Zikir; lügatta
unutmamak manasındadır. Nisyan ise unutmak demektir. Zaten lügat,
zıtlı tanıtım ve açıklama yapar. Ve der ki, zikir nisyanın zıttıdır.
Peki neyi hatırlamaktır. Din içinde zikir demek, Allah'ı hatırlamaktır.
Kur'an-ı Kerim'de ayetle sabittir. Rabbimiz diyor ki: "Kullarım
beni unuturlarsa, maişetlerini daraltırım." Yani onlara
geçim sıkıntısı veririm. Allah'ı her işte, her harekette hatırlamak
zikir demek olur. "vezkür rebbeke..." ile başlayan
ayetle de şöyle diyor: "Kendi Rabbini zikreyle, unuttuğun
zaman." Demek oluyor ki, zikir, hatırlamak demektir. Yani
her yerde Rabbini hatırla demek olur.
Ancak bu şeriat içinde olan zikirdir. Bu zikir Allah korkusu içinde
aranır. Bir insanın haram-helal söz konusu olunca ve haram kazanç
elde etme fırsatı elindeyken, haramı terk ederek helal tarafına
geçmesi, Allah korkusu ile yapılan zikirdir. Zira Allah'ı hatırlamıştır.
Bir de korkunun yanında Allah sevgisi bulunursa, bu zikir Allah
sevgisi ile olur. Buna velayet zikri denir. Bu zikir velayet ilminin
tahsili ile elde edilir. Dünyayı atmadıkça, yani mal ve mülkten
gönül kopmadıkça, Allah bu zikri kimseye müyesser kılmaz. Boşa dönen
değirmenler gibi dil döner. Fakat zikir olmaz. Yetmiş bin kelime-i
tevhitler ve benzerleri, ücretsiz işler gibi değer bulmadan yok
olup gider. Kul zikir yerine ümit sahibi olur. O ümitler de musalla
taşına gidinceye kadar kişiye hayat boyunca moral verir. Allah korkusu,
Allah sevgisi olmayınca ha bire kilo alır. Midesi büyük, bedeni
zinde olur. Son nefesine yakın hastalanır ve doktora gider. O zikirlerin
imal ettiği ümit ilaçtan üstündür. Böylece velayet ilminden yoksun
şeriatçı mollanın zikri dünyada şifa, ahirette cefa olur. Peşlerine
sürükledikleri aileler ve çevreleri de uçuruma yuvarlanan minibüs
yolcuları gibi hayatlarından olurlar. Zamanımız bu gafillerle doludur.
Yemişsiz ağaç ve yaban otu gibi ormanlaşan bu dindarlar içinde bulunan
toplum, dini camilerde ve önemli günlerde hatırlar olmuştur. Para,
dini ele geçirmiştir. Haram, helal nedir ayırım yapmadan, bu ayırımı
bilmeden kazanç sahibi olur. O haram para ile hacca gider. Zağmınca,
yani kendi kanaatince günahlarını orada silmiştir. Oysa kul hakkı
kul silinmez, Allah tekeffül etmedikçe (yani kefil olmadıkça).
Hülasa zikir, Allah korkusu ve Allah sevgisi içinde yer alan ibadetlerin
hepsine denir. Bu bazen düşüncede olur, adına tefekkür denir. Hadisi
şerifte Peygamberimiz der ki: "Bir saat tefekkür, 60 yıllık
nafile (sünnet ve müstehap namazlar) ibadetten daha faziletlidir."
İş sahasında olur çalışmakla elde edilir. Tüm helal kazanç ve bu
kazançla yapılan hayırlar bedeni ibadettir. Bu da işe bağlı zikirdir.
Üçüncüsü sözle olan zikirdir ki, o da Allah rızası için dini yaymak
veya mesleki bilgi ile insanları bilgilendirmektir. Ayrıca Kur'an
okumak, Kur'an öğretmek, hadisi şerif öğretmek, velilerin kibar-ı
kelamını yaymak gibi.
Bir de tüm mahlukata ait zikir vardır. Bu zikir 'hu' zikridir.
Kainatta canlı olan her varlık bu zikrin içinde yaşar. Yani o canlının
hayatı bu zikre bağlanmıştır. Zatiyet taşıyan bu zikir bir saniye
dahi kesintiye uğramaz. Allah'ın birliği içinde umuma şamil bu zikir,
hayvanda nefes ile kendini gösterir. İnsanlar hayvanlar gibi nefes
aldığı halde, Hakk Teala Kur'an-ı Kerim'de: "İnsan ve cinden
maada tüm mahlukat Hakk'ı zikrederler" der. Halbuki insan,
hayvanlar gibi nefes alıp vermedikçe yaşayamaz. Neden insan ve cinni
taifesini istisna gösterdi. Cevap şöyle: insan ve cinni irade-i
cüziye sahibi olup ayrıca aklı da var. Bunun adına şuur denir. Her
akıl ve şuur sahibi niyet kurma yeteneğine sahiptir. Bu itibarla
zikri kast ve iradesi ile yapmadıkça zikir olmaz. Zira insan öldükten
sonra dirilecek. Cinni de aynı. Fakat hayvanat, nebadat ve cemadat
böyle değildirler. Onlar Allah'ın alemleri içinde yer alan mahlukattır.
Allah'ın şanından değildir ki, Allah'ın varlığına, birliğine inansın,
yada bu kainatın bir sahibi vardır gibi uzak bir inanış içinde olsun
da bu zikri yapsın. Mutlaktır ki ona ilahi bir ücret verir.
Peki insan, hayvan nefes alıp vermek suretiyle bunu ispatladılar.
Ya diğerleri bu zikri nasıl yaparlar. Bunu görmek, anlamak mümkün
mü?
(Enbiya Suresi, 33. Ayet) "O Allah, hüviyeti mutlakası
ile Ay'ı, Güneş'i, gündüzü geceyi yarattı. Hepsi felek içinde tesbih
ederler" ayetiyle hareketin tesbih olduğunu açıklar.
Cevap: insan ve hayvanda nefes yaşamı tanıtan alamettir. Her ne
ki canlıdır, bu zikri yapıyor demektir. Zira hareket, canlılık Allah'ın
muhabbetinden bir zerredir. Buğday tanesi gibi. 'Hareket hubbiyedir'
kibarı kelamı buna açık delildir.
Her element, her atom çekirdeği bünyesindeki bu hareketle zikri
daim içindedir. Keza bitkiler devamlı büyümekle ve de yemiş vermekle
zikirlerini sürdürürler. İnsandaki tırnak ve kıl gibi.
Muhiddini Arabi (k.s.) Fususulhikem'de der ki: "Havas evliyadan
(yani birinci sınıf evliyadan) çoğu bunu bilmez. O da şudur.
Hareket hubbiyedir." Bu ne demektir, buna açıklık getirelim.
Hareketler önce iki kısıma ayrılırlar. Birincisi Allah'a ait hareketlerdir.
Bunlar her canlı ve o canlının tabii hareketleridir. Maden zerresinde,
yani cismi basitte olan hareketler (müspet ilimde buna, atom çekirdeği
derler). Bitkideki yaratılış ve büyüme hareketleri. Hayvandaki nefes
alma, yürüme ve rızk peşinde koşma hareketleri. Ve insandaki canlılık
ve nefes alma hareketleri. Bütün bunlar tarikat içi işlerdir. Ve
de eşyaya bağlıdırlar. Ancak bunlar irade-i külliye içinde yer aldığından,
insan için derece ve ücret oluşturmazlar.
İrade-i cüziye tarafında bulunan ve kişinin özel çalışması ile
kaim olan tüm hareketler, kişinin zikri ve ahiret kazancıdır. Bu
hareket ve çalışmalar gerek düşünceye ait olsun, gerekse bedeni
olsun niyetle bağlantılıdır. Niyetinde dünya kazancı varsa, o dünyaya
ait zikir olur ve nefsin sahasında kalır. Yok eğer ahiret bağlantılı
olursa, o zikir ahiret kazancı verir. Yani hareketler hangi niyetle
yürütülürse o çalışmaya ait zikir yürütülmüş olur.
Eğer kişi arif ise, yani hakikat ehli ise, işinin yanı sıra beşeri
lisanı da fiili durum arz eder. Yani sözü, iş yürütür. Konuştuğu
fiilen gerçekleşir. Acıkır yemek ister, önüne sofra gelir. Canı
bir yere gitmek isterse, hemen kendini orada bulur. Zira Rabbinden
tayyı mekan (görünmez uçuculuk) yetki gücüne sahiptir. Evliyaullah
diye bilinen bu Hakk dostlarının sözleri, elektronik kumanda gibi
güçlü olduğundan, iş, tesirli sonuç verir. Hakikat tavanından şeriat
tavanına uzanan güçleri kesintisiz olduğundan, sözleri zikir olur.
Kelimei tevhid çektiklerinde eşyada hareket olur. Yani eşyanın özü
olan anasır beden lailahe deyince yokluk durumuna girer. Nefes alırken
ölüm ve yokluk meydana gelir. O anda hem bedeni, hem dünyası kalbine
bağlı olarak teması kesilir. Nefes verince de illallah der. Yalnız
Allah vardır diyerek dirilir ve varlık sahibi olur. Her nefes evliya
için hem ölüm-kalım, hem de yokluk-varlık oluşturur.
Şeriatla yetinen ve ondan yukarısı olan tarikat ve hakikate çıkamayan
basiretten habersiz taklitçi tarikat sürüleri -ki Peygamberimiz
bunlar için hadisi şerifte der ki: "İnsanlar yüklü deve
sürülerine benzerler. İçlerinde binek az bulursun." Burada
binek, kendisi ile irfan yolunda yürüyecek kişi demektir. Bu taklitçiler
fah ile zikrettiklerini zannederler. Ve de ahmaklar kuru kalabalığı
oluştururlar. Fah Arapça'da makamsız söze denir. Yani kendi söylediği
kendine ait olur. Hakk katında hiçbir değeri olmayan söz demektir.
Bu gibi tarikatlar şeytanın askerleridirler. Kimileri bölük, kimileri
tabur, kimileri de alay teşkil edecek kadar kalabalık olurlar. Niyetleri
dine, işleri şeytana aittir. Evliya sözlerini rehber edinirler.
Onların bu tutum ve davranışı fotoğrafik bir görünüşten ibarettir.
Zira dünya ve ahiretten kopmadan, onları atmadan gerçek arif olana
rastlanmamıştır. "Dünyada kör, ahirette kördür"
ayeti çerçevesinde hayatlarını boşa geçirirler. Bu zavallılar dinde
ne kadar iyi taraf varsa, onların hepsini kendilerinde görürler.
Kötü taraflarını da sana, bana atarlar. Nasihat bunlara para etmez.
Zira gerçekler açısından kör ve sağırdırlar. Allah (c.c.) onların
tuzağına düşenleri kurtarsın.
Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |