllar yaprağa misaldir. Ancak yeşil değil siyahtır. Yani zati rengi tanıtır.

İslam dini yeşil rengi sembolize eder. Hayır tarafını tanıtır. Yeşilay derneği bu amacı yansıtır. Yani iyilik tarafıdır. Kabe'nin yeşil örtüsü muhabetullah manası taşır. Hülasa yeşil İslam'ın sembolüdür. Arapça'da adı, hezradır.

Siyah ve beyaz bütün renklerin anasıdır. İkisi de ammedir. Önce insanın saçları siyah olur, yaşlanınca beyazlar. Siyahlık cehaleti, beyazlık olgunluğu sembolize eder. Ancak bedenine paralel kişi olgunlaşmazsa, ışıklı yerde gözleri kör olanlar gibi bir duruma düşer.

Ağaçta yaprak, insanda ve hayvanda olan ciğerin karşıtıdır. Yeşil olması, güneş ışıklarını teneffüs ederek ağacın nefes almasını sağlar. Güneş ışıklarının yeşil rengi, yeşil yaprakla oksijen emer. Havadaki oksijen böylece ağacın içine ulaşır. İkinci su diye bilinen ve tarikat hüviyeti taşıyan yemiş suyu, yaprak döken ağaçta yapraklar kemale erinceye kadar uzun bir nefes alır. Bu, ilk yeşerme ile kendini gösterir. Sonbahara kadar nefes verir. Ondan sonra sararır ve dökülür. Bu durum ağaç için uykuya dalmaktır. Yemiş suyunun toprağa geri dönmesi demek olur. Narenciye (portakal, mandalina, limon, greyfurt ve emsali) yaprak dökmezler. Yani bunlarda nefes alma kesintisiz devam eder. Isıya bağlı olan yemiş suyu soğukla birlikte çekilir. Zira soğuk hareketi kısıtlayan tabiat özelliği taşır. Sıcakla ortaklaşa yürüyen bu ikinci su, yani hayat suyu, sıcakla gevşeyen ve incelen suyu ve havayı hareket ettirmek için ağaca ve bitkiye tırmanır. Tabiata verilen ilahi izin çerçevesinde, yeşilliğe bürünür ve yemişini verir. Soğukta tam tersi vardır.

Sene boyunca ağaçtaki birinci su nasıl bir sudur ki, soğuk ve sıcakta değişmez. Bu soru, herkesin ortak sorusudur. Buna cevap ariflerden gelir ve derler ki; "insan uyuduğu zaman berzah aleminde hayat yaşar". Berzah alemi dünya ve ahiret alemi arasında bulunur. Yani ne dünya hayatından kopar, ne de ahiret hayatına ulaşır. Berzahın dünya tarafı var. Bir de ahiret tarafı var. Dünya tarafına berzah-ı evvel, ahiret tarafına berzah-ı sani (ikinci berzah) denir. Uyku uyuyan her canlı berzah-ı evvel içinde olur. Anasırdan iki kapısı açık durur. Yani hava alır. Havayı teneffüs eder. Bir de uyuduğu yerde (yatakta) bedenin istediği normal ısıyı aşağı yukarı oynatmadan alır. Bu demektir ki ateşten gelen ısı ve hava devam eder. Toprak ve su dışarıda kalır. Yani yemek ve içmek olmaz. Zira bunlar gözle görülür. Hava ve ateş gözle görülmez, latıftır. Yani yoğunluğu az ve uçucudurlar. Ahiretin yarı yolu olan berzaha bu ikisiyle yaklaşırız. Bu gerçek bize ahiretin uçucu bir diyar olduğunu açıkca gösterir.

Berzah alemini ümmetine tanıtan Peygamberimiz hadisi şerifinde şöyle der; "Uyku ölümün kardeşidir." Bu hadisi şerifte edebiyat (gizli mana) açısından bir değerlendirme yaparak, Resulü Ekrem Efendimizin kişiliğini bir nebze tanıyalım. Hadisi şerifte demedi ki; uyku ölümden bir uzantıdır, yahut ölüm sonucu olan hayattandır. Burada anahtar kelime kardeştir. Kardeş demek, birbirine en yakın iki kişi demektir. Burada berzahın karşı beri iki yakası olduğunu edebi mana ile haber veriyor. Karşı yakada, yani ahiret yakasında -ki berzah-ı sanidir- ölülerin beka vücudu içinde olan uykulu tarafı ile bu fani vücudun uykusu hali bir komşuluk oluşturur. İşte bu komşuluk sonucu rüya görürüz. Ruhumuzun berzah aleminden kalbimize, kalbimizden dimağımıza ulaştırdığı bu görüntü, hayal alemi aracılığı ile gerçekleşir. Tıpkı uykudan bize yansıyan televizyon görüntüsü misali bir yayın demektir. Her rüya hayal alemi aracılığı ile bir yayına bağlıdır. Kişinin Allah'a yakınlığı nisbetinde önem taşır. Göründüğü çıkan rüya vakıa adını taşır. Peygamberimiz hadisi şerifinde; "Salih kişinin rüyası, vahyin kırk altıda biridir" der. Salih kişi demek levvame ve mülhime makamlarını yaşayan kişi demektir. Vahiy ise peygamberlere ait Hakk yakınlığının sonucu olan haber ve bilgi akışıdır. Vahiyde şek, şüphe olmaz. Ayrıca, Hakk desteklidir. Vahiy ile Kur'an gelmiştir. Kur'an'ın bir ayetinin ne büyük değer taşıdığını tefekkür eyle. Bak ki bu ne üstün kelamdır. Peygamber ile kendin arasında olan derece farkını bil, ona göre saygını güçlendir. Bu gerçeği burada noktalayarak ağaçtaki birinci suya ağırlık verelim.

Şu ilahi bir gerçektir ki hayvanda, bitkide (ağaç ve emsali) ve madende ruh vardır. Yani Hakk'a ait zati uzantı bulunur. Ancak bu ruh insandaki gibi değildir.

İradei Cüziye taşıyan mahlukatın hepsi, Aklı Kül'den aldığı cüzi akıl ile hem kendini, hem de Rabbini bilir. Bu bilincin adına 'şuur' denir. Şuurlu olan kişi yaptığının cezasını çeker. Ruhun taban tarafı olan nefis -ki mahlukata bağlı olan taraftır- Zati Hakk'a ait olup bilinemez. O yüce varlığın beden tarafı kesafet arzettiğinden, bilinmesi imkan dahiline sokulmuştur. Yani bilinmiştir. Allah'a bağlı mahlukat içinde en üstün yetenek ve bilgiye sahip olan insan, kemale erince nefsini arif olur. Yani irfan anlayışı ile ruhun tabanı olan nefsini bilir. Hakk Teala nefsini bilmeyi yalnız Ademoğluna vermiştir. Ademoğlundan ilmen ve ahlakan Hakk'a yakın olan kişiler ancak buna erişir. Bu kişilere insanı kamil denir. Ariflerin üst basamağına çıkabilenler, bu makama ulaşabilenler, ancak nefsini arif olurlar. Bu meseleye açıklık getiren Resulü Ekrem efendimiz hadisi şerifte der ki; "Kim ki nefsini arif olur (irfanla bilir), Rabbini de o bilir." Kim ki nefsini alim olur demedi. Arif kelimesi ile açıklık getirdi. İrfan, ilim akışının duraklama ve gecikme halidir. Yarı iletken olan krom maden telinden elektriğin geçerken yarısını karşıya geçirememesi sonucu ortaya çıkan durumdur ki, elektronik adını almıştır. Elektrik akımı burada ne ise, ilim içinde irfan da odur. Yani ilim akışının ruhun nefis tarafında oluşan yoğunluğu içinde ilmi birikim oluşturur ki bu irfandır. Nefis, ilimde yarı iletken misali keyfiyet sahibidir. Adeta ilim, nefis tarafında depolanıyor.

Bir elektrik motorunun çalışmasına bakalım. Bobinler vasıtasıyla döner. Bobinler bakır tellerin gomalak denilen sıvı yalıtkan madde ile tecrit edilerek yapılan tel yığınıdır. Telin etrafında bulunan bu yalıtkan telden geçen elektriğe kısmen engel olunca, elektrik akışında duraklama ve geri itme meydana geliyor. Geri dönmesi imkansız olunca, ileriye koşmak zorunda kalıyor, ve böylece dönüyor. Bu bir ilmi tanıtımdır. Mesleki değildir. Mesleki tarafı motoru yapanlara aittir. Biz sadece hareketin ilmi tarafını, irfan anlayışına ışık tutmak için örnek gösterdik.

Ruh taşıyan mahlukatı şöylece sıralayabiliriz. Birincisi; insanın kamilidir. Bir tarafı Hakk, diğer tarafı halktır. Bu mahluk, nefsini ariftir. İbadeti kendisine bağlı Hakk ile yapar. Bu ahval, yani ibadet şekli, yalnız enbiya ve evliyaya mahsustur. Zira bunlar basiret ile gören kişilerdir. Yani kalpte olan Hakk gözü ile ibadet ederler.

İkincisi; melekler, cinni taifesi ve şeytandır. Bunlar nefsini arif olamazlar. Zira bunlarda Hakk vücudundan bir nesne, bir hamur yoktur ki nefsini arif olsunlar. Allah'a (c.c.) ibadeti, insanı kamil gibi, Hakk'la birlikte yapamazlar. Ademoğlundan basiret sahibi olmayan kişiler de bu sınıfa tabidir. Ancak peygamberlere bağlı uzantıları içinde, yani şeriat içinde, ay ışığı misali basiret yansımaları vardır. Gerek ahiret tahsili ile, gerekse 40 yıllık şeriat ehli sıfatıyla bu basiret hakkını elde ederler. Yunus Emre (k.s.) gibi. İtikadı 40 senede irfana dönüştü.

Melek, cinni ve şeytan üçlüsünün Hakk'la olan bağlantısı zatidir. Yani ruh bağlantılıdır. Bedeni değildir. Bu yüzden Hakk'a uzak yaşarlar. Şeytan ateşin sıcak tarafından yaratıldı. Bu sebepten isyanı fazladır. Cezasını ateşin soğuk tarafından görecek. Cinni tayfası ateşin soğuk tarafından yaratıldı. Cezasını insan gibi, ateşin sıcak tarafından görecek. Melek ise nurdan yaratıldı. İsyanları olmaz. Ancak nefislerine arif olamazlar. Yani insanı kamil gibi Hakk'a ve halka eşit bakacak kabiliyetleri yoktur. İnsanı kamil, Hakk'ın dal isimlerinin hepsini arif olurken, meleklerin en üstünü yedi isme mazhar ve vakıftır. Bu iki sınıf, akıl sahibidir.

Üçüncüsü; hayvan, bitki ve madenlerdir. Bunlarda, tabiat içinde kısmı akıl olur. O da sadece hayvandadır. Adına aklı vehim denir. Bu vehimle yavrularını büyütür, yiyeceğini bulur, düşmanından korunur, yuva yapar, orada yaşar. Hayvan, gezebilen bir yaratılışa da sahiptir. Ağzı, dili ve sesi vardır. Konuşur, öter ve zikreder.

Bitkiler sabittir. Seyyare değildir (yani ağaç ve emsali). Kökleriyle toprağa bağlıdırlar. Hareketleri içlerinde olur. Ahirette konuşmaları olur. İki taraflı hayatları vardır. Muhiddini Arabi (k.s.) bunları tanıtırken böyle der. Açıklamasına göre ahirette onları konuşurken dinlediğini beyan eder. Ağacın insan bedenindeki yeri ciğerlerimizdir. Ciğerler acı duymazlar. Kıl ve tırnak kesilince acımaması karaciğere bağlı olmalarındandır.

Kan taşıyan ve kanla çalışan tüm uzuvlarımız hayvana bağlıdır. Yani hayvanatın varlığını temsil eder. Yani insan 18 bin hayvanda özetlenerek bu bedene sahip olmuştur.

 

Cemadat diye bilinen madenler, elektrik yüklü olup, ateş bağlantılıdır. Kanın hareketi, bu cemadat ruhuna bağlıdır. Bu ruh, tek başına konuşmaz. Hayvanda olduğu gibi. Fakat insanla birlikte konuşur. Radyo ve televizyonu binlerce km uzak yere taşıyan elektriktir. Bir insan 500 m'ye sesini ulaştırabilir. Elektrik vasıtası ile bu ses binlerce, on binlerce km uzağa gider. Radyo ses dalgaları bu gerçeği ortaya koyar. Bir başka delil de şöyle; ruh zati uzantıdır. Hakk'ın zatından bize ulaşır. Elektrik, yüksek voltajda öldürme gücü taşır. Birkaç kişi birbirine tutunmuş vaziyette, biri elektrik teline tutarsa öldürme olayı en uzaktakinden başlar. Bu da ruhun varlığına açık delildir. Zira ruh Hakk'ın bilemediğimiz kadar zati derinliğinden gelirken, mahlukatın en uzak tarafında karar kılar. Esfele safilin olan anasır, yani içinde yaşadığımız şu dünya, ruhların karargahıdır. İşte ruhun varlığı budur.

Yeşili tanıtmak için kayıt altına aldığımız bu açıklamalarla izah etmeye çalıştığımız ağaçtaki birinci hayat suyu, ahiret hayatına uzanır. Bu demektir ki yemiş verdiren ikinci suyun soğuktan kaçma olayıdır. Zira soğuk hareketi engeller. İkinci su dünyaya, birinci su ahirete aittir. Allah'ın (c.c.) hadisi kudside açıkladığı "Ben bir gizli hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Onun için bu kainatı yarattım" gerçeği, ağaçtaki ikinci suyu da mana itibarı ile şümulüne alır. Yani ağaca yürüyen ikinci su yemiş verdirir. Ağaca göre irfandır. Ağacın irfanı yeşillikle başlar. Hakk'a olan muhabbetin simgesidir. İnsan için bu şeriattır, yeşillik gibi. Bir ağaç, bir sene yemiş vermezse, irfandan uzaklaşmış demektir. Ağacın buluğ çağı, ilk yemişini verdiği yıldır.

Hayvanın beden itibarı ile Ahiret tarafı yoktur. Ölmeleri halinde tekrar dirilmezler, geldikleri aleme geri dönerler. Ağaç da (bitki) aynıdır, maden de. Ancak ağacın dünya hayatı ahiretle beraber yürür. Yani konuşan hayvan olarak kabul edilen su beşer gördüğüne inandığı sürece, adı konuşan hayvandır. Bu gibiler iman etmediklerinden, nefis bakımından ilerlemeleri yoktur. Anasır bedene inanır ve ona bir ömür boyu bağlı kalırlar. Hayatları ruhu hayvani içinde geçer. Oysa ruh, tavan itibarı ile nur vücut sahibi olan insandan, taban itibarı ile anasır bedene bağlı olan ve adı ruhu hayvani olan bu zati uzantı, hayvani arzular bakımından nefis adını alır. Dünya zevklerine bağlı olan bu beden, resullerin (peygamberlerin) getirdiği şeriatlarla, ruhu insani tarafına inanır ve yönelirler. Şeriat içinde görmedikleri Hakk'a inanırlar. Onların bu hali, ruhu hayvaniden (nefsin arzularından) ruhu insaniye çıkış için ilk adımdır. 70 bin perde ile örtülü olan, 70 bin basamak için çıkış izni alınmış olur. Her 10 bin basamak sonucu büyük köprüler vardır. Bu köprüleri karşıya geçmek, nefis için ilerlemedir. Buna irfan yolu denir. Şeriatın emirleri hakkı ile yerine getirilirse, 10 bin basamaklı Emmare aşılır, Levvameye geçilir. Nefis insanda da vardır, yani nur vücut sahibi olan ilk nebide ve resullerde. Peygamberimize eshap; "Sizde nefis yok mudur?" ya Resulellah! dediklerinde, cevaben: "Evet vardır, ben onu müslüman ettim" demek suretiyle nefsin tezkiyesine işaret ederdi.

Gerek nur vücut taşısın, gerekse anasır vücut taşısın, yaratılan her mahluk için nefis vardır. Zira her arzu, her zevk nefisten gelir. Ruhun yanı sıra, aklı kül, nefsi kül vardır. Tüm mahlukat bunlara bağlıdır. Tezkiyei nefis bu iki kanatın eseridir. Bu konuya eksiklik bırakmadan bitirelim. Nefis, acı duyan, zevk alan, sıkıntı çeken müstakil sorumluluk taşıyan, ayrı bir yaratılışa sahip, şuuru ve cezai durumu olan ruh sahibi varlıktır. Bazı örneklerle bunu perçinleyelim. Allah (c.c.) Rahmet adı altında geniş kapsamlı bir rahatlama gücü yaratmıştır. O Rahmet önce kendi nefsine rahmet eder. Yani bir yemek yaptık. Önce kendi karnımızı doyuruyoruz. Sonra başkalarına dağıtıyoruz. Hakk'ta da nefis vardır. Kısacası nefis, ayrıntı taşıyan ruh sahibi unsurlardır.

Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu

 

[ Ana Sayfa | İslam Dini | İslam Astronomi | Ululemir | Bize Yazın ]